15 Temmuz, Gülen Cemaati’nin sonu mu?

15 Temmuz 2016’da yaşanan darbe girişiminden sonra Türkiye’de cemaat meselesi bambaşka bir şekilde tartışılmaya başlandı. “Cemaat” deyince akla gelen ilk isim olan Fetullah Gülen Cemaatinin Türkiye’den ve devlet yapılarından büyük oranda tasfiyesi gerçekleştiyse de, geçen yazımızda belirttiğimiz üzere hareketin sırf yurt dışındaki okullarından gelen maddi kaynak bile Cemaatin tamamen çökmesine engel olacak boyutta.

Gülen Cemaatiyle hükümet arasındaki kırılmanın 2009 yılından itibaren görünür hale geldiği, 2013’te ise tamamen kopmanın yaşandığı biliniyor. 2013’ün son günleri, aralarında bakan çocukları, önemli bürokratlar ve iş adamlarının olduğu çok sayıda kişiye yönelik yolsuzluk ve rüşvet iddiasıyla yapılan operasyonlarla kapanmıştı.

17-25 Aralık operasyonlarının gösterdiği en önemli şey ise AKP iktidarıyla Gülen Cemaati arasındaki ortaklığın artık sona gelmiş olduğuydu.

Hatta sadece ortaklık bitmekle kalmamış, bir zamanların çifte kumrularının aşkı (Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan'ın "Ne istedilerse verdik" diyerek veciz bir şekilde ifade ettiği AKP-Cemaat ortaklığı) anlaşarak değil, büyük bir kavgayla sona ermişti.

Cumhurbaşkanı Erdoğan, Gülen Cemaatini devleti ele geçirmeye çalışmakla suçlayıp “paralel yapı” olarak adlandırmıştı. Oysa kamuoyu, AKP’nin uzun yıllardır devleti Gülen Cemaatine bağlı kadrolarla yönettiğini düşünüyordu.

Öyle ki, iktidarın hoşuna gitmeyen bütün muhalif hareketler Cemaat kadroları eliyle bertaraf ediliyor, gazeteci Ahmet Şık’ın henüz basılmamış kitabı toplatılıyor, Şık bir sene boyunca hapiste tutuluyor, Cemaat eliyle yürütülen Ergenekon operasyonlarının 12. dalgasında Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği’nin o dönem kanserle mücadele eden başkanı, Türkiye’de kız çocuklarının eğitimi adına çok büyük gelişmelerin kapısını açmış doktor Türkan Saylan’ın evine 13 Nisan 2009 sabahı 5’te polis baskını düzenleniyor, Saylan, kemoterapiden dökülmüş saçları ile bu hoyrat aramayı izlerken polis bilgisayarlar, CD'ler, DVD'ler ve bulduğu bütün evrakı çuvallarla götürüyordu (Türkan Saylan bu baskından 32 gün sonra hayata veda etti).

Daha sonra AKP-Cemaat ortaklığı bitip de benzer bir baskın Kimse Yok Mu Derneği’ne yapıldığında Cemaatin en önemli basın yayın organı olan Zaman Gazetesinin Genel Yayın Yönetmeni Ekrem Dumanlı "Kimse Yok mu Derneği'nin maruz kaldığı teftiş ve denetime aynı kulvarda hizmet veren kurumlardan hangisi maruz kaldı? Kimse Yok Mu’ya karşı takınılan kindar tavır, ayrımcılık suçunun daniskası değil de nedir" diye yazmıştı.

Oysa AKP ile iktidarı paylaştığı dönemde, ÇYDD'den rahatsızlık duyan Gülen cemaatinin Zaman gazetesinde ÇYDD'nin burs verdiği kız çocuklarını, subayları ayartmak için "fuhuşa" sevk etmekten, "teröristlere burs verildiği", “bölücü hareketi güçlendirdiği” gibi korkunç yalanlarla dolu ve kriminalize etme amaçlı haberler yayınlanmıştı.

Doğan Akın 30 Ekim 2014 tarihinde T24’te yayınlanan yazısında Cemaat’in o dönemde kendinden olmayanlara nasıl nefret kusup hedef gösterdiğini şöyle anlatıyor:

“ÇYDD baskınını izleyen günlerde, 18 Nisan 2009'da Zaman'da "Çağdaş Yaşam'ın burs verdiği PKK'lıların listesi KCK baskınında çıktı" başlığıyla yayımlanan haberde şu ifadeler vardı:

"… Edinilen bilgilere göre, operasyonlarda ele geçirilen belgeler arasında Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği'nin (ÇYDD) Kardelen Projesi kapsamında burs verdiği PKK'lı öğrencilerin listesi de yer alıyor. Listenin KCK'nın Diyarbakır'da ofis olarak kullandığı Diyar Galerya'daki bürosunda bulunduğu öğrenildi.

Burs alan öğrencilerin durumu KCK üyesi zanlıların telefon görüşmelerine de takıldı. Mahkeme kararı ile yapılan telefon dinlemelerinde zanlıların görüşmelerde ÇYDD'den burs alan bazı öğrenciler için 'bizden' dedikleri tespit edildi.

Burs listesinin çıktığı ikinci adres ise Ergenekon soruşturması kapsamında tutuklanan eski Yüzüncü Yıl Üniversitesi Rektör Yardımcısı Prof. Dr. Ayşe Yüksel'in Van'daki evi. Yüksel'de ele geçirilen listedeki isimlerin büyük bir çoğunluğunun PKK bağlantılı olduğu iddia edildi…

Haberin "İşte ÇYDD'nin burs verdiği PKK'lı öğrencilerin listesi" ara başlığı altında, henüz haklarında hüküm tesis edilmemiş öğrencilerin listesinin de verildiğinin altını çizelim."

Zaman Gazetesi 30 Aralık 2010’daki yayınında ise "Ergenekon'da adı geçen masonlar" ara başlığı altında bir fişleme listesi yayınlıyordu.

Ayrıca "emekçiler üzerinde azgın bir polis baskısı olduğunu" vurgulayan Türkan Saylan'ın sözlerini "Türkan Saylan Türk polisine 'azgın' dedi", daha sonra Leyla adını alan annesi Lili Mina Raiman'ın "aslen Hıristiyan olduğuna" atıfla misyonerlik yaptığına dair MİT raporlarındaki iddiaları tekrarlayarak yayımlamak gibi “ihbarcı” ve hedef gösteren yazılar da gene o dönemde Zaman’da sık sık yer buluyordu.

Bu noktaya kadar bahsettiklerimizden de anlaşılacağı üzere Gülen Cemaati devlete sızmanın yollarını ustalıkla bulmuş, siyasilerle yakın durarak toplumsal dik ve yatay büyümesini yıllar içinde büyük bir sabırla ilmek ilmek örmüştür.

Kamusal alanın her noktasına, özellikle de eğitim ve emniyet gibi kilit yerlere kendi adamlarını yerleştirerek gerek siyaseti yönlendirici baskı unsurlarını ele geçirmiş, gerekse de 1980 sonrasında özellikle Kenan Evren döneminde komünizmle savaş adı altında getirilen ve Turgut Özal tarafından uygulamaya koyulan Türk-İslam sentezinin İslamcı-Faşizm kolunu büyük bir başarıyla bugünlere taşımıştır.

80’lerde bazı yazıları bizzat Fethullah Gülen tarafından yazılan Sızıntı Dergisiyle (1979-2016) başlayan bu İslamcı-Faşizm yolculuk, Cemaate gönül verenlerin hiç ummadığı bir şekilde suçla harmanlanarak sonlanmıştır.

Gülen Cemaati, devlet nezdindeki adıyla “Paralel Yapı”, kendisine gönül verenleri de bu noktada yarı yolda bırakmıştır.

Bir zamanlar Cemaat kurumlarında çalışıp da Darbe girişiminden sonra kendisini bir anda cezaevinde bulan “Hizmet” gönüllüleri veya Cemaate uzaktan dokunmuş (büyük bir kısmı hiçbir özel sempati beslemediği halde sadece iş bulduğu için Cemaat kurumlarında çalışan) bunca insan, Cemaatin bir suç şebekesine dönüştüğünden haberdar bile olmamıştır.

“Suç şebekesi” derken, Cemaatin içindeki liberal demokrat kişilerin de şiddetle eleştirdiği birçok olaydan bahsediyoruz:

KPSS sorularının çalınmasından tutun da, basılmamış kitap yüzünden gazetecinin tutuklanması, devlet kurumlarına giriş sınavlarında her nasıl oluyorsa hep Cemaat mensuplarının başarılı olması, liyakat kurumunun yerle bir edilmesi, ataması geldiği halde atanmayan doktorlar, öğretmenler, vs vs...

AKP-Cemaat ortaklığı döneminde gün geçmemiştir ki bir skandal patlak vermesin, hakkı yenmiş bir mağdur, gazetelere içini dökmesin.

O dönemde hukuk ve adalet mekanizması da elbette son derece taraflı işlemiş, misal, toplamda 3 kez beraat etmiş sosyolog Pınar Selek gibi akademisyenler her türlü itibarsızlaştırma kampanyasının hedefine oturtularak ve dünyada hiçbir medeni ülkede görülmeyecek bir hukuksuzluk örneğiyle (yerel mahkemenin bir üst mahkemenin kararını bozması gibi inanılmaz hukuk garabetlerine imza atarak) 4. kez müebbette mahkûm edilebilmiştir.

Gezi olayları sırasında parkta kamp yapan barışçı gençleri gazlayıp coplatırken Twitter’dan kendi yazdığı şiirleri paylaşan dönemin cemaatçi Emniyet Genel Müdürü Hüseyin Çapkın, Darbe girişimi sonrasında kendisini paldır küldür hapiste bulduğunda acaba “Gezicilerin âhı tuttu” diye düşünmüş müdür?

Peki ya “Kabataş’ta başörtülü bacının üstüne işeyen belden yukarısı çıplak deri pantolonlu adamlar” yalanına ve adeta beynini teslim etmiş gibi buna inanan Cemaatçilere ne demeli? (Bu nasıl bir fantezidir ayrıca? Teksas mı burası?)

Tabii bütün bunlar darbe girişiminden sonra başlatılan cadı avını, yargısız infazlarla sırf Cemaat mensubu olduğu için insanların mallarına hukuksuzca el koyulmasını, suçlu olup olmadığı bile bilinmeyen onbinlerce insanın işten atılmasını, devletin bütün Cemaat kurumlarında çalışanları kriminalize edip şeytanlaştırarak hedef göstermesini, iktidarın basın yayın organlarının eskiden Komünistlere yapıldığı gibi sayfa sayfa aşağılayıcı yayın yaparak insanların onurunu ayaklar altına almasını, yeni doğum yapmış kadınların hastaneden paldır küldür alınarak iki günlük bebeğiyle cezaevine gönderilmesini, Birleşmiş Milletler tarafından bile raporlanmış ırza geçme, işkence ve kötü muameleyi hiçbir şekilde doğru veya meşru kılmaz.

Bu yapılanlar yargısız infazdır, OHAL kisvesi altında siyasi keyfiyettir, siyasi gücünü kullanarak intikam almadır, antidemokratiktir, bir zamanlar sırf şiir okuduğu için cezaevine konulan Cumhurbaşkanı Erdoğan’a yapıldığı şekilde haksızlık ve hukuksuzluktur.

Hukuk dışına çıkılan bir rejim artık yönetilebilir olmaktan da çıkar ve uçurumdan aşağı düşmeye başlar.

Cemaatin iktidarla elele olduğu zamanlarda gerçekleştirdiği hukuksuzluk ve itibar katliamının örneklerini çoğaltmak mümkün.

Ancak siyasi ve toplumsal rövanşizmin ötesine geçerek sorulması gereken asıl soru şu:

İster Gülen Cemaati olsun, ister Masonlar (malûm, bir zamanlar devlete çok uzun bir süre onlar hakimdi ve kimse nedense bundan bahsetmiyor bile); herhangi bir çıkar grubunun devletin kılcal damarlarına kadar böylesine sızması nasıl mümkün olabiliyor?

Devlet nasıl oluyor da böyle bir “oligarşi”nin eline geçebiliyor?

Böyle bir yapılanma devleti ele geçirirken onunla işbirliği içinde olanlar, bir gün gelip de yılanın kendisini de sokabileceğini hiç mi düşünmüyor?

Bu işten sadece “kandırıldık” diye sıyrılmak o kadar kolay mı?

Kandırılmak, devlet mekanizmasında liyakati yerle bir eden ahbap-çavuş ilişkilerini açıklamak için yeterli mi?

Bir daha kandırılmayacağınızın garantisi ne?

Devleti yönetilemez hale getiren bu sistem şimdi nasıl toparlanacak?

Siz kandırıldınız peki, ya Cemaatin aslında ne olduğunu bilmeyen ve ekmeğinin peşinde olduğu için Cemaat kurumlarında çalışmış on binlerce insan kandırılmadı mı?

Cemaati dindar bir sosyal sermaye yapılanması sanarak gönül veren müminler kandırılmadı mı?

Nihayetinde 2009 itibariyle kendini demokrat liberal gömlekle sunmaya başlamış ve dönüşümünü de modernite söylemiyle harmanlamış, son derece iyi örgütlü bir yapıdan bahsediyoruz.

Bu yapı sizi kandırabildiyse o masum insanları da kandırmış olamaz mı?

Emniyetinden HSYK’sına, eğitiminden sağlığına kadar bütün kamusal alanı kaplamış bir örgütten, o kurumun bünyesinde çalışan herkesi işten çıkararak ya da hapse atarak kurtulmak, kangrenli kolu kesmek gibi olsa da, kangrenin diğer kola da sıçramayacağının garantisini kim verecek?

Gülen Cemaati mağdurlarının bugün cevabını beklediği asıl soru budur.