Kaşıkçı olayı ve Erdoğan’ın ‘basın özgürlüğü’ sicili

Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın bu haftaki konuşması, Suudi gazeteci Cemal Kaşıkçı cinayetine dair Türkiye’nin sahip olduğunu iddia ettiği -ki muhtemelen öyle- bomba etkisi yaratacak delili açıklamasını bekleyen herkesi hayal kırıklığına uğratmış gibi görünüyor.

Söyledikleri Türkiye’nin bu vakada adalet talebini nasıl tatmin edileceğini netleştiriyor, siyasi ve diplomatik olarak kazanmayı umduğu şeylere kısaca işaret ediyordu. Konuşmasının satır aralarına baktığımızda, Erdoğan’ın amaçlarından birinin Kaşıkçı olayını Türkiye’nin basın özgürlüğü üzerindeki kendi korkunç ihlallerinin üstünü kapatmak için kullanmak olduğunu görüyoruz.

Al Jazeera’nın haberine göre Cumhurbaşkanı Erdoğan uluslararası seyircilerine “Cemal Kaşıkçı'nın Suudi Arabistan vatandaşı sıfatı yanında dünya çapında tanınan bir gazeteci olması, bu konuda bize uluslararası sorumluluk da yüklüyor. Türkiye, kendi egemenlik hakları yanında uluslararası toplum adına insanlığın ortak vicdanının temsilcisi olarak da bu meselenin takipçisidir” dedi.

Fiili olarak hükümetin kontrol ettiği medya da hükümet hattının hizmetinde kullanıldı. Sabah gibi medya kuruluşları Türk hükümeti tarafından uluslararası basına detayları sızdırmak için kullanılmakla kalmadı, bu şekilde onlara güvenilirlik kazandırıldı. Vice, gazeteyi, basının Kaşıkçı olayındaki detayları “patlatmak” için nasıl çalıştığının bir örneği olarak gösterdi.

Erdoğan ve hükümetinin uluslararası basın özgürlüğü ve insan hakları adına sergilediği bu tutum, ülkenin hak ve özgürlükler konusundaki sicilinin tam tersi. Gazetecileri Koruma Komitesi’ne (CPJ) göre, Türkiye, 2017’de dünyada en çok gazeteciyi hapseden ülke.

CPJ’den Gulnoza Said, Ahval’e 2018 yıllık raporu üzerine çalıştıklarını belirterek “Ön araştırmalarımız gazetecileri tutuklayan ülkeler arasında Türkiye’nin yine bir numara olacağını gösteriyor” dedi. Türk medya özgürlüğü örgütü Platform24 Türkiye’deki hali hazırda tutuklu bulunan 176 gazetecinin davasını belgeledi, buna ek olarak Temmuz 2016’daki başarısız darbe girişiminden beri 195 medya kuruluşu kapatıldı.

Freedom House’un Özel Araştırma Direktörü Nate Schenkkan, Ahval editörü İlhan Tanır’a yakın zamanda verdiği röportajda “[Türkiye’nin kendi basın özgürlüğü sicilinden bahsederek] Bence bu adil, çünkü bunlar gerçek… Türkiye'nin içinde neler olup bittiği, Türkiye'nin bu yönetiminin neden ve nasıl Kaşıkçı’yı araçsallaştırdıkları ve niçin diğerlerine böyle yapmadıkları önemli” dedi.

Schenkkan “Bence AKP’nin, Erdoğan’ın bu noktada basına karşı çok araçsallaştırıcı bir bakışı var. Medyayı bakış açılarına göre ‘iyi’ ve ‘kötü’ olarak ayırmışlar ve Kaşıkçı da ‘iyilerden’, ‘iyi’ bir gazeteci. Eğer bu olay ‘kötü’ bir gazetecinin başına gelseydi, bu şekilde konuşmayacaklarına şüphe yok” diye ekledi.

Kaşıkçı’nın bu ay başında öldürülmesinden beri düzinelerce Türk gazeteci tehdit edildi, gözaltına alındı ve hapis cezasına çarptırıldı. Örneğin, son birkaç haftada, bir suikast girişiminden kurtulduğu gün 5 yıl hapis cezasına çarptırılmış olan gazeteci Can Dündar hakkında Türkiye, Interpol’den kırmızı bülten çıkarılmasını istedi ve akabinde Dündar tehditlerin hedefi oldu.

CPJ’den Said, Ahval’e, üstüne tüy dikercesine “2016’da İstanbul adliyesi önünde Can Dündar’ı vurmaya çalışan ve bir başka gazeteciyi de yaralayan Murat Şahin az bir cezayla kurtuldu. İstanbul’daki mahkeme Şahin’i 10 ay hapis cezasına mahkum etti ki hapiste geçirdiği süre dikkate alındığından hapis yatmayacak” dedi.

Erdoğan, salı günü sarf ettiği asıl görüşlerinin aksine, Kaşıkçı’nın Suudi Konsolosluğu’nda kaybolmasının ertesi gününde, akademik yılın başlangıcı nedeniyle yapılan törene katılanlara şunları söylemiş, hükümet yanlısı Hürriyet Daily News de sözlerini alıntılamıştı:

“Devasa güçlü zannettiğimiz ülkeleri başında olanların değil, medyalarının yönettiğini gördüm. Çünkü yaptığım görüşmelerde, 'Medya şöyle diyor, medya böyle diyor', söyledikleri bu.”

Erdoğan, ardından da “Medya ile demokrasi falan olmaz” diye eklemişti.

Şaşırtıcı olmayan bir şekilde, Erdoğan’ın Kaşıkçı vakasına ilgisi, Türk gazeteciler için basın özgürlüğü konusunda bir fikir ya da kan değişiminin işareti olacakmış gibi durmuyor.

The Guardian köşe yazarı Simon Tisdall, Ahval’e “Bu olayın sonucu olarak Erdoğan’ın basın özgürlüğü ve bağımsız gazeteciliğe yönelik olumsuz ve sorunlu tutumunun değişmesini maalesef beklemiyorum. Aksine Kaşıkçı olayını bu konular hakkında umursadığını düşündürmek için kullandı. Bu sadece sinizm” dedi.

Foreign Policy Interrupted’ın kurucularından olan Bard Koleji profesörlerinden Elmira Bayrasli, Ahval’e “Erdoğan, özellikle Temmuz 2016'daki darbe girişiminden sonra acımasızca kendisi eleştirenlerin peşine düştü.

Kaşıkçı vakası, Türk milletini dış güçlerden ve teröristlerden korumak zorunda olduğunu iddia eden Erdoğan’ı, kendisini eleştirenlere yönelik baskısı konusunda sadece cesaretlendirdi” dedi.

Erdoğan dikkatleri kendi basın özgürlüğü sicilinden uzaklaştırma konusunda başarılı bile olmayabilir. The Washington Post ve The Guardian gazetelerinin ikisi de son dönemde hem Kaşıkçı vakası hem de Türkiye’nin basın özgürlüğü sicili konusunda yazılar yayımladı.

CPJ’den Gulnoza, Erdoğan’ın Kaşıkçı olayındaki desteğinin “kendi basın özgürlüğü ve insan hakları sicilini daha da dikkatli bir incelemeye maruz bırakacağını” söyledi ve “Eğer Erdoğan hükümeti tüm dünyayı öldürülen ya da hapsedilen gazetecilerin kötü durumunu umursadığına ikna etmek istiyorsa, önce Türkiye’de, bazı kurmaca suçlamalarla, adaletsizce parmaklıklar ardına attığı düzinelerce gazeteciyi serbest bırakmakla işe başlasın” diye ekledi.

Uzmanlar da ayrıca, Kaşıkçı’nın ölümünün ve bu vakayı savunduğu iddia eden Türkiye’nin bu sırada basın özgürlüğü üzerindeki baskılarına devam etmesinin, aslında çok daha büyük, dünya çapında otoriteryen liderlerin yükselişine karşılık gelen rahatsız edici uluslararası eğilimin bir parçası olduğu konusunda uyarıyor.

Bayrasli, Ahval’e “Otoriteryen liderler olarak basına karşı şüpheci ve güvensizler. Ve herhangi bir eleştiri ya da meydan okumayı tehdit olarak görüyorlar” dedi, “Suudi Arabistan’ın bu acımasız eylemi, Krallığın gazetecilere ne kadar az değer verdiğini ve daha da önemlisi, diğer ülkelerin de değer vermediğini gösteriyor”.

Bu hafta CNN’e gönderilen bomba ile yurtdışında gazetecilere yönelik şiddet arasındaki ilişkiyi yorumlayan Schenkkan, “En geniş kapsamda, gazetecilik etrafında katılaşan yeni bir çevre, yeni bir siyasi ortam var. Ve bu ortam gerçekten de Amerika Birleşik Devletleri’ndeki, Avrupa ve Türkiye’deki, gazetecileri yine ‘iyi’ ve ‘kötü’ olarak gören en önemli siyasetçilerimiz tarafından yaratıldı. Bu artık normalleşmeye başladı. Her zaman sonucu şiddet olmuyor ama şiddetin normalleştiği bir ortamın oluşmasına yardımcı oluyor” dedi.

Bu makale yazarın görüşlerini yansıtır. Ahval’in yayın politikası ve editoryal bakış açısı ile her zaman uyumlu olmak zorunda değildir.