Türkiye Kaşıkçı vakasında nasıl bir final yapacak?

Türkiye’nin Suudi gazeteci Cemal Kaşıkçı’nın İstanbul’da öldürülmesi vakasında finali nasıl yapacağı merak ediliyor.

Ankara,  Kaşıkçı vakasında Suudi Arabistan üzerindeki baskının hafifletilmesi karşılığında, Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın baş düşmanı Fethullah Gülen’in iade edilmesini sağlamaya çalıştığı yönündeki iddiaları reddetti.

Erdoğan’a muhalif kesimler bu tür bir pazarlığın tam da ondan beklenen bir şey olduğunu söyleseler de, bazı yorumcular Ankara’nın genel olarak Suudi Arabistan’ı istikrarsızlaşmaya, özel olarak da Suudi Veliaht Prens Muhammed bin Salman’ın iktidarını sarsmaya odaklanmış olduğu konusunda ısrarlılar.

Kaşıkçı’nın İstanbul’daki Suudi konsolosluğunda, 2 Ekim günü öldürülmesinden bu yana Riyad savunmaya çekilmiş durumda. Erdoğan hükümeti yürüttüğü araştırmanın sonuçlarını medyaya damla damla sızdırarak, bir yandan Riyad’ın güvenilirliğini ve Suudi Arabistan’ın Ortadoğu’daki itibarını sarsıyor, bir yandan da Türkiye’nin kendi saygınlığını artırıyor.

Bazı gözlemciler Erdoğan’ın Türkiye’ye muhalif bir isim olduğu bilinen ve Türkiye’nin İslamcı iktidar partisinin de ilişkili olduğu Müslüman Kardeşler’e düşmanlık besleyen Veliaht Prens Muhammed’i görevinden uzaklaşmaya zorlamak istediğini düşünüyor.

Ankara’nın bu krizden başka yan faydalar sağlamaya çalıştığına yönelik bazı spekülasyonlar da var. Amerikan Televizyon kanalı NBC, isimsiz kaynaklara dayandırdığı bir haberinde, Amerikan yönetiminden yetkililerin, Erdoğan’ı “Suudi hükümeti üzerindeki baskıyı hafifletmeye” ikna etmek amacıyla, Adalet ve İçişleri bakanlıklarına, Pensilvanya’da yaşayan Türkiyeli din adamı Fethullah Gülen’in Amerika’dan iadesinin hukuken nasıl mümkün olabileceğini sorduğunu iddia etti.

Bölgedeki bazı yorumculara göre, NBC haberi, Ankara’nın bilgi sızdırma operasyonunun hangi saikle yapmış olabileceğine ilişkin önemli bir ipucu veriyor. Tanınmış bir Suudi köşe yazarı, Abdülrahman el Reşit, attığı bir tweet’te “Türkiye’nin Cemal Kaşıkçı’nın kanıyla bir pazarlık yürüttüğünden hiç kuşku duymadım,” dedi.

Erdoğan yıllardan beri Washington’dan Gülen’in iade edilmesini talep ediyor. Ankara, 77 yaşındaki Gülen’in Erdoğan’a karşı 2016 yılında düzenlenen ve 250 kişinin ölümüyle sonuçlanan darbe girişiminin ardındaki isim olduğunu iddia ediyor, ancak Amerikalı yetkililer Türk tarafının mahkemeleri Gülen’in iadesine karar vermeye ikna edebilecek yeterli kanıt sunmadığını belirttiler.

Amerikan Dışişleri Bakanlığı sözcüsü Heather Nauert, Gülen’in iade edilmesi meselesi ile Türkiye’nin Suudi Arabistan’a uyguladığı baskı arasında “hiç bir ilişki” bulunmadığını ısrarla vurguladı.

Üst düzey Türkiyeli bir yetkili de Gülen’in iadesi ile Kaşıkçı soruşturmasının ayrı meseleler olduğunu söyledi.

Türkiye uzmanı Howard Eissenstat ise, NBC haberinde Amerikan yönetimindeki yetkililerin iade yollarına yönelik soruyu Ekim ayında sormuş olduklarının belirtildiğine dikkat çekerek, iade konusunun Türkiye’de iki yıl tutuklu kaldıktan sonra, geçtiğimiz Ekim ayında serbest bırakılan Amerikalı misyoner Andrew Brunson vakası ile ilişkili olmasının, Kaşıkçı meselesiyle ilişkili olmasından daha büyük bir ihtimal olduğunu belirtti.

Saint Lawrence Üniversitesi tarih bölümünde doçent ve Ortadoğu Demokrasisi projesinin araştırmacılarından olan Howard Eissentat, “Ekim ayında Türkiye-Amerika ilişkilerinde başka hangi gelişme yaşandı?” diye sordu ve devam etti:

“Ah, tabii ya! Brunson 12 Ekim’de serbest bırakıldı.”

Erdoğan, Veliaht Prens Muhammed’in adını hiç anmasa da, birçok konuşmasında cinayet emrinin Suudi Hükümeti’nin en üst makamları tarafından verilmiş olduğunu söyledi.

Türkiyeli lider, birçok defa da, Suudi Kral Abdülaziz El Suud’un cinayete karışmış olduğuna inanmadığını belirtti, ancak Türkiye’deki yandaş medya açıkça Veliaht Prensi cinayetin arkasında olmakla suçladı.

Amerikan medyasında 16 Kasım’da çıkan, CIA’nin Prens Muhammed’in cinayetin arkasında olduğu sonucuna ulaştığına ilişkin haberler, büyük ihtimalle Türkiye hükümetinin hoşuna gidecektir.

Washington’daki Suudi Büyükelçiliği bu haberi yalanlarken, New York Times da, Amerikan ve Türkiye istihbaratlarının Veliaht Prens’i Kaşıkçı’nın ölümüyle doğrudan ilişkilendiren bir kanıta ulaşamadıklarını belirten yetkililerin sözlerine yer verdi.

CIA’nin değerlendirmesi tam da Türkiye’nin Kaşıkçı meselesini ele alış biçiminin eleştirildiği ve özellikle de, basına sızdırılan bazı bilgilerin işaret ettiği üzere, Türkiyeli yetkililerin Suudi gazeteciyi öldürme planından önceden haberdar olup olmadığının sorgulandığı bir dönemde kamuoyuna açıklandı.

Norveçte, liberal eğilimli bir düşünce kuruluşu olan Kawaakibi Vakfı’nın kurucusu İyad El Bağdadi, Gülencilerin Erdoğan’ın saiklerini yanlış okuduklarını söyledi.

Bağdadi attığı bir tweet’de “bu noktada Erdoğan’a zaten elinde olan şeyden daha değerli bir şey verebileceğinizden emin değilim. Erdoğan’ın elleri MBS’nin (ve MBZ’nin) boğazına sarılmış durumda, daha ne olsun?” dedi.

Ankara’nın Riyad üzerindeki baskıyı hafifletmeye niyeti olmadığına ilişkin bir başka belirti de, Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu’nun Suudi Arabistan’ın başsavcısının Kaşıkçı’nın bir arbedenin ardından vücuduna ölümcül bir zehir zerkedilerek öldürüldüğünü ve cesedinin parçalandığını belirten açıklamasını reddetmesiydi.

Çavuşoğlu cinayetin önceden tasarlanmış olduğunun açık olduğunu söyledi:

“Bir ceset durduk yerde parçalanmaz. Cesedi parçalamak için gerekli aletleri yanlarında getirmişler.”

Suudi savcılar 11 kişi hakkında iddianame hazırladılar ve 21 kişinin de Kaşıkçı’nın ölümüyle bağlantılı olarak gözaltında bulunduğunu belirttiler. Savcılar “cinayetin emrini vermek ve işlemekle suçlanan” beş kişi hakkında ölüm cezası istemeyi planlıyor. Riyad Veliaht Prens Muhammed’in cinayetle bir ilişkisinin olmadığı konusunda ısrarlı.

Washington, Kaşıkçı vakasına adı karışan 17 Suudi yetkiliyi hedef alan yaptırımlar uygulanacağını açıkladı.

Türkiye aralarında Kaşıkçı öldürülmeden hemen önce yapılmış bir ses kaydı da bulunan ve Suudilerin iddialarıyla çelişen başka delilleri de açıklayacağını söyledi.

Bu yazı Thomas Seibert'ın The Arab Weekly dergisindeki yazısından özel izin alınarak yayınlanmıştır.

Thomas Seibert is a reporter with the Arab Weekly, where this column is originally published.

 

Bu makale yazarın görüşlerini yansıtır. Ahval’in yayın politikası ve editoryal bakış açısı ile her zaman uyumlu olmak zorunda değildir.