'Dokunulmazlar' bir yanda 'affedilmeyenler' öte yanda

Hızlı bir girizgah; bu ülkenin sadece iki dokunulmazı vardır: Erdoğan ve Berat Albayrak.

Tabii bu iki kişi birer simge. Aileleri de bu şemsiyesinin altındadır ancak ‘dokunulmazlık’ kavramı somut kişiliklerde ifade edilecekse bunlar bahse konu iki isimdir.

Bir de affedilmeyenler var. Onlar kimdir?

Onlar, gözü Erdoğan’ın gözüne değen, bir dönem yürekleri onunla birlikte atan ancak sonrasında ‘gönlü başka yere kayanlardır.’

Nazlı Ilıcak ve Ali Bulaç akla ilk gelen isimler olarak sıralanabilir. Siyaset ‘ihanet, sadakat, itaat’ üçgenine hapsedilen ‘şark usulü’ hastalıklı siyasetin sonucu bu marazi tablo.

Muhaliflerin bir kısmının ‘yeteri kadar savunulası’ bulmadığı ve ‘eski günahlarının diyetini ödüyorlar’ tepeden bakmacılığı ile beslenerek çamurlaşan bu toprağın içinde hepimiz belli seviyelerde batık vaziyette debeleniyoruz.

Kurtulmaya çalışırken daha da çok batılan ve umutsuzca çırpınılan bu bataklığın bizatihi yaratıcısı ve sebebi olmaya gerek yok. Malum bir deprem, afet geldiğinde suçlu/suçsuz, iyi/kötü ayrımı yapmaz; katar önüne götürür.

Bir türkünün de dediği gibi; “Bir fırtına tuttu bizi deryaya kardı.”

Çıkmaya çalışırken bu toplu felaketten, birilerinin kafasına, gözüne basmak, görmezden gelmek; kıyıya yakınlığa nispetle susarak ikrar etmek tam da bu dönemle birlikte kayıtlara geçecek davranış kalıplarından.

Rejimin ‘kırmızı çizgiler’e hapsettiği alanlara dokunulmaması konusunda hemen her kesimde zımni bir sözleşme oluşturuldu.

Kürtlerin hakları ile ‘FETÖ’ çuvalı mevcut rejimin yasaklı sahaları. Oraya adım atmaya cesaret eden her nefis ‘cezayı tadacak.’

Burada devreye siyaseten ‘ödül-cezalandırma’ ikilisi sokuluyor.

Tam olarak ‘uslu’ olursanız belki Şirinler’i görebilirsiniz durumu. Yoksa... 

Demokrasinin ölümünün ilanı da bu noktadır tam olarak.

‘Dokunulmazlar’ çok dar bir çerçeve ile sınırlıyken, ‘affedilmeyenler’ için aynı şey söylenemez. Orada ‘ağ’ hayli geniş atılıyor. Kimler takılmıyor ki. 80’ine merdiven dayamış Kürt kadınlar mı, Kürt siyasetçiler mi yoksa bir dönem Gülen grubu ile yolları/gönülleri kesişmişler mi?

Can çekişen balıklar gibi kitleler halinde o ağa takılmaları için makul bir gerekçeye ihtiyaç da yok.

AKP’li kimi siyasilerin Gülencilerle birlikte işlediği cürümlerin hiçbirini yapmış olmaya gerek yok. Sadece ‘hissi’ bağ kurmuş olmak yeterli.

Bu ikili, siyasetin ‘vebalı’ ilan ettiği ve yaklaşanın da ‘yanacağının’ megafonla duyurulduğu 'lanetli ikili.' 

Hem de megafonda ‘tek bir ses’ var. O sesin sahibi ise kendini ‘mutlak iktidar’ görüyor…

Bu alan dolayısıyla çıkmaz sokak.

Son örnek üzerinden resmi biraz daha netleştirmek için hemen yanıbaşımızdaki Kanun Hükmünde Kararname (KHK) ile işine son verilen, ardından da ‘çok konuştuğu’ için gözaltına alınan akademisyen Cenk Yiğiter’in durumuna bir göz atmakta fayda var.

Yiğiter sadece ihraç edilmişliğine dair şikayet eden bir tweet atmakla kalmadı, ‘kendi haline bakmadan’ bir de yasaklı ikinci bahçeye daldı!

Elbette Yiğiter’in AKP’yi eleştiren ve kervanın döneceği günü hatırlattığı eleştirel tweetleri var; şunun gibi misal:

Ancak zannımca zapturapt altına alınmasının asıl nedeni bu değil.

Şu tweet tam olarak ‘sınırı’ geçtiği yer ve ‘uzun kol’un kendisine ermesinin de sebebi.

Hem Kürtler’in zulme uğramasını eleştirip barış çağrısı yapıp hem solcu olmak hem de üstüne ‘yahu suça karışmamış cemaatçiler de insan, zulmü haklı görmem’ minvalinde ‘adil’ olmak...

Cüretin bu kadarı...

Ve kıskaç böylece devreye girdi.

Ama ‘kıyım makinesi’ni ilk harekete geçiren asıl olay Barış Bildirisi’ne imza atıp, ‘Barış gelsin ülkeye’ demesiydi.

‘Yiğit’likte sınır tanımamasının bedeli ödetiliyor besbelli.

Pes etmek istemiyordu Yiğiter. Erdoğan’a hakaret etmemişti ancak bu suç da hanesine yazılsa, dosya kabartılsa hani fena mı olurdu?

Böylece bir mahkemeden yırtsa, bir başkasına takılacaktı.

Öncesinde de akademisyen olarak kapısından içeri alınmadığı üniversiteye öğrenci olarak dönmeye çalışmış, yine ‘gardiyan’ın soğun nefesini ensesinde hissetmişti.

Avukatlığı denedi. Yine olmadı.

Kararlıydı rejim onu ‘yaşayan bir ölü’ye çevirmeye, boğazından ekmek geçirtmemeye.

Ama söyleyelim. Bu iş AİHM’e kadar gider. Yiğiter o davaları kazanır, tazminatını da alır ve de emsal olur geride kalanlara.

Yeter ki direnme gücünü kaybetmesin ve bataklıktakilere 'çıkış' için başka yolun mümkün olduğunu söyleyen sesine başka sesler de eklensin.

Bu makale yazarın görüşlerini yansıtır. Ahval’in yayın politikası ve editoryal bakış açısı ile her zaman uyumlu olmak zorunda değildir.