Muharrem Erbey
Ara 05 2017

Kusurlu dünyadaki adaletsizliğe itiraz edenlerin mekânı: Cezaevleri

Cezaevleri bir ülkenin demokrasi aynasıdır. Cezaevlerine bakarak o ülkenin demokrasi standardına dair bir fikir ileri sürebilirsiniz. Özellikle son zamanlarda gündem hep; sabahları yapılan gözaltılar-yargı-cezaevi oldu.

Türkiye’nin önemli sorun alanlarından cezaevleri, sadece 230 bin tutuklu/hükümlüyü değil ailelerini ve sevdiklerini de hesaba katarsanız aslında milyonlarca kişiyi ilgilendiriyor.

Tutuklanmanın çok kolay olduğu günlerdeyiz. Bir ihbar telefonuyla, e-mailiyle, teşhis tutanağıyla rahatlıkla bir muhalif tutuklanmakta. Özellikle Teşhis tutanağıyla.

Oysa bu tutanağın nasıl düzenleneceği Polis ve Selahiyetleri Kanunu (PVSK) Ek 6 maddede düzenlenmiştir. Tutuklandıktan sonra hem tutuklu için hem de ailesi için cehennemden farksız eziyetler silsilesiyle dopdolu günler, geceler başlıyor.

Şanslıysanız evinizin olduğu yerdeki cezaevinde kalırsınız ki bu pek mümkün değil. Çok sayıda tutuklu/hükümlü, ailesinden çok uzak cezaevlerine gönderilmekte. Ekonomik sorunlar nedeniyle aileler uzun süre yakınlarıyla görüşemiyor.

Cezaevlerinde kaliteli yemek sorunu, mimari yapı, ağır baskı, yasaların tam uygulanmaması, hobi, spor yapma imkanının olmaması, daha önce ayda bir olan aile görüşlerinin OHAL sürecinden sonra iki aya çıkarılması, tedavilerin eksik veya tam yapılmaması, kitap ve yayınların verilmemesi, yakın zamanda dillendirilen tek tip kıyafet dayatmasıyla sorunlar yumağına dönüşen cezaevi meselesinin patlamasına ramak var.

Platon, ‘Adil bir siyaset olabilir mi?’ derken adaletsizliğin geçer akçe olduğu o dönemde dünyayı yönetenlere sesleniyordu. Egemen siyasal erk, duymamakta kararlı olduğu Platon’un sorusunun cevabını çoktan hazırlamıştı; Devletin herkes için koyduğu düzene itaatsizlik, isyana teşvik.

Sonuç; zindan/mahpus/cezaevi. Rimbaud, ‘mantıklı isyanlar’ dediği itirazlar silsilesi insanlık tarihiyle eşdeğerdir. Adaletsizliğin karşısında kusurlu dünyaya kusursuz gözlerle bakmak imkansızdır.

Dur durak bilmez adaletsizliğe karşı durmaya çalışan vicdanı düstur edinen insanlara kişisel çıkarlar, kamusal bilinç diye dayatılmaya/öğretilmeye çalışılmıştır.

Kime göre kamusal bilinç? Neye göre? Kimi koruyan yasalara göre kamusal bilinç? Cevap; tabi ki halkın genel iyiliği için oluşması mecburi olan kamusal bilinç. Teori on numara. Ya uygulama? Uygulama için cezaevlerine bakmakta fayda var.

Adalet Bakanlığı, 15 Haziran itibarıyla cezaevlerinde 85 bin 105 tutuklu, 139 bin 773 hükümlü olmak üzere 224 bin 878 kişinin bulunduğunu açıkladı.

Tüm cezaevlerinin kapasitesi 202 bin 676 kişi olduğu düşünüldüğünde en az 22 bin 202 tutuklu ve hükümlü yerlerde yatmak durumunda kalıyor.

Bakanlık, bir mahkumun 2016 yılı itibarı ile devlete günlük maliyetinin 78 TL olduğunu bildirdi. Bu durumda cezaevlerindeki 224 bin mahkûmun devlete günlük maliyeti 17 milyon 540 bin TL, yıllık gideri ise 6 milyar 402 milyon oldu.

Bakanlık, bu kişilerden; 212 bin 361’inin erkek, 9 bin 733’ünün kadın, 2 bin 784’ünün çocuk olduğunu aktardı. Ceza ve Tevkif Evleri Genel Müdürlüğü’nün resmi internet sitesinde yer alan bilgiye göre, 21 Haziran tarihi itibariyle Türkiye’de 291 kapalı ceza infaz kurumu, 70 müstakil açık ceza infaz kurumu, 2 çocuk eğitimevi, 8 kadın kapalı, 4 kadın açık, 6 çocuk kapalı ceza infaz kurumu olmak üzere toplam 381 ceza infaz kurumu hizmet veriyor.

Sitede, bu kurumların kapasitesinin 202 bin 676 kişi olduğu ifade ediliyor Bu durumda 22 bin 202 kişinin cezaevinde yatacak yerinin olmadığı anlamına geliyor.

CHP İstanbul Milletvekili Gamze Akkuş İlgezdi, ceza infaz kurumlarındaki mahkumlara ilişkin TBMM Başkanlığına yazılı önerge verdi.

İlgezdi’ye cevap veren Adalet Bakanlığı’nın verilerine göre; 1 Kasım 2017 tarihi itibariyle hapishanelerde, 186 bin 631’i kapalı, 44 bin 104’ü açık cezaevinde olmak üzere toplam 230 bin 735 mahkûm bulunuyor.

Cezaevlerinde bulunan mahkûm sayısı, TÜİK’in 2016 yılı il nüfusu verilerine göre Ardahan, Artvin, Bayburt, Bartın, Bilecik, Çankırı, Erzincan, Gümüşhane, Iğdır, Kırşehir, Kilis, Sinop ve Tunceli’nin aralarında bulunduğu 13 ilin nüfusunu geçti.

Haziran 2017’de 224 bin 878 olan rakam beş ay sonra altı bin artarak 230 bin 735 mahkûma ulaşmıştır. Bu artan rakamlar gerçekten ürkütücü.

Farklı ulusal kimlikleri ve siyasal kimlikleri reddetmek temelinde 1923’te kurulan Türkiye Cumhuriyeti, Anadolu’daki farklı etnisite/aidiyet/kimliklerin talep ettiği temel kültürel ve insani/siyasi hak ve talepleri, terörist bölücü faaliyetler olarak algılayagelmiştir.

Bu tepkici önyargılı yaklaşım saldırgan hale gelmiş farklılıkların onay bulamadığı gibi bölücü, yıkıcı terörist faaliyetlere yorumlanıp ağır cezaların verilmesine, her dönem binlerce farklı düşünen muhalif insanın, aydının, sanatçının, siyasetçinin cezaevine yolunun düşmesine yol açmıştır. Buna bağlı olarak da cezaevleri eza evlerine dönmüş, cezaevlerinde insanlık dışı uygulamalar çok sayıda filme, romana konu olmuştur.

Türkiye’de uzun yıllar yasaklanan Alan Parker'ın 1978’de çektiği ‘Geceyarısı Ekspresi’ adlı film,  1970'te, Türkiye'de tutuklanıp hapse atılan Billy Hayes'in gerçek öyküsünden yola çıkılarak yazılmış hikâyeyi anlatmakta. Bu filmi izlerken Türkiye’deki cezaevi gerçeğinin mantığını anlama imkanı buluruz.

Gerçi Türkiye, artık 1970’deki Türkiye değildir. Çok sayıda yeni cezaevi açılmıştır. Mimarı yapı, şartlar değişmiştir. Ama biatçı zihniyet değişmemiş, cezaevine özellikle yemek, iaşe, ısınma, hijyen, temiz içme su vb. konularda ayrılan bütçe hala çok yetersizdir. Cezaevlerinde işkence ve kötü muamele iddiaları son yıllarda gittikçe artmaktadır.

Adalet Bakanlığı’nın verilerine göre Türkiye tarihinin en yüksek cezaevi ölüm oranları AKP hükümeti döneminde gerçekleşti. İktidara geldiği 2002 yılında 89 kişi, 2003 yılında 163 kişi, 2004 yılında 54 kişi, 2005 yılında 59 kişi, 2006 yılında 157 kişi, 2007 yılında 176 kişi, 2008 yılında 211 kişi, 2009 yılında 287 kişi, 2010 yılında 307 kişi, 2011 yılında 321 kişi, 2012 yılında 345, 2013 yılında 316, 2014 yılında 380 ve 1 Ocak- 29 Haziran 2015 tarihi itibariyle ise 212 kişi hayatını kaybetmiştir. AKP iktidarında toplam 3077 tutuklu ve hükümlü hapishanelerde yaşamını yitirmiştir.

Yani 4925 günde 3077 mahkum hayatını kaybettiğine göre her 38 saatte bir mahkum ölmüştür.

İktidar muhalif duruşuyla tanınan sanatçıları, yazarları, akademisyenleri görevden alma gözaltına alma, tutuklamayla kendi istediği çizgiye getirmeye çalışmakta, tek sesli bir siyasi yelpaze oluşturmakta. OHAL ile artık ülke, geceleri çıkan KHK ile yönetilmeye başlandı.

Siyasal iktidar, HDP ve DBP’ye bağlı olan 106 belediye başkanından çoğunu görevden aldı, yerine yetkisiz, seçimle gelmeyen kimsenin tanımadığı atama ile hükümetin emrinde olan kayyumlar atandı. Bu seçilmiş insanlara yapılacak en büyük kötülüktür.

Demokrasi ayıbıdır.

12 Eylül 2016 itibariyle de iktidara muhalif olan Eğitim Sendikasına üye 11 Bin öğretmen örgüt üyesi olduğu iddiasıyla açığa alındırlar. Türkiye’de hukuk tümüyle rafa kalkmış durumdadır.

Siyasetin yargıya baskı uyguladığı günümüz Türkiye’sinde 1 kasım 2015 seçimlerinde TBMM de 59 milletvekili olan HDP’nin  Eş Başkanları Selahattin Demirtaş, Figen Yüksekdağ 4 Kasım 2016 da 10 Milletvekili ile birlikte tutuklandılar cezaevlerine atıldılar.

Türkiye’nin muhalif kesiminin partisi olan DBP Eş başkanı Sabahat Tuncel tutuklandı.
İhraçlara ve tutuklamalara yönelik Türkiye’nin en çarpıcı gerçeği; Nuriye Gülmen ve Semih Özakça. OHAL kapsamında çıkarılan 29 Ekim 2016 tarihli KHK sonrası akademisyenlik ve öğretmenlikten ihraç edilince 9 Kasım 2016 da açlık grevine başladılar.
Grevlerinin 75. gününde “Tutuklanmamaları adli sistemin işleyişine zarar vereceğinden” dolayı tutuklandılar. Yakın zamanda önce Semih sonra da Nuriye tahliye edildi. Açlık grevleri 270 günü aşkındır devam ediyor.

Bir itirafçının beyanı ve evindeki kitaplar nedeniyle örgüt üyeliğinden cezasını yatıp çıkan bir müvekkilim geçen gün bana geldi. Yattığı 4 yıl  8 ay için evine toplamda 8.500 TL yemek parası faturasının geldiğini ve kendisinden istendiğini söyledi.

Cezaevi idaresi tutukludan su ve elektrik parasını aylık olarak tahsil ediyor. Kişisel temizlik malzemeleri, kantin ihtiyaçlarının parası, mektup, gazete, kırılan cam, yanan lamba parası tutukludan alınıyor. Cezaevinde tutukludan sadece kira alınmıyor. Onu da yüksek kantin fiyatları ile telafi ediyorlar. Yani anlayacağınız paranız yoksa sakın cezaevine girmeyin.

Benim tutuklu müvekkillerin birçoğu itirafçı olan gizli tanık ve ihbar email ile içerdeler. Neredeyse her celse gizli tanıklara yaptığımız itirazlar ses bulmadı. Ama ABD’de itirafçı olan Rıza Zerrab için bir bakanın “bu adam itirafçı olmuş beyanlarına itibar edilemez’ demesi manidardır.

Türkiye cezaevlerinde şu an itibariyle işlerini yaptıklarından dolayı 19 avukat tutuklu yargılanmakta. Akademisyenler, gazeteciler, siyasetçiler, asker, polis, savcı, hakim, memur her skalada insan görevini, işini yaptığından dolayı tutuklu veya hükümlü.

Cezaevinde temel amaç ıslah etmek yerine adeta toplumdan soyutlamak, psikolojik sorunlarla dengesiz hale getirip intikam alma saikiyle hareket ediliyor.

Oysa Sovyetler Birliği'nde uzun yıllar hapis cezası yerine mahkumlara ceviz ağacı ekme cezası veriliyordu. Mahkumlar beş yıl boyunca bu ağaçlara bakmakla mükelleftiler. Şimdilerde öyle ki dünyada ceviz üreten ülkelerin arasında Moldova, Ukrayna gelmektedir. Bizde neden böylesi cezalar yok ayrı mesele…

Türkiye cezaevlerinde hak ihlallerinin çetelesini tutmak imkansız gibi. Hele yakın zamanda dile gelen tek tip elbise başlı başına bir sorundur. Unutulan bu uygulama daha fazla acı dışında bir şey getirmeyecektir. Nerdeyse her gün yeni bir hak ihlalini duyuyoruz. Yakın zamandakilerini kısaca derledim;
 

  • Bolu cezaevinde haftalık telefonda görüşmesine artık arayan kişi “ben Tevfik Yaşlı…” cevap veren de “ben Refik Yaşlı..” diye askeri tekmil dayatılıyor. Zaten arayan kişi tutuklu/hükümlünün ve aradığı kişinin adı soyadı/numarası de kayıtlarda var. Bunu askeri tekmille dayatmanın mantığı nedir?
     
  • Şanlıurfa cezaevinde müvekkilim ile görüşmeye gittiğimde gardiyan önünde ayakkabı çıkar giy dayatması olduğunu gördüm. Gerekçesini sordum. Bana “genelge var” dediler. İstedim. Getirdikleri cezaevi müdürünün yazdığı bir yazısıydı. “Bu genelge değil” dedim. Bir şey diyemediler. Tamamen keyfi uygulamalar ile insanların onuru rencide ediliyor.
  • Kocaeli T Tipi Cezaevi'nde kalan tutuklu Şükrü Akbaş 8 kişilik odada 21 kişi kaldıklarını, çoğu tutuklunun yerde yattığını belirtiyor.
  • İzmir'de Bergama M Tipi Kapalı Cezaevi'nde çeşitli suçlardan hükümlü 17 mahkum, akşam yemeğinin ardından mide bulantısı ve kusma şikayetiyle hastaneye kaldırıldı.
  • -Zonguldak Beycuma M Tipi Kapalı Ceza İnfaz Kurumu'nda 9 mahkûm ve 1 infaz koruma memuru öğlen yedikleri yemeklerden zehirlenerek hastaneye kaldırıldı.
  • Gebze Kadın Cezaevi’nde tutulan 1 yaşındaki Miraz bebek hastaneye kaldırılırken annesi Gülistan Diken Akbaba ise bebeğiyle birlikte hastaneye götürülmedi. 12 kişilik koğuşta Miraz’la birlikte 16 kişi kalıyor.  
  • Van Cezaevinde kadın tutsaklar ile görüşen Avukat Sevda Aydın tutsakların vücudunda işkence izlerine rastlandığını ve kadın tutsakların bir kısmının saçlarından sürüklenmemek için saçlarını kazıttığını söyledi.
  •  

İHD’nin cezaevlerine ilişkin Ekim 2017’li açıklamasında; cezaevlerinde 357’si ağır 1025 hasta mahpus var.

Türkiye cezaevlerinden sürekli olarak gelen şikâyet mektuplarında ve avukat başvurularında işkence ve kötü muamele ile ilgili güçlü iddiaların yanı sıra mahpusların hastalıklarının artarak ağırlaştığı belirtilmekte ve yardım istenmektedir.

Özellikle 15 Temmuz darbe girişiminden sonra bu iddialar giderek artmıştır. Türkiye BM İşkenceye Karşı Sözleşmenin Seçmeli Protokolü (OPCAT) onaylamış olup ulusal önleme mekanizması ile kanuni düzenleme yapmış ancak uygulamaya geçirmeyerek sözleşmeye aykırı davranmaktadır, denilmektedir.

New York merkezli İnsan Hakları İzleme Örgütü (HRW), 15 Temmuz darbe girişimi sonrası Türkiye’deki gözaltı merkezlerinde işkence ve kötü muamele yapıldığı iddialarını içeren bir rapor hazırlayarak, 13 ayrı örnek üzerinden tecavüz tehdidi, testis sıkma, uygunsuz pozisyonda uzun süre tutma ve dövme gibi pek çok hak ihlalinin yaşandığını belirtilmişti.

Türkiye Anayasası’nda, Ceza Kanununda ve imzaladığı birçok uluslararası sözleşme de işkence, insanlık onuru ile bağdaşmayan tüm hareketleri yasaklamıştır.

TC Anayasası m.17; “Kimseye işkence ve eziyet yapılamaz; kimse insan haysiyetiyle bağdaşmayan bir cezaya veya muameleye tâbi tutulamaz.”

TCK m.94; “Bir kişiye karşı insan onuruyla bağdaşmayan ve bedensel veya ruhsal yönden acı çekmesine, algılama veya irade yeteneğinin etkilenmesine, aşağılanmasına yol açacak davranışları gerçekleştiren kamu görevlisi hakkında üç yıldan on iki yıla kadar hapis cezasına hükmolunur”

Türkiye’ nin 10 Mart 1954 de onayladığı, 19 Mart 1954 de Resmi Gazetede yayınlığı AİHS m.3; “Hiç kimse işkenceye veya insanlık dışı ya da aşağılayıcı muamele veya cezaya tabi tutulamaz.”


24 Aralık 2009- 14 Nisan 2014 tarihleri arasında cezaevinde kaldım. Bu süre zarfında cezaevlerinin eza evleri olduğu gerçeğini gördüm. Mantık tümüyle intikam alma ve kendi ideolojisini dayatma üzerine kurulu. Birçok konuda ciddi sıkıntılar yaşadık.

Hatta yaklaşık altı ay yerde yoğurt kutuları üstünde yattım. Adalet bakanlığının bazı yayınlarında belirttiği 2300 kalori, sağlıklı, besin değeri yüksek yiyecekler yemek tam bir lüks.

Hatta cezaevinde diğer tutuklular ile aşırı kilo kaybına uğradım. Bu durumu cezaevi yönetimine bildirdiğimizde ise gerekçe olarak devletin ödenek vermediği gösterildi. Kalitesiz yemeklerden dolayı kabızlık çok yaşandığından kantinden kuru kayısı alıyorduk.

Türkiye, birçok sorunu çözemediği gibi cezaevleri sorununu da çözememiş bir ülke konumunda. Hapishaneler, doluluk, işkence, ölüm, tecrit ve hak ihlalleriyle sürekli gündeme gelmekte.

Hapishanelerde kapasitelerinin üzerinde tutuklu ve hükümlü bulunurken, her geçen gün mahkûm sayısı artmakta. 16 yıllık AKP iktidarı döneminde kapasitelerinin üzerindeki artışlar ve uygulamalar, mahkûmları ölüme terk etmekte. Kâğıt üzerinde, kanunlar, genelgeler ve maddelerle tutsaklara tanınan birçok hak uygulamada yerini bulmazken, tutsağın en ufak hak arayışı dahi disiplin kurulları tarafından keyfi yorumlanarak hücre cezaları veya değişik cezalar ile karşılığını bulmakta.

Uygulanan tecritlerle hapishaneler, muhalifleri yavaş yavaş yok etmenin birer mekânı haline getirilmiştir. Bu halleri ile mahkûmların kişiliğini yok etmeyi hedef almakla beraber fiziksel ve psikolojik her türlü işkence yöntemi uygulanmakta.

Hapishanelerde tecridin sebep olduğu ve tutsaklar üzerinde yapılan incelemelerle somutlaşan hastalıklardan bazıları şunlar:

İşitsel ve görsel halüsinasyonlar, enfeksiyon artışı, kulak çınlaması, sinirsel tipte ağırlık, görme ve işitme bozuklukları, tümör büyüme hızının artışı, adet görememe, uyku bozuklukları, konsantrasyon bozuklukları, ruhsal çöküntü ve ilişki kurma korkusu, depresyon, kilo kaybı, yönelim olanağının yitimi, düşünce yeteneğinin gerilemesi, erken menopoz, organ dengelerinin bozulması, agresif ve saldırgan davranış, kaygı, korku, duyarlılık ve uyarı açlığı. Mahkûmların sağlık sorunları ve tedavi koşullarının olumsuzluğu önemli bir sorundur.

Teşhis, düzenli ve yeterli tedavi, kontrol imkânlarına ulaşmanın güç olması bir yana doktora erişim imkânları dahi yok. Birçok hapishanede ne doktor ne de ambulans bulunmamakta.

Türkiye’deki hapishanelerin hiçbirinde 24 saat doktor ve sağlıkçı bulunmadığı gibi hafta içi mesai saatlerinde bile her gün doktor bulunmamakta. Bu nedenle hapishanelerdeki ölümlere bakıldığında ihmal ve geç müdahale gerçeği ortaya çıkmakta.

Türkiye’deki hapishane koşulları genel olarak insani koşullar barındırmamaktadır. Bu nedenle her yıl yüzlerce mahkûm hapishanelerde hayatını kaybetmekte.

Cezaevinin fiziki şartları, mimari yapısı, yetersiz beslenme, mekânın darlığı, sevdiklerinden uzak olma, ekonomik zorluklar, ailevi koşullar, ihtiyaçlarının karşılanmasındaki yetersizlikler, göz temasının sürekli olarak kısa mesafelere, duvarlara, beton yapılara, demir kapılara, tel örgülere bakması insan ruhunu geriyor.

Aynı mekânda uzun süre kalma, günlerin tekrarı, tatminsizliğe ve hoşnutsuzluğa, hoşnutsuzluk da gerilime ve strese yol açıyor. Artan stres, zamanla öfke ve nefreti oluşturur. Öfke ve nefret te zamanla korkunun oluşmasına yol açar. Bundan dolayı da tutulunun bu negatif ortamı bertaraf edecek yolları bulması şart.

Adaleti tesis etmenin birçok yolu vardır. İnsanlık dışı ortamlarda beden ve akıl sağlıklarını kaybetmelerine neden olacak olumsuz koşullar ile adaletsizlik tescillenmiş olur. Adaletsizlik yazgı değildir. Gücü adaletsizlik ile sıvamak meziyet değil, ilkelliktir. Tabi burada ilkel yaşamı değil ilkeli olmayanı kastediyorum.

Adaletsizlik açık nettir artık. Adalet ise fludur. Bize düşen adaletsizliği haykıranların sesini daha da duyurmaktır.