Ertuğrul Günay
Ara 15 2017

'Cumhur'başkanlığı

 

Bugün Türkiye'de siyasetin taraflarını bir araya toplayabilecek, günlük çekişmelerin üstünden olaylara bakılmasını sağlayabilecek birleştirici bir makam yok. Oysa en büyük eksiğimiz bu. Türkiye'nin, öfkeli bir parti başkanına değil, bütün milletin hukukunu adalet ve merhametle gözetecek bir Cumhurbaşkanı'na ihtiyacı var..

Türkiye, çok partili siyasal yaşama 2.Dünya Savaşı sonrasında geçti.

1946'dan bu yana yetmiş yıllık bir deneyimi geride bıraktık.

1946'da, 'Atatürk'ün son Başvekili' Celal Bayar ve arkadaşları, 1923'ten beri ülkede 'tek parti' rejimini sürdürmekte olan CHP'den ayrılarak Demokrat Parti'yi kurdular; Demokrat Parti (DP) 1950 seçiminde iktidar oldu.

1946-50 Arasında CHP Genel Başkanı İsmet İnönü (İsmet Paşa), 1950-60 arasında da DP Genel Başkanı Celal Bayar, partilerinin iktidarı süresince Cumhurbaşkanı oldular. (Kurtuluş Savaşımız ve sonrasında ülkeye büyük hizmetleri olan her iki devlet büyüğümüzü saygı ve rahmetle anıyorum.)

1922'ye kadar saltanatla, 1946'ya kadar da 'tek parti rejimi' ile yönetilmiş olan Türkiye'de demokratik gelenekler henüz yeterince oluşmadığı gibi, yurttaşlar ve partiler de demokrasinin birçok kurum ve kavramından oldukça uzaktı.

Buna karşın, gerek İnönü ve gerekse Bayar, cumhurbaşkanlıkları süresince

partilerinin günlük iş ve işleyişinden olabildiğince uzak kalmaya çalıştılar.

Bu işler için yerlerini hep tam yetkili bir Genel Başkan Vekili'ne bıraktılar.

Örneğin CHP'de Hilmi Uran, DP'de Fuat Köprülü (sonra Adnan Menderes) bu görevleri üstlendiler ve partilerinin merkez kurullarına ve rutin toplantılarına başkanlık ettiler.

İnönü ve Bayar, partili kimliklerine karşın seçim kampanyaları dışında parti adına kürsüye çıkmamaya, görünüşte de olsa, partinin başı değil, cumhurun (bütün milletin) başı gibi durmaya gayret ettiler.

Ancak, her iki cumhurbaşkanının partili kimliklerinin ötesinde, doğrudan 'parti genel başkanı' olması ve sonuçta siyasetin doğası gereği partilerinin çıkarını gözetmek durumunda kalması, bu duruşu zaman zaman gölgeledi. Genç Türkiye demokrasisinin olağan bir rotada, uygar diyaloglarla ilerlemesine engel oldu.

DP iktidara geldiğinde, Genel Başkan Bayar yerine, yine Kurtuluş Savaşı öncülerinden Mareşal Çakmak yahut Ali Fuat Cebesoy gibi, -daha tarafsız- bir üçüncü ismin Cumhurbaşkanı olmasının, demokrasiye geçiş döneminin selameti açısından yararlı olacağı o gün / bu gün hala tartışılmaktadır.

1961 Anayasası, geçiş döneminin sıkıntılarından dersler çıkararak ve demokratik parlamento sisteminin dünyadaki yaygın uygulamalarına koşut olarak 'Tarafsızlık' kurumunu getirmeye ve Cumhurbaşkanını günlük siyasetin bir parçası olmak yerine, devletin başında 'milletin birliğinin temsilcisi' konumuna 'yükseltmeye' çalıştı.

Bu model, demokratik gelenekleri yeni oluşan, üstelik de sürecin askeri darbelerle örselendiği bir ülkede, cumhurbaşkanını tümüyle özlenen konuma taşımaya yetmediyse de, günlük siyasetin dışında ve particilik anlayışlarının üstünde görünmesine yardımcı oldu.

Geride kalan yaklaşık 50 yıllık süre içinde cumhurbaşkanları, eski partileri veya kişisel siyasi kanaatleri ne olursa olsun, bir kriz anında bütün tarafları

bir masa çevresinde toplayabilecek ve ülkenin ortak yararlarını konuşabilecek bir konum ve saygınlık kazandılar. Bir anlamda devletin başında, toplumun her kesiminden saygı gören, milletin bütünlüğünün ortak güvencesi oldular. Vesayetçi anlayışların siyasete egemen olduğu bazı dönemlerde bu konumun aksadığı olaylar yaşandıysa da, milletin büyük çoğunluğu 'Ankara'da Cumhurun Başı' olduğu inancını hep korudu.

1960'tan sonra sivil /asker yüksek bürokrasi yerine doğrudan siyasetin içinden gelen iki önemli isim, sn.Turgut Özal ve sn. Süleyman Demirel, aktif siyasetten gelmelerine rağmen, hem eski partilerine, hem tüm partilere karşı makul bir mesafede durmayı başardılar; bu duruşlarıyla da millet nezdinde  parti başkanı oldukları dönemden daha fazla saygı gördüler. Sayın Abdullah Gül de bu geleneği zedelememeye çalıştı.

Bu anlayış ve oluşmakta olan bu gelenek 2014 Ağustos seçiminden sonra -ne yazık ki- hızla yıkıldı, yıkılmaya da devam ediyor.

Sayın Erdoğan, önceki seçim başarıların ardından ilk kez halk oyuyla geldiği bu yüksek makamda, partili kimliğini bir yana bırakarak, bütün partilerin ve 'bütün milletin' güven ve saygısını kazanmak yerine, kısa sürede yeniden partisinin başına geçmeyi tercih etti. Sadece geçmekle de kalmadı; partinin tüm günlük iş ve işleyişini bizzat yöneterek 'partili cumhurbaşkanı' olmanın ötesinde 'partici' bir duruş sergiledi,

Cumhurbaşkanlığı makam ve imkanlarıyla siyaset yapmanın bir süre için kişisel ve partisel bir güç oluşturduğu düşünülebilir. Bu tür imkanlara ihtiyac hisseden bazı 'kifayetsiz' siyasetçiler ve fanatik yandaşlar, şahsi çıkarlarını ülkenin yararlarının önünde tutup, bu duruşu övebilir, özendirebilirler.

Oysa devletle bütünleşmiş görünen bütün siyasi hareketler, dışarıdan güçlü görünmelerine karşın, milletten hızla uzaklaşır, kopar, gerçekte zayıflarlar.

Bugünkü iktidar partisi yönetiminin, bütün farklılık iddiası ve söylemlerine karşın, giderek 1940-50 arası Tek Parti dönemine benzemesi bundandır.

Bugün Türkiye'de, bir kritik anda bütün siyasetin taraflarını bir araya toplayabilecek, günlük çekişmelerin üstünden olaylara bakılmasını sağlayacak,  milletin birbiriyle uygar ve saygılı bir diyalog kurmasını özendirecek bir makam yok.

İktidar Partisinin sn.Genel Başkanı, kendi partisinin -ilçe kongrelerine kadar- her türlü günlük işini gütmekle kalmıyor; öteki partilere de en sert ve katı üslupla muhatap oluyor, onlara ağır söz ve sıfatları söylemekte sakınca görmüyor.

16 Nisan referandumuyla cumhurbaşkanının partisi ile bağını kesme yasağı Anayasa'dan çıkarıldı.* Buna rağmen, partili bile olsa,  görevini yaparken asgari ölçüde uyması gereken yasal kurallar hala yürürlükte.

Örneğin, 103. maddede "görevini tarafsızlıkla yapacağına" dair "Büyük Türk Milleti ve tarih önünde namus ve şerefi üzerine" ettiği yemin duruyor.

İktidar Partisinin sayın Genel Başkanı bu yeminin gereklerini yok sayan bir üslupla siyasi tartışmaların orta yerine dalınca, karşıtlarının da en ağır söz ve sıfatlarına muhatap oluyor.

Bu durum bizim demokrasi tarihimizde örneğini hiç görmediğimiz bir vahamet! Gördüklerimiz karşısında -kişilerin ötesinde- makamlar ve kurumlar adına, daha da önemlisi devlet ve millet adına derin üzüntü ve kaygı duymamak elde değil.

Kaygı duymamak elde değil; çünkü Türkiye derin sorunları olan bir ülke.

Nüfusumuz hızla artıyor, artan nüfusa verilen eğitimin niteliği de, sunulan istihdam olanaklarının koşulları ve niceliği de yetmiyor. Bu eğitim, üretim, araştırma, bilim ve istihdam koşullarıyla dünyada ileriye gitmek, gelişmiş ülkelerle yarışmak ve saygın bir yer tutmak mümkün görünmüyor.

İnanç ve etnik köken sorunlarımız var;

çoğulcu demokrasi anlayışı özümsenmiş olmadığını için bu sorunlar aşılamıyor, toplum kaynaşamıyor.

Son beş yılda iktidarın teslim olduğu eski güvenlikçi devlet politikaları

sorunları çözmek bir yana, kanatıyor, kangrene dönüştürüyor.

Siyasi taraflılıklar, makul görüş ayrılıklarının ötesinde hasımlığa, giderek düşmanlığa dönüşüyor.

Türkiye toplumu onarılması güç biçimde derinden bölünüyor.

Her alanda tıkandığımız, yalnızlaştığımız dış politikanın, eğilip bükülen rakamlara rağmen daralan ekonominin yarattığı sorunlar da ayrı.

Bu olumsuzluklar, bizim coğrafyamızda bir ülke için iyiye giden bir gelişmenin işaretleri değil. Türkiye böyle gidemez; bu gidişle ülkenin bütünlüğü, millet birliği sağlanamaz, sağlanamıyor.

Devletin en yüksek makamlarında bulunanların bu gerçeği görmesi, eteklerindeki taşları dökmesi, ortamın hızla normalleşmesi gerekiyor.

Siyaset adamları her toplumda var; kriz anlarında ve kritik  dönemlerde ülkenin ihtiyacı öfkeli, kavgacı, suçlayıcı siyaset adamlığı değil.

Hukukun üstünlüğüne inanan, demokrasiyi vazgeçilmez bir yöntem olarak benimseyen, barıştırıcı, kucaklayıcı, aldanmayan, aldatmayan, adaletli, merhametli, kararlı, dirayetli devlet adamlığı!

Türkiye'nin var olan sorunlarını aşması ve geleceğe güvenle bakması için, bütün milletin hukukunu adalet ve merhametle koruyacak barıştırıcı bir  "Cumhurbaşkanlığı" anlayış ve uygulamasına ihtiyacımız var.

----------------------------------------------------------------------------------------------------

  • TBMM'nin Anayasa sayfasında madde değişikliği düzeltilmemiş, bu yasak hala var görünüyor.