Cumhuriyet nedir, ne değildir?

République/republic terimi Latince Res Publica’dan geliyor. Kabaca, “kamusal [durum, alan, vs.]” demek. Devletin başında soydan gelen ve onu özel mülkü olarak gören/yöneten bir kişinin değil, seçilmiş bir kişinin bulunmasını anlatıyor.

Yani, çok özetle, monarşi’nin tersi.

Bu kadarıyla, cumhuriyet iyi bişey.

***

Yine de acele karar vermek doğru olmayabilir. Çünkü  “seçilmiş” dediğin anda, o “seçim”in nasıl bişey olduğu ve hatta seçim olup olmadığı meselesi zuhur ediyor.

Ör. SSCB bir “halk cumhuriyeti” idi. Ör. Kaddafi’nin devleti “Arap Halk Sosyalist Cemahiriyesi” idi. Ör. bugün İran’da “İran İslam Cumhuriyeti” var.   

Buna karşılık, dünyanın en özgürlükçü ülkeleri birer krallık. Ör. İspanya, İngiltere (B. Krallık), Danimarka, İsveç, Norveç, Japonya.

Biraz daha gidelim, kafalarımız biraz daha karışsın, çünkü deniz gibidir kafalar: Dalgalanmadan düzelmez.

***

Fransa ve Türkiye’de (başka ülkeler de olabilir), cumhuriyet’in özel bir anlamı var: Din ve taraftarlarını sıkı kontrolde tutmak anlamında cumhuriyet = laiklik. Çoğu zaman laikçilik biçiminde uygulanan bir laiklik.   

Geçen ayın sonuydu. Fransız Senatosu, okul gezilerinde öğrencilere refakat eden annelerin başörtüsü (burka veya çarşaf değil, başörtüsü) takmasını yasaklayan bir yasa tasarısını kabul etti. Tamam, henüz yasa değil, Meclis’e gidip yasalaşsa bile Anayasa Mahkemesi derhal iptal edecek, yine de 1789’dan miras “kamusal” bir zihniyetin göstergesi.

Türkiye’de de bir kesimde, 1920’lerden miras böyle bir durum mevcut. Bu insanlar “cumhuriyet” dedikleri zaman sadece laikliği, daha da ötesi, laikçiliği kastediyorlar. Sokakta başörtülü kadın görünce irkiliyorlar. O günkü Tek Adam Rejimi’nin tam bir asır öncesinin iç ve dış koşullarını yansıttığını, yani o ortama hiç yabancı olmadığını, 21. Yüzyıl ortamında ise fena halde arkaik durduğunu hesap etmeden.

Daha da önemlisini söyleyeyim ki, şunu hiç düşünmeden:

Her sokağa cami ve her mezraya imam-hatip açmakla tatmin olan bugünkü Türko-İslamist rejim, bu 1920-30’lar laikçiliğinin zaman içinde evrim geçirmeyi reddetmesi, bir “aydınlar tahakkümü” olarak kalmak istemesi yüzünden böylesine çöktü başımıza. 

***

Buna karşılık, bugünkü Tek Adam Rejimi de “cumhuriyet” olarak geçiyor, ama özellikle 2011’den bu yana çoğunluğun diktatörlüğü biçiminde ilerliyor ve durmaksızın katılaşıyor. Başta Kürtler, muhalif aydınlara nefes almak haram oldu. Konuşurken ve yazarken kılı kırk yarmak zorundalar, yine de kafi gelmiyor. Sabah ezanı saatinde kapınızda polisler. Gözaltı. Tutuklama. İçeride misafirlik yıllarca. 

Durumu resmetmeye, sayıları yeniden 20’yi bulmuş olan kayyımlar rezaleti zaten yeter de artar ama, mesela okumuş-yazmışların durumu. Osman Kavala 745 gündür yatırılmakta. Suçu: “Devleti ve hükümeti ortadan kaldırmaya ve görevini engellemeye yönelik bir ayaklanma olan Gezi Parkı’nı organize etmek”.

Ahmet Altan 1.138 gün yatırıldıktan sonra, tahliye edildiğinin haftasına tekrar içeri alındı. Suçu:  FETÖ kapsamında, "örgüte üye olmamakla birlikte bilerek yardım".

***

Şimdi nereden geldi aklına cumhuriyet konusunu sorgulamak, derseniz:

Son olarak CB Erdoğan gündeme getirdi de, oradan geldi: “Cumhuriyete en büyük katkıyı şahsımın başında bulunduğu hükümetler yapmıştır”.

“En büyük katkıyı” derken, herhalde, Tek Adam Rejimi’nin dolarla müşteri garantisi vererek halka ödettiği yollardan, köprülerden, şehir hastanelerinden bahsediyordu. Ve böylece, Cumhuriyet’ten ve kalkınmadan ne anladığını da açıklamış oluyordu.

***

CB Erdoğan’ın devamında söyledikleri daha da önemli:

Atatürk ve cumhuriyet ticareti (…) perde gibi kullanılarak arkada ülkemizin nasıl sömürüldüğünü en iyi milletimiz biliyor” derken,  aslında haklı. Benim zerre kadar hazzetmediğim bir ticaretten bahsediyor. Ama, para getirmekten ziyade bela getiren bir ticaretten. Buna karşılık, günümüzde en iyi ve en kolay para getiren ticaretin din ticareti olduğundan hiç bahsetmiyor.

Bize olan düşmanlığın en büyük sebeplerinden biri, bu kirli ticareti ifşa etmiş ve önüne geçmiş olmamızdır” derken ise, gerçeğin tam tersini söylüyor. Çünkü fi tarihinden beri kalıplaşarak insanları bıktırmış olan Atatürk anmaları nasıl Erdoğanizm’e yol açtıysa, Tek Adam Rejimi’nin gittikçe tahammül ötesi hale gelen baskıları da, bu kalıplaşmış Atatürk anmalarına büyük anlam kazandırdı bu yıl:

Anıtkabir’e ve Dolmabahçe’ye ziyaretler tavan deldi. Çok daha ilginci, İBB’nin Hamidiye suyu satışları üçe katlandı

***

Aslında, CB Erdoğan “Cumhuriyet’e en büyük katkıyı ben yaptım” derken haklı.

Çünkü ‘Ah, İslamî iktidar bi gelse, bi gelse, her şey kendiliğinden düzelecek’ diyegelmiş insanlar, İslamî iktidar geldiği zaman ekonomi ve siyasette nelerin nelerin olabileceğini AKP iktidarı sayesinde gördüler; bire-bir yaşıyorlar şimdi. Başka türlü asla farkına varamazlardı.  

Bu açıdan CB Erdoğan Türkiye’ye paha biçilmez bir iyilik yapmıştır, İslam’a karşı aşılamıştır. Bugün yaşadığımız ıstıraplar, o aşının yaptığı yüksek ateştir.

Yolsuzluklar, hukuksuzluklar, adam kayırmalar, hırsızlıklar filan demiyorum. Sadece şunu söylüyorum:

“Ne yapacağız biz bu hayat pahalılığını!” diyenlere 6 aydan 2 yıla hapis ve 5.000 güne kadar adli para cezası hazırlanıyor diye bir haberin çıkmasının üstünden 24 saat geçmedi, Hazine ve Maliye Bakanlığından açıklama geldi:

“Doğrudan yalan ve iftiralarla Sayın Bakanımızı hedef alan bu haberleri yapanlara ve aynı şekilde bu yalan ve iftiraları gündemde tutan kişilere karşı gerekli tüm hukuki süreçler başlatılmıştır". 

***

Netice-i kelam:

Bir ülkenin “yaşanabilir” olup olmadığı açısından cumhuriyet tek başına önemli/yeterli değil. Çünkü hukuken değil ama fiilen tek kişinin egemen olduğu yönetim biçimlerine de cumhuriyet deniyor ve buralar, yandaş olmayanlar için “yaşanabilir” nitelikte olmuyor.

Yaşanabilir olmak için cumhuriyet'in demokratik olması, yani hukuka, daha somut söyleyelim, insan ve azınlık haklarına saygı göstermesi gerekiyor.


© Ahval Türkçe

Bu makale yazarın görüşlerini yansıtır. Ahval’in yayın politikası ve editoryal bakış açısı ile her zaman uyumlu olmak zorunda değildir.

Bu makale yazarın görüşlerini yansıtır. Ahval’in yayın politikası ve editoryal bakış açısı ile her zaman uyumlu olmak zorunda değildir.