Aydın Selcen
Kas 06 2017

Büyük oyun, küçük hesap

Doğru, komşumuzda yüzyılda bir ortaya çıkacak, cumhuriyetimiz açısından varoluşsal nitelikte sınamalarla karşı karşıyayız. Arap Baharı’nın alevleri uzaktan uzağa yanıyor derken, Suriye ve Irak’a geldi belki bizim de deyim yerindeyse “dibimiz tuttu”.

Yahut cumhuriyetimizin kuruluşundan bu yana tüm siyaset yapma süreçlerini dikine kesen Kürt meselesi geldi, 2003 Irak, 2011 suriye derken yüzümüze parladı. “Ordunu seçemezsin, elindeki orduyla savaşa gidersin” denir ya. Olaylar üzerimize üzerimize geliyor.

Yakınmak durumunda değiliz, olamayız. Üç büyüklerden birinin başına geçen yabancı teknik direktörler çoğu zaman ikinciliği başarı zanneder. Tudor, toplama Galatasaray’la fırtına gibi eserken, Fenerbahçe’yle evinde berabere kaldı, gitti Trabzon’a yenildi. Başakşehir dahil hiç bir “büyük” takım maçında galibiyeti yok.

Ülkemizde yöneticilik, diplomasi de böyle. “Taşındık, yeni yerimizde hizmetimizdeyiz” deme lüksümüz yok. Dolayısıyla sanki oyun büyük, hesap küçük. İşin başında Sayın Erdoğan Erbil Başkonsolosluğu’nu 2010’da açtırırken kurgu doğruydu. Şimdi, tarih lineer değil dairevi aktı, 2010’ların ikinci yarısında, 1990’ların ilk yarısına geri döndük.

Değerli tarihçi Şükrü Hanioğlu “münevverân ‘devleti kurtarma’ merkezli ‘siyaset tarzları’ yaratmaya çabalarken ricâl de ‘devlet-i ebedmüdded’ ifadesinde mündemiç iddianın sürdürülmesi için uğraş vermiştir” diyor. Bence çok veciz. Tam da bunu anlatmaya çalışıyorum.

 

Suriye’de son perdeye geldik. IŞİD bitti. Daha yerinde deyişle, IŞİD’in toprak denetimi iddiası bitti. IŞİD, Irak-Suriye çöllerinde, Nijer-Çad-Mali-Burkina Faso sahrasında olduğu gibi, toplumun en alt tabakalarında, devletlerin boşluklarında varlığını sürdürecek.

Tarihin öyküselleştirilmesi anlamında, Fransa Devrimi’ni 1789 Bastille hapishanesinin basılmasına indirgeyebiliriz.  Buna karşlık toplum bilimleriyle uğraşanlar devrimi yüzyıllık çok kanlı bir alt-üst oluş süreci olarak anlamlandırır.

Her devrimin (“révolution”) bir de karşı-devrimi, tepkisi (“réaction”) olur. Bunları tüm boyutlarıyla anlamak, hatta tarih ırmağının ne yöne aktığını algılamak belki onar hatta yüzer yıllık dilimlere bakarak mümkün.

Siyasi karar alıcı ise çabuk düşünüp, çabuk tepki vermek ama tepkisini kendi gücüne ve yarının ülkesine ne getireceğini bilerek davranmak zorunda. Yüzde yüz haklı çıkmak olanağı olmasa da hata payını en aza indirgemek ve etkili olabileceği yerleri doğru seçmek durumunda.

Diplomaside uzgörü, sağduyu, soğukkanlılık diye tutturduğum bu. Suriye’ye değindik. IŞİD’le mücadelenin diğer bacağı Irak’ta galip ulusal kuvvetler, bu defa galibiyetin diğer paydaşı Irak Kürdistanı’nın bölgesel kuvvetlerini tarihsel anlamda 1990’lardaki konumuna geri itekledi.

Ülkeden ziyade şirket, hatta küçültücü (“péjoratif”) olarak kullanmıyorum, yeryüzündeki gerçek anlamda biricik “aşiret devleti” olan ismiyle müsemma Suudi Arabistan’da (SA) da normal koşullar altında gelecek elli yıl başta kalacak genç veliaht Muhammet Bin Salman (MBS) bir yandan sıkı bir saray temizliğine girişti, eşanlı olarak dümeni ılımlı İslam’a kırdıklarını açıkladı.

SA’da nüfus çok genç, işsizlik yüzde kırk oranında, ham petrol çıkarıp satmakla ayakta kalmak artık zor. MBS’nin içerideki hamlesinin bölgesel habercisi, Riyad’a gelen Saad Hariri’nin Lübnan başbakanlığından istifasını orada açıklaması ve gerekçe olarak İran tarafından babası gibi bir suikaste kurban gideceğinden kaygı duyduğunu vurgulaması oldu.

Suriye-Irak arasındaki sınır kapılarından Rabia’yı Irak güçleri IKB’den devralmış, karşı tarafta YPG/YPJ ile komşu olmuştu. Onun daha güneyindeki El Kaim de IŞİD’den alındı, karşısındaki Albukamal’a Rusya destekli Suriye ordusu varmak üzere.

Tüm bu gelişmelerin dolaylı ya da doğrudan kazananı ise bir başka komşumuz İran. İran, Başkan Trump’la birlikte yeniden ABD’nin tüfek dürbününde. İran ise Lübnan’da ve Suriye’de Hizbullah, Irak’ta Haşd-ı Şabi (tamamı değilse de belirli bazı unsurları ve özellikle komutası) üzerinden “kara köprüsünü” kurdu bile.

Sayın Bağdat Büyükelçimiz Fatih Yıldız gayet gözüpek bir halkla ilişkiler hamlesiyle Bağdat’tan Kerbela’ya Şiilerin Arbain yürüyüşün katıldı bu yıl. Temaslarına ve gözlemlerine dair paylaşımlarını soysal medyadan izledik. Kişisel bir girişim olmadığına göre Irak’ın Şiiliğiyle uzlaştık herhalde.

Bütüncül Irak siyasetimizin doğal sonucu Sayın Büyükelçi’nin Nevruz kutlamasında da Erbil’de boy göstermesi olur. Hatta Ankara, belki kendince “inceci” bir yaklaşım güderek, Süleymaniye’yi de tercih edebilir. Yok, Celal Talabani’nin cenaze törenine burun kıvrıldığı gibi, bunların hiç biri olmazsa o zaman bütüncüllükten söz etmek olanaksızlaşır.  

Öyleyse Prof.Dr. Serhat Güvenç’i ArtıTV’deki Dünya ve Biz programıma her konuk edişimde sorduğum “ulusal tehdit algılamamız/önceliklerimiz nedir?” sorusunu yineleyelerek toparlayalım. Bu soru bizi yukarıda Prof.Dr. Hanioğlu’ndan yaptığım alıntıya geri götürüyor zira.

Salt beka kaygısıyla etkin bir bölgesel dış siyaset kurulabilir mi? Yarını düşünmeden, sadece günü kurtarmaya mı odaklıyız? Komşularımızın toprak bütünlüğü ve ulusal (şimdilerde “siyasi” veya “anayasal” terimlerini yeğlediğimizi gözlemliyorum) birliklerini savunurken, güçlü Şam, güçlü Bağdat Kürtlerin üzerinde oturmaya devam etsin mi diyoruz?

Bir türlü sivilleştiremediğimiz, ve bence başkanlık seçimleri ufkunda sivilleşmesi şimdilik bir başka bahara kalmış görünen, bölgesel siyasetimiz reflekslerden, reaktiflikten, reaksiyonerliğe mi savruluyor?

MBS’nin SA’da iktidarını sağlamlaştırmaya çalışması, Suriye ve Irak’ın yarını, İran-ABD ilişkilerinin alacağı biçim, Rusya’yla hem kuzeyde hem güneyde komşuluk üzerinde ciddiyetle düşünülmesi, tartışılması gereken konular.

Tüm bunlara tek başımıza yön verecek değiliz. Ama bugünden yarına değişmeyen, gelişmelerle savrulmayan, sağlam temellere oturan ve hepsinden önemlisi tek önceliği “Kürt tehlikesini” bertaraf etmek olmayan akılcı bir dış politika, itibarı, aktivizmi barışın inşasında arayan bir dış politika herhalde ulusal çıkarlarımıza da daha uygun olur.