Kas 06 2017

Türk Dış Politikası’nı bulmaya çalışmak

Orta Doğu’ya yönelik tutarlı bir dış politika formüle etmek ve yürütmek, her devlet için bir mücadeledir. Türkiye’nin bölgeye dair politikaları ise; kımıldayan kumlar üzerine dizilmiş piramit şeklindeki iskambil kâğıtlarının tepesinde, düşecekmiş gibi duran cam evlerin tüm sağlamlıklarına, güvenilirliklerine (!) sahip.

Son yıllardaki Türk dış politikasının standart usulleri, bazısı 360 derece olan fırdolanımlar  ve U dönüşlerinden oluşan bir bileşimi içermekte. Bu dönüşlerin, politikadaki değişimleri ne dereceye kadar temsil ettiği ise, elbette, bu manevraların içinde icra edildiği (uluslararası) manzaranın geometrisine bağlı. Fakat Türkiye, çok mutlu bir hâlde, bu gibi ince ayrıntılardan habersiz görünüyor. Türkiye sadece bir dönüş yapıyor, işi oluruna bırakıyor, işinde çok başarısız da olsa hep işlerin iyi gideceğine güveniyor ve sonra da yeni yöneliminin neden kesinlikle doğru olduğunu izah eden kendince post-hoc* bir haklı sebep icat ediyor.

180 derece geriye dönüşün gerekli olduğunu izah ederken, Türkiye’nin dış politikasını denetleyenler; o manevranın bir üçgen içerisinde icra edildiğini ve bu yüzden geriye, hızla değişen koşullar nedeniyle bazen sonunda çok iyi ve akıllıca yapılmış bir manevra gibi görünen başlangıç noktasına vardıklarını idrak edemiyor. Türkiye bazen usta işi hareketleri başarıyor gibi görünüyor. Hatta Türkiye’nin uğurlu yıldızları bile zaman zaman bir hizaya gelmeye başlıyor.

Bugünlerde ise işler pek böyle olmuyor. Gidişat aşağı doğru gibi görünüyor. Fakat bu durum sadece daha büyük resmi göremiyor olmayı ifade etmiyor. İnsanlara yerel medya tarafından sürekli hatırlatıldığı gibi, Türkiye tehlikeli olacak derecede çok hızlı bir şekilde ilerliyor. Hiçbir ayrıntı ipe sapa gelmese de, yahut hiçbir detayın anlamı olmasa da, zararı yok. Öyle, çünkü gelişmeler bizim gibi ölümlülerin bilgilerinin sınırlarının ötesindeki boyutlarda meydana geliyor. Sadece yapın, zor sorular sormayın!

Tüm bunlar başınızı döndürüyorsa, endişe etmeyin. Türklerin kafaları hiç de daha az karışık değil. Fakat çoğunun, ne olup bittiği hakkında en ufak bir fikri olmadığını itiraf etseler de, daha yüksek bir aklın, Türkiye’nin Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın, gelişmeleri kontrolü altında tuttuğuna dair inancı var.

Belki de ben gereğinden fazla biçimde acımasız, insafsızım. Orta Doğu’da kaç devletin aldatıldığını, maskaraya çevrildiğini unutmayalım. Bu yüzden ağı daha geniş bir alana atmak ve Türkiye’nin, karmakarışık çevresinden uzaktaki devletlerle nasıl geçindiğini düşünmek öğretici olabilir.

Daha geniş dünya

Venezuela ile ilişkiler herhangi bir ortak çıkarın mutlak yokluğunu gösterir şekilde her zaman gelişiyor. Basitçe, iki ülkenin üzerinde tartışacakları hiçbir konu yok. THY (Türk Hava Yolları) şüphesiz, çok geçmeden tantanalı bir şekilde (Venezuela’nın başkenti) Caracas’a uçuşları başlatacaktır. Şirketin beklenen talebi karşılayabilmek için yeni bir uçağa ihtiyacı olabilir. Bir Piper Cub** THY’nin tam istediği şey olabilir.

Sırbistan'la ilişkiler de başarılı bir şekilde gelişmeye başlıyor. Sırbistan’ın dışişleri bakanının yakın zamanda Erdoğan’a Türkçe serenat yapmış olması kayda değer bir durumdu, çünkü bu Erdoğan’ın kendisinden aşağı mevkideki bir muhatabına “haddini bil”mesini hatırlatmadığı ender durumlardan biriydi. Bu bağlamda Erdoğan’ın son zamanlarda Srebrenica katliamı suçunun sorumluluğunu Sırplardan Hollandalılara kaydırmış olduğunu anımsatmaya da değer. İhtimal ki, tüm bunlar bir master planın parçası.

İngiltere'yle ilişkiler de iyi durumda. Bu ilişkiler, Brexit nedeniyle endişeli İngiltere’nin hâlihazırda yeni bir dayanak bulma peşinde engin denizlere yelken açtığı ve ceremesini ödeyebilecek herhangi bir limanda silah yükünü boşaltabilmek için çırpınmakta olduğu gerçeğini esas alıyor. Bu arada da diğer Batılı güçlerin çoğu sessizce Türkiye’ye silah ambargosu uyguluyorlar.

Türkiye’nin diğer Avrupa ülkeleriyle ilişkileri, AB ile ilişkileri de tabii, pek parlak şekilde ışıldamıyor olabilir. Fakat bu sadece Almanlar “Nazi” oldukları ve Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, Erdoğan ile konuşmaktan hazzetmediği için böyle! Hollanda hakkında ise ne kadar az konuşsak o kadar iyidir!

Şimdi hepimizin müslüman kâşiflerce keşfedildiğini bildiğimiz Amerika'yla ilişkilerde de problemler var. Bu problemlerin sebebi de, Türkiye’nin görüşüne göre, ABD’nin Orta Doğu’ya ya çok fazla müdahale etmesi ya da yeterince müdahale etmemesi - bu da haftanın hangi günü olduğuna göre değişiyor!  Bir diğer sebebi de, Obama yönetimi döneminden kalanların, demokrasiye ve gerçeklere saygısızlıklarının bir araya getirdiği iki başkan (Trump ve Erdoğan, Ç.N.) arasında gelişen dostluğu engellemek için ellerinden gelen her şeyi yapıyor olmaları.

Ya Rusya ile ilişkiler? Gidişat harika ve Türkiye, Ankara’nın nefret ettiği Suriye hükümetine, egemenliğini kaybettiği bölgelerde kontrolü yeniden ele alması konusunda yardım ettiği sürece öyle olmaya devam edecek. Karşılık olarak da, Rusya ara sıra Türkiye’nin genel istikametine doğru kemirilmiş bir kemik atıyor. İlişkiler o kadar iyi ki, tek anlaşmazlık konusu Rusya’nın Türkiye’den gelecek domatese uyguladığı ithalat yasağı.

Türkiye’nin İran ile ilişkilerine gelince, bu konuyu incelemeliyim, çünkü haftada bir bu iki ülke arasındaki ilişkiler bir uçtan öbürüne yön değiştirip duruyor.

Tüm bunlar bizi nereye getiriyor? Türk dış politikası o kadar acemi işi görünüyor ki, bazı gözlemciler gizli derinliklerinin olması gerektiğinden şüpheleniyor. Oysa ne gizli derinlikleri var, ne de gizli sığlıkları ya da yüzeysellikleri. Eğer Türk hükümeti haricinde kimse talih/kader tarafından yöne(l)tiliyor görünen bir dış politikanın nasıl olup da Türkiye’nin çıkarlarına hizmet ettiğini çözemiyorsa, bunun sebebi Ankara’da hiçkimsenin bir şey bilmiyor, bir şeyden anlamıyor oluşudur.

Sondaki umulmadık tatsız kısım

Türk dış politikasını bu şekilde tanımlamak gerçekten yanlış. Sebebi, başkalarının da dikkat çektiği gibi, Türkiye’nin bir dış politikasının olmaması.

Dış politika olduğu söylenen şey, hayal ürünü tek boynuzlu attan fazlası değil. O aslında sadece Türkiye’nin sınırları dışına sızan iç politikadan ibarettir ve Türk iç politikası neredeyse bütünüyle Erdoğan’ın süregiden daha fazla güç arayışının hizmetinde. Bu mercekten bakıldığında Türkiye’nin sürekli genişleyen uluslararası fiyaskolar kataloğu daha anlaşılır oluyor. Bu sadece kaynayan bir su ısıtıcısından dışarı sızan buhar. Dış politika ile olan herhangi bir benzerliği sadece yüzeysel. Mesela Mevlüt Çavuşoğlu gerçekten bir dışişleri bakanı değil. O daha çok, “kurbanlarını”, yani başka devletleri, Türkiye’nin bitmeyen iç dramasındaki hiçbir şeyden haberi olmayan konuk yıldızlar rolüne çekmekten sorumlu, oyuncu seçimi yapan bir acente görevlisi gibi.

Bununla beraber, daha iyi anlaşıldıkça başlıca karakterlerinin, gücünün, tutku ve hırslarının, “insanlık dışı”lıklarının kabalığına, bayağılığına ve anlatılan olaylar dizisinin imkân haricinde oluşuna bizi maruz bırakan hikâyeden (dış politikadan, Ç.N.) uzaklaşamayız. Büyülenmiş, hayran kalmış durumdayız.