Demir Özlü de…

Demir Özlü’nün ölüm haberini 14 Şubat 2021’de aldım. Benim yaşa varanlar dostlarının teker teker ölmelerine bir tür alışıyorlar. Bu haberlere şaşmıyorlar. Yalnız “hatırlatma“ anlamı taşıdıkları için bir üzüntüye neden oluyorlar. Ölene mi, ölecek olana mı bu üzüntü diye sorarım kendime, ve samimi olmaktan çekinirim.

Demir’i 1965’de tanıdım. Daha önce Türkiye İşçi Partisinde adını duymuştum. Mart-Haziran 1964 tarihlerinde Demir Özlü, İsmet Sungurbey, Fethi Naci, Edip Cansever gibi aydınlar  - “9’lar grubu” demişlerdi  – istifa etmişler ve ihraç da edilmişlerdi. Anlaşmazlık, yönetimde aydın-işçi ayırımına karşı çıkmalarından doğmuştu. O yıllarda böyle konular önemli sayılırdı solcular arasında.

Bir yıl sonra, askerlik “görevimizi” yaparken, iki bin kadar yedek subay adayı arasında o yıl üç genç, avukat ve yazar Demir Özlü, edebiyat mezunu Necmettin Yazıcı (Neco derdik ona) ve mühendis ben ‘çavuşa çıkarıldık’. Askerliğimizin geri kalan bir buçuk yılını Muş’ta, bir “sürgün alayında”  yaptık. Demir’le aynı bölükte, günde yirmi dört saat bir aradaydık. Demir’i, en azından o yılların Demir’ini çok yakından tanıdım.

Bir ara, yazın, ikimizin de eşleri Muş’a geldi, ortak bir ev kiraladık ve haftada iki gün akşamları o evde kalabildik. Demir’in çok sevdiğim annesi Nimet Hanım da gelebildi. Bizimle kaldı bir süre. Yirmi yıl sonra bir İstanbul gelişimde Nimet Hanımı ziyaret ettiğimde, İstanbul’un nasıl değiştiğini, nasıl köylüleştiğini sitemle anlattı: Dükkânlara girdiğimde bana ‘Buyurum Madam’ diyorlar demişti. Gerçekten de Nimet Hanım bir eski İstanbul hanımefendisiydi. Demir’in ailesi de böyle bir ortamdı.

Askerlik süresi Demir için oldukça sıkıntılı geçti. Ama üç arkadaş, Demir, Neco ve ben, o süreyi kazasız belasız atlattık. Bir ara anılarımızı yazacağımıza birbirimize söz verdik. Sanırım “intikam” anlamındaydı bu kararımız!  Demir’in  iki romanında o döneme göndermeleri var. Bir Uzun Sonbahar,  Koza Yayınları, 1976, ve özellikle s. 38-49 ve Bir Küçükburjuvanın Gençlik Yılları, Derinlik Yayınları, İstanbul, 1979, özelikle s. 134-150. Benden de söz eder. Neco anılarını yazmadı. Ben yazdım ama henüz yayınlamadım.

Demir’le ilgili anılarım o kadar çok ki! Bir komik anı şu: Çavuşa çıkarılınca bir ay kadar Haydarpaşa’daki Askeri Konak’a alıkonulduk. Kaygımız bizi ayrı yerlere gönderilmemizdi. Nihayet bir gün General olan Askeri Konak’ın komutanı bizi odasına çağırdı ve her üçümüzün de Muş’a gideceğini bildirdi. Çok sevindik. Kaçamak bakıştık, gözlerimizle sevincimizi belli ettik birbirimize. Sonra esas duruşta bir nutuk dinledik. Ne kadar değerli gençler olduğumuzu, insanın yurduna her kademeden yararlı olabileceğini, filan.

     Bir ara general, üç kişi seyahat edeceğimiz için birimizin ‘baş’ olması gerektiğini, bunun yöreyi de daha iyi bilen (Kürt) Neco’nun olmasını uygun gördüğünü ve beklenilen günde ve saatte kıtamızda bulunmamızın gerektiğini söyledi. Neco da gayet ciddi, ‘hiç merak etmeyin komutanım, gerektiği an, gerektiği yerde zuhur ederiz!’ demez mi! O günlerde ise Genelkurmay Başkanı Cemal Tural o unutulmaz ve çok tartışılmış olan lafını etmişti: kendinden söz ederek ‘her sorunu halledecek muktedir bir komutan zuhur edince herkes eleştiriyor’ gibi bir laftı.

Tural’a ‘zuhurat’ deniyordu, kendini övmesi alay konusu olmuştu. Demir’le ben birden gülmeye başladık. Neco ciddi duruyordu, ama biz makaraları koyvermiştik. Bir odada biz erler esas duruşta kıkırdayarak, omuzlarını oynatarak, gözlerinden göz yaşı akıtarak gülüyorduk, general de nutkunu bitirmek için kendimize gelmemizi bekliyordu. Gülmemiz diner gibi oluyor yeni bir dalga başlıyordu. Durum kuşkusuz tehlikeliydi, cezalandırılabilirdik. Ama çok da komikti, artık ‘zuhurata’ gülmüyorduk, absürt gülme durumuna gülüyorduk.

     Sonraları bu olayı düşününce utanmışımdır. O general bizim için acaba neler düşünmüştü! Bizleri, içine düştükleri zor duruma rağmen hâlâ gülebilen serseriler, vurdumduymazlar olarak görmüş olabilir, ya da terbiyesizler, ya da salaklar... Sanırım bu gülme krizinin arkasında o an duyulan sevinç ile günlerce beklemenin stresi vardı.

Bir trajik-komik anım da şöyle: Özellikle yan bölükteki üst teğmen erleri acımasız döverdi. Bir keresinde bir eri bir odaya kapatmış, birkaç gün boyunca aralıklı dövüyordu. Bir söylentiye göre daha önce bir eri döve döve çıldırtmıştı. Bir akşam üstü Demir bana “bu işkenceye karşı çıkalım” anlamında bir şeyler söyledi. Ben ise “o ayrı bir bölük, ne yapılabilir ki!” havasındaydım. “Alay komutanına çıkalım!” dedi.

Bu, bütün disiplin kurallarına karşı bir eylem olacaktı. Bölük hiyerarşini aşmak bir yana iki suç daha işleyecektik. Üstümüze vazife olmayan bir işe karışacak ve ‘ortak’ bir eylemde bulunacaktık. Ortak hareket isyan sayılırdı. Ama Demir’e ‘hayır’ diyemedim, erkekliğime yediremedim! Sanırım onun kararlığı da moral bozukluğundandı.

Akşamdı, merkez bina ıssızdı, alay komutanının odasını bulduk. Önünde bir er nöbet bekliyordu. Her halde şaşkınlığından olacak hiç müdahale etmedi. Demir Özlü kapıyı çaldı, içeriden ‘gel’ sesi geldi. Kapıyı açtık ve büyük bir odanın en dibinde geniş bir masanın başında oturan alay komutanını gördük. Bize bakıyordu. Kapının hemen önünde ikimiz birden selam çaktık. Demir, “İkinci Bölük erbaşlarından Demir Özlü!” diye bağırdı, “Birinci Bölükte bir eri kaç gündür dövüyorlar komutanım!”

     Bir sessizlik oldu. O bize, biz ona, bakışıyorduk. Sessizlik bana sonsuz gibi geldi. Sonra birden alay komutanı korkunç bir sesle bağırmaya başladı. “Çıkın dışarı, defolun buradan, defolun!”. Selam çakıp, bölüğümüze döndük.

   O gün gece eğitimimiz vardı. Bir kaç saat sonra bölük komutanımız geldi ve bizi yanına çağırttı. “Yahu siz ne yaptınız! Beni de rezil ettiniz. Bu bölükte hiç disiplin kalmadı izlenimini verdiniz alay komutanına.” Biz de “ne yapalım” dedik saf saf, “insanlık adına hareket ettik. Adam dayak yiyordu.” Komutanımız “Ama insanlık mı gelir önce yoksa askerlik mi?” diye retorik soruyu sorunca ikimiz bir ağızdan “İnsanlık tabii!” dedik. Olayı örtbas ettiler, çünkü işin devamında ordudaki dayak olayları ortaya çıkabilirdi.

Bir süre daha Demir’le ortak geçmişimizi  bu gençlik hallerimizle hatırlayacağım.

*

Muş’taki alayda. 1968. Oturanlardan soldan ikinci Neco, üçüncü Demir Özlü.  Ayakta en sağda ben.

d

Eşlerimiz Muş’a gelince bir günlük izin alıp Tatvan’a gitmiştik. Soldan sağa: Demir, o yıllardaki eşi Nur, eşim Evi ve ben. 

d


© Ahval Türkçe

Bu makale yazarın görüşlerini yansıtır. Ahval’in yayın politikası ve editoryal bakış açısı ile her zaman uyumlu olmak zorunda değildir

Bu makale yazarın görüşlerini yansıtır. Ahval’in yayın politikası ve editoryal bakış açısı ile her zaman uyumlu olmak zorunda değildir.