Hayatı ‘bir uzun sonbahar gibi’ geçti, ülkesinin acılarını soluyarak...

Yanılmıyorsam 1979 yılı başlarında tanışmıştım Demir Özlü ile. Ülkesinin gidişatıyla alakalı ve kaygılı her dürüst Türk aydını gibi o da o korkunç dönemde açık tehdit almış ve terk-i diyar etme hakkını kullanmayı tercih etmişti. Ama asıl sebebin hayatı ile ilgili olmaktan ziyade, ülkenin derin işletim kodlarını çözerek kendisini derin - ve doğru yoldan ayırmayan - bir karamsarlık olduğunu çok sonraları anlayacaktım.

Stockholm Nybroplan’da Riche Brasserie’de tanıştığımızda ben tıfıl, ondan iki yıl evvel İsveç’e gelmiş genç bir sürgündüm. Özlü’nün adını 12 Mart’ın kıyım duruşmalarından duymuştum, bizim Eskişehir’den katıldığımız ortaokullar arası Almanca yarışmalarında jüri üyesi olarak tanıdığımız Sezer Duru’nun ağabeyi olduğunu da biliyordum. Karşımda gayet ölçülü, nazik bir Istanbul çelebisi buldum. O sıralarda yeni vefat etmiş olan, Cumhuriyet baş musahhihi amcam, edebiyat araştırmacısı  Mustafa Baydar ile de tanışıklığını duyunca çok sevindiğimi anımsıyorum.

ODTÜ’ye yeni girmişken, 1975’te  kendimizi bir anda Milli Güvenlik Mahkemesi salonunda bulmuştuk. O dönem mahkemelerinin de, bakmayın, şimdikilerden absürtlükte demeyeyim ama ilkellikte, pek bir farkı yoktu. O ergen halimle, ülkenin benim kuşağıma bir cehennemden başka bir şey vaat etmediğinin farkına nasıl vardım bilmiyorum; kıvılcım gibi bir sezgiydi benimki; başka bir diyara giderken bildiğim tek şey, kişilik keşfini ve özgürlüğü seçtiğimdi. Asla da pişman olmayacaktım.

Ama bir yeniyetme olarak, “dünya kadar kitap okudum” diye kendi kendime böbürlensem de, ukalalık etsem de nafileydi, “ham”dım, Özlü ile yüz yüze geldiğimde. Ne kadar şanslıymışım! Özlü, İsveç başkentinde o yıllarda tanıştığım, yakınlaştığım ve beni kendi tecrübeleriyle belli etmeden bir hamur gibi yoğurarak şekillendiren, formasyonuma (her ne kadar olduysa) en büyük katkıda bulunan üç şahsiyetten biridir, Tuncel Kurtiz ve Şahin Alpay ile birlikte.

Diğer ikisiyle kıyaslanmayacak ölçüde kapalı biriydi Demir. Tipik bir Jung introvert’iydi; gözlemeye ve sessizce yargılamaya hep yatkındı. İzler ve yargılardı.

Belki de Türkiye’nin kendisi gibi olağanüstü donanımlı, yüksek eğitimli bir aydına ve arkadaşlarına yaşattığı “olumsuz seçme”nin - ezme ve dışlamanın - burukluğu nedeniyle de dünyaya küskün bakıyordu, insan seçiyordu, iç seyahatlerine daha önem veriyordu, daha o zamanlarda anılarla yaşıyordu. Çılgınlar gibi de okuyordu. Bir aralar tüm zamanını ara sıra benim de uğradığım Kraliyet Kütüphanesi’nde  geçirmiştir.

Beni yakınında tuttu. Edebiyat ve sinemayla kurduğum tutkulu ilişkiyi, bilgilerimi, ona da kaynaklık eden keşiflerime değer verdiğini sanıyorum. Stockholm Sinematek’te pek çok film seyrettik birlikte. Visconti’nin D‘Annunzio uyarlaması Masumlar’ından, Kubrick’in Barry Lyndon’undan ne kadar da etkilenmişti!

Evlerimiz yakındı, yürüyüş mesafesinde. Şehrin en sevdiğim mahallesi Birkastan’daydık, neredeyse gün aşırı görüşürdük. Bu yakınlık 12 Eylül darbesi sonrası daha da yoğunlaştı. Rejimin zulmünden kurtulanlar mücadelelerini sürdürürken, özellikle Kürtler, Demir’i saygı duydukları bir yerde tuttular; çektikleri acıları onun derin vicdanında karşılık bulduğunu elbette biliyorlardı. Merhum Mehmed Uzun’un da ondan çok şey öğrendiğine bizzat tanık oldum.

Ama, sürgünde sol eksenli mücadeleye hep ihtiyatlı bakmıştı Demir, muhalefet içindeki insan dokusu umutlanmasını engelliyordu; bunu bana birkaç kez anlatmıştır. Sohbetlerinde sakin ve şakaya yakındı, ama nadir de olsa sabrının taştığı olurdu. Bir defasında, o dönemin önde gelen bir Türk sol önderi, SSCB’yi yere göğe koyamayan bir şeyler anlatınca, “yahu merak ettiğim bir şey var” diye müdahale etmişti. “Neredeyse yetmiş sene oldu, bunlar Yahudi meselesini neden halledemediler? Neden oradaki Yahudiler Batı’ya İsrail’e gitmek için kuyrukta bekliyorlar?” Buz gibi bir sessizlik olmuştu. O yıllarda Sovyet Rusya’nın parlak Yahudi eliti akın akın göç etmekte, bir bakıma “kovalanmakta” idi.

Garip bir sezgiye, keskin bir zekaya ve onu siyasi okumalarda hemen her zaman haklı çıkaran bir gözlem gücüne sahipti Demir, ama aynı zamanda kesif bir okuma faaliyeti içinde de olmuştu. Çinlilerin deyişiyle okudukça ve bildikçe bilgelere özgü acısı daha arttı.

Zaman zaman sinizme ve açık bir sarkazm’a sürüklendiyse bu, ülkesinin kendi içinde debelenmesinin bitmek bilmeyeceğine dair inancının o yıllarda iyice kemikleşmesinden kaynaklanmıştır.

Edebiyat sohbetlerimizde beni Anglosakson ve Latin Amerika edebiyatı kadar iyi bilmediğim 18’inci yüzyıl karamsar Fransız ve Alman yazarlarına çekmek için usul usul uğraştı. 80’lerde Gerard de Nerval’e, Heinrich von Kleist’a sık sık geri dönerdi. Bir aralar epey Jacques Vache’den de bahsettiğimizi anımsıyorum. Varoluş’a karşı devrimci bir cevap olarak da gördüğü intihar düşüncesine mesafeli olsa da, epey kafa yorduğunu da biliyorum.

Benim için en değerli olan anılardan birisi ise, küçücük 25 metrekarelik bir dairede kitap ve plaklarımla baş başa yaşadığım o yıllarda, Demir’in bir yaş günümde bana Xavier de Maistre’in Odamda Gece Yolculuğu adlı kitabının harika, eski  bir İsveççe kopyasını hediye etmiş olmasıdır. Yakın zamanda Türkçe’ye de çevrilmiş olan o eşsiz kitap, raflarımda hep baş köşede durur.

Leautreamont’un Maldoror’un Şarkıları’nı, “filanca kitapçıda yeni İngilizce çevirisini gördüm, mutlaka git al ve oku” diye beni koşturmuştur. Bir dönem de Beat şairlerini konuşup durmuştuk. Onların yeri Demir’de çok özeldi.

Marxist formasyondan Varoluşçuluğa evrilmiş olsa da, sürgünde daha da fazla karamsarlara yöneldiğinin tanığıyım. Başkalarıyla konuşmalarını bilemem, ama mesela Schopenhauer’in magnum opus’u “İrade ve Tasavvur Olarak Dünya” okuduğumu gördüğünde son derece mutlu olmuştu. Bu büyük filozofu ve Kant’ı okumadan, ahlak öğretilerini anlamadan Marx ezberleyenlere şüpheyle baktığını, Marxist sol düşüncenin tabula rasa olmadığını birkaç kez söylemişti bana.

Tarihsel determinizm ile, kesinleşmiş kanaatlere dayalı iyimserlikle, insan unsurunun kültürle bağlantısını göz ardı eden kof umutlanmalarla arasında hep bir mesafe oldu. Özel sohbetlerimizde Türkiye konusunda zaman zaman alevlenen heyecanımı da, umutlanmalarımı da hep dizginlemişti.

Kendisini her şeyin ötesinde bir “public intellectual” olarak gördüğünü sanıyorum. Sol çıkışlı olmasına rağmen, yıllardır pek ısınamadığı ama eşitlik-özgürlük dengesine giderek daha fazla saygı duyduğu İsveç’teki geniş yelpazeli ve açık uçlu tartışmaları izledikçe, bazı mülakatlarda kendisini liberal olarak tanımlamaya başlayacaktı - elbette buradaki kastı siyasal-sosyal liberalizmdi. Ama karmaşık düşünce dünyasında sol geçmişinden de kopmadı, o dönem arkadaşlarının düşünce ve üretimine hep sadakat besledi.

Siyaseten, sola özgü bazı tutucu yanları vardı, saklamadı bunları, ama bir “kaba sığmama” konusunda, çok özel konuşmalarımızda hemfikirdik.

Bir gün, barda şarap içerken, Ecevit’e yakın bir ahbabımızı kastederek, “biliyor musun, filanca bana seni açtı” demişti. “Solcu arkadaşlar, Yavuz’u anlayamadık, necidir, sen yakından tanıyorsun, diye sordular..”

“Ne dedin?”

“Yavuz modernisttir, dedim. Anladı mı, bilmiyorum…”

Muzipçe güldü sonra. Biraz daha şarap içtikten sonra konuya döndü tekrar.

“Biliyor musun, biz...”

“Evet?”

“Sen de ben de aslında ‘anarko-liberal’iz. En doğru çizgidir, unutma!”

Gülüşmüştük.

Ama ciddiydi ve haklıydı.

Öyleydik: Her zaman anti-otoriter ve insandan yana.

Maldoror’u aldırmasından gayet memnundum. Ben de onu zor bela bir gün şehrin Kültür Evi’ne götürdüm. Allen Ginsberg gelmişti ve sevgilisi Peter Orlowsky eşliğinde Howl (Uluma) okuyacaktı. Sonrasında bir söyleşi için Allen’in davetçilerinden söz de almıştım. (Milliyet Sanat'ta yayımlanmıştı.)

Tıklım tıkış kalabalığın bir kenarında, büyülenmiş gibi izledik Ginsberg’i. Kalabalık dağıldı ve küçük bir grup kaldı, Demir’le tanıştı. Bana biraz 68 Amerika’sını anlattı ama yazar olduğunu duyunca Demir’in, az İngilizce de bilse, harıl harıl bir sohbete koyuldular. O tanışmadan çok mutlu olduğunu anımsıyorum, galiba sonra bunu yazdı da.

Unutmadığım bir anı da, galiba yine aynı yerdeydi, Demir’i bana sık sık andığı Julia Kristeva ile tanıştırmamdır. İkisinin en utangaç halleriyle kısa sohbeti hala gözlerimin önünde. Demir’in arşivinde buluşmada çektiğim fotoğraf duruyor olmalı.

Edebiyat anılarını anlatsam sayfalar yetmez, yakın tarihe döneyim.

Ben 1990’ların ortasında “elimizi taşın altına koyalım, düzeltelim” hevesiyle Türkiye’ye  geri döndükten bir müddet sonra, “Sen ağırbaşlı, az heyecanlı, oturaklı olarak idare et” diye yazmış bir seferinde bana.

12 Eylül sonrasında, Yunanistan'daki post-cunta döneminde Karamanlis-Papandreu ortak demokrasi cephesi gibi bir cephe acaba Demirel ile Ecevit arasında kurulur mu sorusu bir ara kafamızı kurcalamıştı. Ama her iki liderin, kendilerine yardım ve dayanışma ellerini açan Avrupa ülkelerine uzak durması, Ecevit'in "gel sürgünde demokrasi cephesi kur" çağrılarına kulak tıkaması, Demir için "en son damla" olmuştu. Bir gün aramızda bu konu açılınca "Yavuzcuğum boş ver" dedi, Demirel ve Ecevit'i kastederek, "nerede Karamanlis ve Papandreu gibi medeni, açık zihinli, vatansever insanlar, nerede bunlar... Demirel'i de Ecevit'i de mahalli tiplerdir, böyle geldiler, böyle gidecekler. Bir şey çıkmayacak, göreceksin..." Çıkmadı. En büyük hayal kırıklığını, 27 Mayıs sonrasında cesur bir hukukçu olarak tanıyıp umut ışığı olarak gördüğü Hüsamettin Cindoruk'ta yaşadığını hatırlıyorum.

Orada devlet ve toplum arasında despotluk tapınması üzerinde tarihten gelen derin riyakarlık ve ahlaksızlıkla beslenip duran  “zımni bir uzlaşı” olduğunu, bu yüzden de toplum adına bir çıkış yolu olmadığını önceleri anlatmıştı. 1950 ve 60’larda Sol’un imhasından sert ama doğru dersler çıkartmıştı, Menderes’lerin idamına şiddetle tepki gösteriyor olmasına rağmen Demokrat Parti yüceltmelerine de itirazları vardı. Çok sonraları e-posta yazışmalarında bunu bana açıkça ifade edecekti, üstelik “istersen bunları açıkça paylaşabilirsin” diye de ekleyerek. İzni olduğu için, daha önce paylaşmadığım görüşlerini buraya da alıyorum:

“(Demokrat Parti) 1951'de ¨komünistleri tevkif etti. Bunlar 300 kadar aralarında komünizm konuşan insanlardı. Hiçbir eylemleri yoktu. Tek delil Paris'te okuyan İlerici Gençler adı verilen Sol eğilimli gençlere Zeki Baştımar'in yazdığı bir mektubu götürecek olan 21-22 yaşındaki genc bir ögrenci kızın üzerinde bulunan mektubuydu. Asıl amaç McCarthy'cilere yaranmak ve ABD’den para sızdırmaktı. Nitekim 150 milyon dolar sızdırdılar. Kore'ye asker göndererek 5-6 bin köylü çocuğunu öldürttüler. (Simdi de yapıyorlar)... ¨Komünist Tevfikatı¨nı yaptıktan sonra TBMM'de ne yaptılar biliyor musun? l4l-142. maddelerin cezasını beş misline çıkardılar. Düşünce hürriyeti konusundaki azgınlık bu kadarla kalmadı, sonra maddeye idam cezası da getirdiler. Mussolini bu kadarını yapmamıştır. O sadece sabotaj ve benzeri suçlarda idam cezası getirdi. Türkiye'yi hukuk düzenine sokmak icin petkası sıkan o kadar çok insana ihtiyaç var ki. Sana yazdığım bu satırları sadece kendine saklamak zorunda değilsin.”

“Türkiye'de doğru şey yapan insanlar hemen unutulur.  Çünkü gündelik hayat yalanlarla yaşanmaktadır. Selâmlarla…”

Bu acıların bir boyutunu, Ermeniler ve Kürtlere yapılanlar üzerinden de hücrelerinde hissetmişti 1980’lerde Demir. Sessiz kalamazdı, kalmadığı için, vatandaşlıktan da çıkarmışlardı onu. Tüm bilgeliğine rağmen, belli etmese de bu kararın onu nasıl sarstığının tanığıyım.

Bir gün onu ziyaretimde TV’de piyanist Vladimir Ashkenazy belgeseli çıkmıştı karşımıza. Bu büyük müzisyen SSCB rejiminden dışlanmışlığını anlatıyordu, İzlanda vatandaşlılığına geçmek zorunda kalmıştı, “ben sadece bir dünya vatandaşıyım artık” diyordu. Demir’in mırıldandığını duymuştum: “Ne güzel, dünya vatandaşı, benim gibi…”

1980’lerin başlarında tarih okumalarına kaptırmıştı. Daha ilk tanıştığımız zamanlarda elime İttihat Terakki dönemiyle ile ilgili önemli kitapları tutuşturup, “bak burada muazzam bir kollektif suçun detektif hikayeleri var, solculara, Kürtlere, İstanbul’un medeni insanlarına, mahalle dostlarımız Rumlara yapılanların hunharlığını anlaman için Ermenilerin nasıl soykırıma uğratıldığını anlaman lazım” demişti. “Ama bu konuyu hiç uluorta konuşma, en okumuşu bile körkütük cahildir, sana da düşman kesilirler” diye tembihleyerek.

Ermeni soykırımının varlığını ve sonuçlarını 1970’ler sonunda el yordamıyla farketmiş olan bir “meraki genç” için olağanüstü zihin açıcı idi Demir’le 1908 - 1918 arasında olanlar hakkındaki özel sohbetlerimiz. Ahmed Rıza Bey, Prens Sabahaddin, Krikor Zohrab, Dr Nazım, Bahaddin Şakir, Topal Osman… Şimdi o sohbetler tozlu film şeritleri gibi gözümün önünde.

O dönemin niteliğini ve işlenen suçun büyüklüğünü,  modern Türkiye’ye verdiği şeklin kalıcı etkisini - Kemal Tahir’le beraber - ilk görenlerdendir.

Yazışmalara bakıyorum. Ona Abdülmelik Fırat’ın 2005 konuşması sonrası Erdoğan’ın Kürt konusunda geri adım atmasını ordudan işittiği azara bağlayan bir mülakatı göndermiştim, “Bu ülkede her kuş leylek her ağaç kavak mı ki, ben de Türk olayım!” başlığıyla çıkan bir mülakattı galiba.  Onun üzerine şunları yazmış bana Kasım 2007’de:

“Abdulmelik Fırat elbette çok olgun bir adamdır. Ben 67-68’de Muş'ta çavuşken oraya gelir, merkezde bir kahvede  oturur, çevresinde birçok insan, konuşurdu. Genç bir adamdı… Bu ülkenin sonu yok, Yavuz’cuğum... Bir şeyden çekindiğim için değil, tiksindiğim için oraya gelmiyorum. 1962'de Paris'te kalmadığıma da ara sıra üzülüyorum. Dahası, İstanbul'da oturup hikâyeler yazdığıma bile pişmanım. Bu âdilikte onların metni  değişmediği halde. Ama o metin bunlara ne lâzım?... “

Yine o sıralarda, Ekim 2007’de, Hrant’ın içimizde dinmeyen acısını ve sönen umutlarımı anlattığım bir başka e-postaya verdiği cevapta, bitmek bilmeyen cami-kışla ikilemine atıfta bulunmuş, benim de o zamanlar aralarında yer aldığım “değişim iyimserleri”ne kibarca dokundurmuştu:

“Türkiye'nin durumu iki ucu boklu değnektir. Halk vicdansız ve tabansızdır. Bir şey olacağını sanan aydınlar, her aydın kuşağı gibi suküt-u hayale uğrayacaklardır. Hrant Dink'in vicdan sahibi karısı ve çocukları oralarda yıpranmamalıdır.”

Karmaşık, girift bir iç dünyası vardı. Melankoli ve depresyonla yakın teması hiç kaybolmadı, ruhsal gelgitleri onu, tercihini hep lehinde kullandığı bir yalnızlığa iteledi. Zaten az insanla görüşürdü, çok kolay küserdi, iç mahkemesinde acımasız bir jüri vardı sanki, sıkça darıldığı insanlar genellikle nedenini anlayamazlardı.

Son yıllarında bazı başka ortak dostlarımıza da olduğu gibi, birbirimizden pek anlayamadığım bir sebeple kopmuştuk. Ama onun aklımdan geçmediği, sağ iken başka dostlarla kulaklarını çınlatmadığım gün yok gibidir. Bir bilgeydi Demir; çağımızın, ülkemizin acılarını gören, emen ve çoğu kez sadece metinlerine döken; olağanüstü meziyetleri, ve benden saklamadığı, bende saklı kalacak, hepimizin farklı biçimlerde taşıdığı zaafları ile.

Onu her zaman saygı ile anacağım. Varlığım bir anlam taşıyorsa, bunun büyük kısmını onun bana açtığı dünyalara ve sevgili eşi Ulla’nın Stockholm yıllarındaki dostluğuna borçluyum. Huzur içinde yatsın.

Yazıyı bitirdim, anılar iyice canlanmıştı; Turhan Kayaoğlu ile hüzünlü bir telefon görüşmesi yaptık. Turhan, “sana bir şey daha hatırlatayım, istersen yaz da nasıl bir insan olduğunu daha iyi anlasın herkes” dedi ve benim unuttuğum bir anekdotu anlattı.

Demir, “Stockholm Öyküleri” kitabıyla 1989’da Sait Faik Ödülü’nü kazanmıştı. Ödülün haberini alınca, Cumhuriyet’e verdiği mülakatta, ödül parasını TAYAD’a, mahkum ailelerine vereceğini açıklamıştı. Ne var ki, ödül parasını veren Darüşşafaka, 1986 yılında vatandaşlıktan çıkarıldığı için kendisine tekrar vatandaşlığa geçinceye kadar bu parayı ödemeyeceklerini duyurunca, Demir “ben mahkum ailelerine söz verdim” diyerek o parayı kendi cebinden TAYAD’a ödeyecekti.

demir
Turhan Kayaoğlu'nun İsveç gazetesi Dagens Nyheter'de çıkan yazısı

 

Bu makale yazarın görüşlerini yansıtır. Ahval’in yayın politikası ve editoryal bakış açısı ile her zaman uyumlu olmak zorunda değildir.

Related Articles

مقالات ذات صلة

İlgili yazılar