Cam bilye bile alamayacak sokakların evladı: Demirtaş

 

Türkiye'nin en genç lideri Selahattin Demirtaş. Türkiye Büyük Millet Meclisi'nde temsil eden diğer partilerin liderlerinin yaş ortalaması yaklaşık 67.

Demirtaş ise, Meclis'te '70 kuşağının az sayıdaki temsilcilerinden biri ve üstelik de bir siyasi partinin yöneticisi olarak TBMM'de temsiliyet hakkına sahip. Veya daha doğrusu, "sahip idi" desek daha doğru olacak...

Zira, malum olduğu üzere Demirtaş, 4 Kasım 2016'dan beri tutuklu; hakkında da, Meclis'teki üç parti liderinin toplam yaşı olan 200 yıla yakın hapis cezası isteniyor.

Nasıl bir siyasetçi Demirtaş? Türkiye siyasi tarihinde, nasıl bir profil çizdiğini, nasıl bir konuma oturduğunu söyleyebiliriz?
Herşeyden önce, bu sorunun cevabı, pozitif-negatif bakış açıları ötesinde net biçimde "farklı". 

Gençliği, önemli bir nokta: Demirtaş'tan önce, Türkiye çapında gündem ve siyasi güç sahibi olan, "gençlik enerjisi" taşıyan lider olarak gösterilebilecek fazla isim yok. Ancak, 41 yaşındayken, Cumhuriyet Halk Partisi Genel Sekreteri olan Bülent Ecevit'i "genç liderler" arasında sayabiliriz. 

Demirtaş ise, 37 yaşında HDP'nin başına geçti: Burada kilit nokta ise, HDP'nin Demirtaş eş başkanlığında, Türkiye siyaseti geneline hitap edip edemeyeceği idi.

Aslında, Türkiye siyasetine hitap eden Sol penceresinden bakınca, "halef genç lider" Ecevit ile Demirtaş'ın benzer siyasi özellikleri yok değil-insan, köken, siyasi çizgi açısından benzemeyebilirler. Zaten çok derinlemesine nitelikli bir karşılaştırma yapmak da yapısal-kişisel bağlamlarda zor.

Ancak, şu var: Türkiye'de Sol çizginin "kimyasının tuttuğu" lider profili, "Karaoğlan" olarak çıkış yapan 1960'ların sonu ve 1970'lerin başı Ecevit'i ile, "Selocan" lakabıyla Türkiye çapında bir nabız yakalayan 2010'ların Demirtaş'ı bakımından benzerlikler gösteriyor.

Nedir bu profil: gençlik enerjisi taşıyan, tabanla "halk" arasına karışan, hazırcevap, meydan okuyan, "ortaya vurgu yapan" ama Sol çizgiden de ödün vermeyen ve aynı zamanda da, "şair/edebiyatçı ruhlu".

Şairliğe Robert Kolej'deki lise yıllarında başlayan Ecevit'in aksine, Demirtaş'ın edebiyatçı yönü hapishane günlerinde ortaya çıkabildi-ne yazık ki. Çok da ironik biçimde, Demirtaş'ın ikinci adı "Eser".
Bir parantez açalım...

Bu coğrafyada, "göbek adı" koyma adetimizin ilginç bir hikayesi var: ölüm tehlikesi yaşanması halinde, Azrail kapıya dayandığında ve ismi fısıldayarak can almak istediğinde, öteki isim devreye girsin ve "ikinci bir hayat" olarak canı kurtarsın diye...

Selahattin Demirtaş'ın da "ikinci hayatı", diğer ismine uygun biçimde, demir parmaklıklar ardında verdiği "Eser"lerle başladı adeta...Türkiye çok farklı bir yer olsaydı, Demirtaş bu yönünü çok daha önce ortaya koyar mıydı: kuvvetle muhtemel evet...Ama, Diyarbakır ve ötesinde "iklim" buna müsait değil; herşeyden önce fedakarlık talep ediyor.  
Kürt Meselesi coğrafyasında "fedakarlık" derin konu; bir yanda özgürlükler için mücadele veren insanların kendi özel hayatlarındaki fedakarlıklar da fedakarlıklar: gayya kuyusu gibi bir özveri söz konusu...

Kübra Par'ın 20 Temmuz 2014 tarihinde, Diyarbakır'da, Selahattin Demirtaş ailesinin ilk kez kendi evinin kapılarını açarak verdiği ve Habertürk'te yayınlanan röportajın satırlarında şu ifadeler yer alıyordu:
"Daha 41 yaşında ama siyaset kariyerinde en tepeye tırmandı. Biraz konuşunca anladım ki o kararlı görüntüsünün altında sıfırdan yükselen bir adamın zorlu hikâyesi var.’Hiç ağır geldiği oldu mu’ diye sordum, ‘Her zaman…’ dedi ve içini açtı:

‘Gençlik yıllarımdan beri omuzlarımdaki yük sürekli arttı. Bazen taşıyabileceğimden çok daha fazla misyon yüklediler. Ben o kişi değilim, deme fırsatı bulamadan gereğini yapmak zorunda kaldım. Milletvekili seçildiğim günden bugüne vekil olduğum için mutlu olduğum tek bir saati hatırlamıyorum...”

Demirtaş'ın bu hisleri, eşinin bir yılı aşkın tutukluğu sonrası verdiği röportajda-çok da haklı biçimde-, eşi Başak Demirtaş tarafından da paylaşılıyordu.

Başak Demirtaş, Gazete Duvar'dan Vecdi Erbay'a, 2 Kasım 2017'de verdiği röportajda, kendisine yöneltilen soruya cevaben şöyle diyordu:
"Selahattin Bey için, ‘keşke siyasetçi olmasaydı’ dediğiniz zamanlar oldu mu?:

‘‘Siyasetçi olmasından hep onur duydum. Mücadeleci kişiliği elbette ki çok önemli ve kıymetlidir. Ancak keşke milletvekili vb. seçilmiş siyasetçi olmasaydı. Ben sadece bu kısmına dair şerh düşüyorum. Bu belki biraz bencilce oldu ama kişisel bir soru olduğu için samimiyetle ve kişisel cevap vermek istedim."

Tüm bu ısrarcı fedakarlık kuyusunun eşiğinde durup da gerçekten de, "oldukları gibi" ve son derece mütevazı Demirtaş ailesi...

Ve, Selahattin Demirtaş eğer ki siyaset yolunu seçmese, baba mesleğini -ilk gençliğinde olduğu gibi- devralıp, diyelim ki musluk tamirciliği yapsa, gayet de (hatta daha da) mutlu olurlardı. Hırstan arınmış bir eş olduğu kesin Başak Hanım'ın; kaderin önüne çıkardığı zigzaglara da zerafetle uyum sağlıyor.

En baştan zaten zor bir dengeye sıkıştırılmışlardı: Demirtaş'ın siyasette denk düştüğü cendereyi anlamak için Türkiye siyasi tarihinin (en az) 1980'lerine bakmak gerekiyor. 

Bu anlamda, Demirtaş'ın yaşamak zorunda kaldığı politik döngüde, tüm 1970'lerin ikinci yarısından 1980'lerin ilk yarısına, aslında hiç de alakası olmayan bir siyasi mirasın omuzlarına yüklenmesinin ağırlığı var.

1980'de, Selahattin Demirtaş henüz üç yaşında bir çocukken gerçekleşen 12 Eylül Darbesi'nin mirası, onun sırtına nasıl mı yüklendi?
Cumhuriyet Halkçı Parti'nin darbe sonucu kapatılması ve dahası Sol siyasetin, darbe sonucu neredeyse tamamen eritilmesi sonrası yaşanan artçı şoklar, sonraki nesil siyasetçilere de elbette büyük ağırlık yükledi. 

Dahası, 20 Mayıs 1983'te kurulan Halkçı Parti ve 20 Kasım 1983'te kurulan Sosyal Demokrasi Partisi'nin (SODEP), 1985'te birleşmesi ve bu birleşik harekette Kürt siyasetçilerin almaya çalıştığı (ama alamadığı) rol de manidar.

"Kendi renkleri ile var olmak" veya "kendi renkleri ile var olamamak": işte bütün mesele bu...Aslında '80 ve sonrası kuşağın bir türlü bitmeyen siyasi meselesi bu...

Demirtaş'ın kendisine sözü ve Habertürk TV Ankara Temsilcisi Veyis Ateş'e verdiği bir röportajdaki cevaplara bırakalım:

"Tabii ki Türkiye'de bir Kürt siyaseti hareketi gerçeği var. 1990-91 yılından bu yana Halkın Emek Partisi ile birlikte demokratik siyasette kendi rengi ile var olmaya çalışan bir siyasi hareket. 

Dönem dönem parti olarak da seçime girildi geçmiş yıllarsa, bağımsız adaylıklarla da seçime girme yöntemi denendi. Ama geldiğimiz noktada biz HDP'yi tek başına Kürt siyasi hareketinin kendisi olarak tanımlamıyoruz.

İçinde elbetteki Kürt siyasi hareketi de var. Ama sadece Kürt siyaset hareketinden oluşmuyor. Halkın Emek Partisi ilk kurulduğu dönemde 1991 yılında da buna benzer bir arayışla bir parti oluşturulmaya çalışılmıştı.

O dönem arkadaşlarımız o zor koşullarda Türkiye'nin bütün farklı siyasi yelpazesini aynı amaç etrafında Türkiye'de demokratik çözüm, demokratik birliktelik ve barışçıl yöntemlerle siyasi yapılanma adına bir araya getirmişti. 

Belli oranda başarı da elde edildi. Belki parlamentoda büyük bir grup kurma şansları olmadı ama DEP ile birlikte parlamentoda temsilet imkanı da sağlandı.

Fakat o günden bugüne hepimizin Türkiye'deki barıştan, özgürlükten demokrasiden, emekten yana bütün güçlerin ortak bir arayışları vardı. Zaman zaman seçime emek, demokrasi, özgürlük bloğu şemsiyesi adı altında emek hareketlerinin sendikal hareketlerinin, kadın hareketlerinin desteklediği adaylarla da girdik. 

Fakat ilk defa bir parti çatısı altında buluşturmayı başardık. yani Türkiye'nin bütün farklı renkleri Türkiye'nin gerçeği dediğimiz Türk'ü de Kürt'ü de sol sosyalisti de demokrasiden özgürlükten yana İslamcısı da Alevisi de kadın hareketi, çevre hareketi, gençlik hareketleri, Türkiye'de ben de bu birlikten yanayım, bir arada özgürce yaşamadan yanayım diyen bir partileşme hareketi ilk defa bu boyutta partisini kurmuş oldu. HDP onun partisidir."

Evet; 1970'lerin sonu, 1980'lerin başı nesil, daha kendileri oyun çağındayken yaşanan, vebalini taşımamaları gereken siyasi çatışmaların da kurbanı olmuş ve olmaktalar; özgürleşmek isteseler de, bir önceki nesiller onları her koldan kuşatıyor, boğuyor. Selahattin Demirtaş da, bu açıdan, 12 Eylül uçurumuna itilen "kurban neslin" bir temsilcisi...

Oysa, oyuncakların (büyük istisnalar dışında) çok az olduğu bu dönemde çocukluğunu geçiren Demirtaş, "cam bilye bile alamayacak" sokakların evladı.

Bu sokak çocuğu hali, "arka sokak bilinci" siyasi tedrisatımızda; hem tarafında olanların hakkını koruma algısı açısından hem sokağın anlayacağı jargon ve tarzda iletişim kurmak açısından önemli. Ve, Ecevit örneği de dönersek, "o sokaktan" gelinmese bile, "sokak çocuğu" tarzı bir "yiğit" imgesi çerçevesinde olmak hayati.

Bir yandan, "sokağın çocuğu" olması, gülmesi güldürmesi, (itiraf edilmese de) Anadolu psikolojisinde bir tür "Köroğlu mitolojisinin kahramanını andırması" hepimize hitap ederken; hem Sol siyasetin Sağ'a karşı "çoğunluk ve iktidar sahibi olamama" mirasının, hem de Kürt Sorunu'nun Türkiye'de bayağı bir çoğunluğun "kör noktasına" düşme mirasının ağırlığı da omuzlarında...

"Geriatri Sorunları Kongresi'ni" andıran "andropoz ağırlıklı" siyasi tarihimizde, ilk gerçek genç ve gülen yüz Selahattin Demirtaş. "Ağır abi" değil, dalgasını geçen kişilik Demirtaş; sadece bu özellik dahi, Türkiye'de gelmiş geçmiş siyasete birkaç beden büyük.

Ve bir de o devasa "PKK meselesi" var. Abi Nurettin Demirtaş, aslında siyasette baskın sima...Az kaslın zatürre kurbanı olacakken daha çocukken badirelerden dönen, sonrasında da PKK Gençlik Kolları sorumlusu olarak yargılanan biri Nurettin Demirtaş. Ve bugüne değin de, PKK çerçevesinde bir ideolog figürü.

Selahattin Demirtaş, hukuk okumayı, siyasete girmeyi seçtiyse; Diyarbakır'ın köklü insan hakları hareketinde bir aktör olduysa, abisi Nurettin'i savunma, ailece siyasette olan bir aile bireyini ve onun dert ettiklerini etme etkileşimi var.

Bir tarafta aile ve kökler; öte tarafta göç edilip yaşanılan "memleket" olarak sahiplenilen Diyarbakır'ın 1980-1990'lardaki  sosyolojik ve politik ekolojisi ve üzerine,  1970'ler kuşağının darbeler ötesi kendisine yeni bir demokratik çizgi bulma mücadelesi çabası...

Tüm bu kutuplaşmaların üzerine, Kürt Meselesi'nin Kürtler, Türkler ve ötesinin siyasi-piskolojik evreninde üzerine konuşulmuş konuşulmamış tüm mayınlı alanları...

Kolay değil; kendi geldiği kökü de "güldürmek" kolay değil, karşısında olan kökü de...Güldü ve güldürdü, en gençti ve hala en genç Selahattin Demirtaş-şaka kaldırmaz ve anlamaz 1980 sonrası "Evren" düzeninde, siyasette bu bir çatlamanın işaretiydi ve galiba, sıra gülen ve güldüren gençlerde-Selahattin Demirtaş'ta ve ötesinde...