Yahya Madra
Kas 26 2018

Erdoğan rejiminin sürdürülebilirliği Demirtaş’ın tutsaklığına yaslanıyor

Halkların Demokratik Partisi’nin selefi Barış ve Demokrasi Partisi’nin yeni seçilmiş eşbaşkanı, Selahattin Demirtaş’ın ağabeyi Nurettin Demirtaş asker kaçağı olmak suçundan yargılanıp mahkûm edildikten sonra, Barış ve Demokrasi Partisi’nin eş başkanlığına, 2010 Şubat’ında, sürpriz sayılabilecek bir şekilde, Selahattin Demirtaş getirildi.

Selahattin Demirtaş belli ki eş başkanlık için düşünülen ilk isim değildi ama nüktedan üslubu, siyaset dilini belagatle ve (iyi anlamda) siyaseten doğrucu bir şekilde kullanması çok geçmeden hem Kürt hem de Kürt olmayan seçmenlerin dikkatini çekti.

2014 yılında, daha yeni kurulmuş Halkların Demokratik Partisi’nin Cumhurbaşkanı adayı olarak yüzde 10’a yakın oy almasıyla birlikte, ulusal siyasetin kamusal alanında toplumun tüm demokratik kesimlerini etnik veya dini köken ayrımı gözetmeksizin bir araya getirebilecek karizmatik bir isim olarak boy gösterdi.

Ancak Selahattin Demirtaş’ın kendisini bulması 7 Haziran 2015 milletvekilliği seçimleri sürecinde oldu. Bu seçimlerde HDP ulusal düzeyde yüzde 13 oranında oy alarak Erdoğan’ın Adalet ve Kalkınma Partisi’nin çoğunluk hükümeti kurmasına fiilen engel oldu.

Demirtaş, kampanya döneminde tüm Türkiye’de heyecanlı kitlelere seslendi ve sadece Erdoğan’ın değil, diğer adayların da kullandığı hınç dolu, öfkeli dille tam bir tezat teşkil eden, solcu, işçi sınıfı yanlısı, radikal demokratik bir siyasi söylemi dillendirdi.

Demirtaş bir anlamda gelmekte olan bir Türkiye’yi temsil ediyordu: Geçmişin karanlık ve utanç verici sayfalarıyla yüzleşme yolunda olan; kapsayıcı, dayanışmacı, derinden eşitlikçi olmayı becerebilen; ülke içindeki çeşitliliği bastırmaya çalışmak yerine coşkuyla kucaklayabilen; donmuş, yekpare bir mermer olmaya öykünmeyen, canlı, çeşitli bir çoğulluğa ev sahipliği yapan bir Türkiye.

Eğer Selahattin Demirtaş olmasaydı, Kürt hareketi onu icat ederdi. Başka bir deyişle, İrfan Aktan’ın birkaç yıl önce özenle kaleme aldığı bir siyasetçi portresinde dile getirmiş olduğu gibi, Demirtaş’ın kendine güvenen, ikna edici bir siyasetçi olarak ortaya çıkışı ancak, Türk devletinin Kürt siyasal hareketine kamusal alanda siyaset yapmayı men ederek zulmetmek için gösterdiği (Kürt partilerini birbiri ardına kapatmak ve Kürt politikacı nesillerini bir biri ardına hapse atmak gibi) tüm çabalara rağmen, bu hareketin legal zeminde kalabilmek için verdiği 30 yıllık mücadele bağlamında anlaşılabilir.

Tüm iyi Marksistlerin bize hatırlatabileceği gibi, tarihi yapan, sınıfların ve kitlelerin örgütlü mücadelesidir. Yine de, siyasal hareketlerin inşasında, siyasi asabiyenin sağlanması açısından, grubun etkileyici bir lider figürü ile özdeşleşmesi olmazsa olmaz bir bileşen olarak karşımıza çıkar.

Demirtaş, örneğine az rastlanır karizması, HDP’nin toplumsal cinsiyet eşitlikçi ilkelerini hiç zorlanmadan, son derece sevimli bir şekilde davranışına yedirebilmesi ve bir siyasal lider olarak kendi duruşunun altını oymayı becerebilen ezber bozma kabiliyetiyle, Erdoğan’ın çizdiği babaerkil-korporatist-despotik modele seçenek oluşturan bir kişilik, bir karşı-nota sunuyor.

Bu birbiriyle taban tabana zıt bu iki kişilik arasındaki tezat, Cumhuriyetin halen içinde bulunduğu krizi açıklayabilecek daha derin bir bölünmenin de bir dışavurumu aslında. 2002 krizi, merkezkaç iki önemli toplumsal gücü, yani Siyasal İslam ile Kürt özerklik hareketini zapt edemeyen Cumhuriyetin organik bir hegemonya kriziydi.

Söz konusu toplumsal güçler, o dönemde Cumhuriyetin resmi söylemiyle topluma dayatılan normatif parametreler içerisinde izin verilenlerin sınırını genişletmeye çalışıyorlardı.

Bir yandan Erdoğan’ın liderliğindeki AKP ile Gülen ağının iç içe geçmiş öyküleri, Cumhuriyet’in Siyasal İslam’ı metabolize edişinin öyküsüne dönüştü. Bu sürecin sonunda Erdoğan, yeni, dönüşmüş bir Cumhuriyetin simgesel yüzüne (yeni bir Atatürk’e?) dönüşmeyi becerdi -bunu yaparken de, önce Gülen ağıyla yollarını ayırdı, sonra da, 15 Temmuz 2016 darbe girişiminin ardından, onları bürokrasiden ve sivil toplumdan tasfiye etti.

Öte yandan hem yasal, hem de yasa dışı ve yasal olmayan kanatlarıyla Kürt hareketinin öyküsü, Abdullah Öcalan’ın hapse atılmasından sonra, ilginç ve yeni bir sürece girdi. Öcalan ve hareket, 1990’ların sonlarından itibaren, Stalinci köklerinden uzaklaşmaya ve yüzünü Murray Bookchin’in yazılarından esinlenen, cinsiyet eşitlikçi, ekolojik demokratik bir konfederasyonculuğa dönmeye başlamıştı bile.

Bu dönüşüm legal kanada, hem belediyeler düzeyinde (özellikle Kürt nüfusun yoğun olduğu bölgelerde), hem de ulusal düzeyde (tüm Türkiye’de), karar alma süreçlerinin âdemi merkezileştirilmesi ve katılımcı demokrasinin derinleştirilmesi için somut öneriler getirebilen, radikal demokratik bir söylemin geliştirilebilmesi için Kürt hareketi içinde meşru bir ideolojik zemin sundu.

Demirtaş Kürt hareketi içindeki bu demokratik dönüşümün simgesi oldu ve etnik veya dini kökenleri ne olursa olsun, toplumun tüm demokratik kesimleri ona geleceğin Türkiye’sini müjdeleyen bir haberci olarak kucak açtı. Buna karşın Erdoğan, belediye başkanlığından bu yana siyasal İslam’daki neoliberal dönüşümü temsil eder olmuştu-tabii, neoliberalizmin, temelde, şirketçi bir egemenlik anlayışını ileri süren, otoriter bir ideoloji olarak, doğru tanımlanması koşuluyla.

Günümüzün siyasal ve ekonomik kriz koşullarında, Erdoğan’ın iktidarını muhafaza edebilmesi ve yeni rejimini ne kadar gelişigüzel de olsa inşa edebilmeyi sürdürebilmesi, eski Cumhuriyeti, Kürtlerin özerklik taleplerinin oluşturduğu “varoluşsal tehdit” karşısında savunurmuş gibi yapabilmesine bağlı.

Yeni rejim, Demirtaş’ı rehin tutarak, Cumhuriyetin çok eski bir alışkanlığını sürdürüyor. Kürt hareketinin legal kanadını kriminalize ederek, söz konusu harekete kamusal alanda siyaset yapmayı men etmekle kalmıyor, aynı zamanda Kürtlerin özerklik iradesini de devletin düşmanı olarak imliyor.

Yeni otoriter ve şirket-milliyetçi rejimin, geleceğin derinden eşitlikçi ve radikal demokratik Türkiye’sini bastırmayı sürdürebilmesinin tek yolu bu.

Dolayısıyla Erdoğan’ın iktidarını kesintisiz olarak yeniden üretmesine olanak tanıyan dost-düşman hattını bir arada tutabilmesi için, Demirtaş’ın rehin tutulması büyük önem taşıyor.

Ama burada altı çizilmesi gereken mesele şu: Ancak Türkiye’nin toprak bütünlüğünün bozulacağı fantezileriyle sürdürülebilir kılınan bu (iç) hududu bozabilme kapasitesine sahip olması, Demirtaş’ı gelmekte-olan-Türkiye için değil, olsa olsa Erdoğan’ın iktidarı için bir tehdit haline getirir.