Demir Özlü ile Stockholm yılları

12 Eylül 1980 darbesi onbinlerce kişiyi yurt dışına savurdu. Ben kendimi Stockholm’de buldum. Burada henüz az sayıda olan politik göçmenlerin kurduğu Türkiye Komitesi’nde çalışmaya başladım.

Türkiye’deki askeri cuntaya karşı demokratik muhalefet yapıyor, İsveç kamuoyunu aydınlatmaya çalışıyorduk. Bu komitede Kürtleri temsilen Ala Rızgari örgütünün İsveç temsilcisi Mehmed Uzun da bulunuyordu.

O zamanlar fazla Türkiyeli sanatçı yoktu İsveç’te. Stockholm’deki güzel sanatlar akademisinde hocalık yapan heykelci İlhan Koman’ın adını duymuştum. Çok geçmeden Nobelli edebiyatçıların fotoğrafçısı Lütfi Özkök’le tanıştım. Çabuk kaynaştık, sık sık görüşmeye başladık. Özkök aynı zamanda iyi bir şairdi. Bir akşam üzeri şiirlerimi topladığım bir dosyayı okuması için Özkök’e verdim. Gece saat on ikiye doğru aradı. ”Geç aradığım için kusura bakma. Yarını bekleyemedim. Şiirlerini beğendim, Türkçen çok güzel” dedi.

Özkök’ten geçer not almak beni sevindirmişti. Nobelli yazarlarla ahbaplık eden, İsveç edebiyat çevrelerinde büyük saygınlığı olan, daha lise yıllarında Rimbaud’yu çeviren, hayatı şiirle yoğrulmuş bu adamın kanı kaynamıştı bana.

Hafta sonları genellikle onu ziyarete gidiyordum. Uzakça bir banliyöde oturuyordu. Güzel bir sofra kuruyor, şarap içiyorduk. Yeni yazdığı şiirleri bana okutuyor, çocuksu bir heyecanla not vermemi bekliyordu. Doksan dört yaşına kadar zaman zaman taşkınlığa kaçan bu çocuksu heyecanını hep sürdürdü. Biraz aşırıya kaçtığı anlarda karısı Anne-Marie onu sevecen bir tonla hizaya sokardı. O da azarlanmış bir kedinin mırıldanmalarıyla oturduğu yerde büzüşürdü.

Bir hafta sonu evine Demir Özlü’yü de çağırmıştı. Onunla daha önce birkaç toplantıda karşılaşmış, ayak üstü konuşmuştuk. Şimdi ilk kez birlikte oturup yiyip içecektik.

O gün bu iki usta arasındaki sıcak edebiyat kardeşliğine tanık oldum. Demir’e çok saygılı davranan Özkök hepimizin büyüğüydü, Demir ondan sonraki kuşağın ben de daha sonraki kuşağın üyeleriydik. Üçümüz kısa zamanda bir sacayağı oluşturduk. Özkök kendisini Dartanyan ilan etti, Demir’le benim de Atos ve Portos olmamıza karar verdi.

Özkök’ün bu eğlenceli tarafı buluşmalarımızı şenlendiriyordu. En büyüğümüzdü ama içimizde Türkiye ile en az bağı olan kişiydi. 1950’den beri Türkiye’ye gitmemişti. Malum, Türklerin sofralarında siyaset konuşulmazsa olmaz. Biz de konuşuyorduk elbette ve Özkök arada bir hayret nidaları çıkararak bizi büyük bir ciddiyetle dinliyordu. Edebiyat faslına geçildiğinde onların Türkiye’deki edebiyat dünyasına ilişkin 1940-50 ve 60’lı yılları yansıtan anıları soframıza ayrı bir lezzet katıyordu.

demir

Burada Özlü’den aklımdaki bir anekdotu aktarayım: Ressam ve şair Bedri Rahmi Eyüboğlu’nun Tünel’deki Narmanlı Hanı’nda bulunan atölyesi şair ve yazarların buluşma yeridir. Melih Cevdet de oraya sık uğrayanlardan biridir. Güçlü kuvvetli ve sıkı içkici oluşuyla ünlüdür. Bir gün Bedri Rahmi’yle dalaşır. İki yumrukla onu yere serer. Araya girip ayırırlar ve üstadı yatıştırıp dışarıya çıkarırlar. Melih Cevdet içeriden Bedri Rahmi’nin kendisine okkalı küfürler savurduğunu duyar ve kapıya dayanır. Açmazlar. Bir süre sonra herkes ortalığın yatıştığını sanırken Melih Cevdet pat diye atölyenin orta yerinde zuhur eder. Tuvaletin penceresinden girmiştir. Bedri Rahmi’yi dövmek için yeniden bir hamle yapar. Ancak önüne geçerler ve yaka paça dışarı atarlar.

Şimdi Dartanyan ve iki silahşör olmuştuk ama üçüncü silahşör Aramis’in de aramızda olması gerekiyordu. Bir gün Özlü bu üçüncü silahşörü yanında getirdi. Gencecik, zayıf bir Aramis’ti bu, ama çelimsiz değildi. Bir kontrabasın telleri gibi gergin ve sağlam görünüyordu. Sonradan müzik bilgisi ve zevkiyle hepimizi hayran bırakacaktı. Merak dolu gözleri özgüveni gelişmiş bir insan olduğunu anlatıyordu. Yavuz Baydar’dı bu genç adam. Yavuz daha önce çalıştığım Dagens Nyheter gazetesine gelip beni ziyaret etmişti. Türk solundan uzaklaşmıştı, Bakunin anarşizmi ve Amerikan pasifist gelenekleri ve karşı-kültür hareketiyle ilgileniyordu. Stockholm’deki gazetecilik fakültesinde okuyordu.

Demir Özlü’ye yakın oturuyordu. Meğerse birkaç yıldır görüşüyorlarmış. Özlü ona gerçekten ağabeylik yapıyordu. Okuması gerektiğini düşündüğü kitapları ona sık sık öneriyordu. Ondan da, takip ettiği bazı yeni yazarlarla ilgili duyumlar alıyordu.

Yıllar geçtikçe bağlarımız daha da gelişti. Sürgünde böyle olur. İnsan içinde yaşadığı yeni topluma uyum sağlamaya çalışırken bir yandan da kimliğini oluşturan tarihi, kültürel, sosyal köklerini titizlikle korur.

Özkök’ün evi bu anlamda yeni toplumun değerlerini de yavaş yavaş içimize sindirdiğimiz bizleri zenginleştiren, kişiliğimizi güçlendiren temel yaşam alanı olmuştu.

demir

Bu alanı elbette genişlettik. Zaman zaman dışarıda da buluşmaya başladık. Birbirlerimizin evlerine gelir gider olduk. İsveçli eşlerimiz de kaynaştılar. Özkök’ün evinde buluştuğumuz bazı günlerde Anne-Marie gürültümüzden kaçmak için evden çıkıyor, Demir’in karısı Ulla ile buluşuyor, oturup Türkçeden İsveççeye çeviri yapıyorlardı.

Birlikte yeni alışkanlıklar edindik. Özlü’nün insiyatifiyle yapıyorduk bunları. Örneğin her pazar günü Normalm meydanındaki Gateau pastanesinde edebiyat buluşmaları yapıyorduk. Birbirimize kitaplar öneriyor, ödünç veriyor, okuduğumuz kitapları anlatıyor, bol bol da tarih ve siyaset konuşuyorduk.

Özkök üşengeç olduğu için bu toplantıların hepsine katılmıyordu. Ama gruba yeni üyeler girip çıkıyordu. Bunların arasında en düzenli olarak gelen Mehmed Uzun’du. Bazı pazarları yanında edebiyatla ilgilenen başka Kürtleri de getirirdi, ama bunlar çok geçmeden kaybolurdu.

Birkaç yıl sonra Gateau bize pek de uygun gelmeyen başka bir yere taşınınca bu kez Wasahof meyhanesine gitmeye başladık. Yazar çizer ve sanatçıların geldiği, Stockholm’ün en nezih ama civcivli meyhanelerinden biriydi burası. Demir Özlü’nün ve Yavuz’un evlerine yürüyüş mesafesindeydi. Bu sıralarda Yavuz Cumhuriyet gazetesinde yazmaya başlamıştı.

Demir Özlü

”Gizlidir” adlı şiirimde o yılları anlatmıştım:

Gizli gizli yaşıyoruz Stockholm’de/Çaktırmadan Wasahof’a damlıyoruz/Fransa’nın altın sahillerinde demlenmiş/beyaz şaraplar içiyoruz/hafif kadehlerde/…Ateşli umutlarla yanıyoruz taburelerde/Telgraf tellerine tünemiş güneşler gibiyiz/Uzun gecelerini ağartırken İsveç’in/sıcaklığımızı saklıyoruz/bilinmeyen bir yere/Al işte bunalımcı Özlü’den/düşündüren bir öykü daha/Ardından bir şimşek şaklaması/Wasahof’un duvarlarında/Elbette bu Tatar Özkök’ten/Osmanlı bir kahkaha/Belirsiz rüzgârlardayız şimdi/Yemen’in ılık kıyılarına vuruyoruz/Efkârıyla uzanıyor Mehmed/hurmalara Kürdili hicazkâr/Hınzır bir tebessümle/durmadan tütün sarıyor/Cumhuriyetçi Baydar/Telgraf tellerine tünemiş/güneşler gibiyiz yine de/Zamanı yitirmek değil bu/Bir bildiğimiz var/Gizli gizli yaşıyoruz/Stockholm’de.

Mehmed Uzun bu buluşmalarımızda hep Demir Özlü’nün yanında oturur, iyi bir öğrenci gibi onu can kulağıyla dinlerdi. Sonradan ilk yazdığı Rind’in Ölümü adlı öykü dosyasını bana ve Demir Özlü’ye vermiş, hem görüş bildirmemizi hem de Türkçe yanlışlarını düzeltmemizi istemişti. Buluşmalarımız ona yazma cesaretini vermişti.

Yavuz’un bana Beckett üçlemesi Molloy, Malone Ölüyor ve Adlandırılamayan’ı verdiğini anımsıyorum. Ben de Mehmed Uzun’a Proust’un Geçmiş Zamanın Peşinde’sini ve Witold Gombrowicz’in Kosmos’unu ödünç vermiş ve bir daha alamamıştım (Mehmed’in böyle bir yanı vardı). Demir Özlü de bana Walter Benjamin’in Pasajlar’ın tavsiye etmiş, bir gün bir sahaftan İsveççesini bulup hediye etmişti.

Demir Özlü yalnızca kardeş gibi bellediği Yavuz’a karşı değil, çevresindeki herkese karşı çok cömertti. Bizlerin büyüğü olduğu için hesabı hep o ödemek isterdi. Sonunda hesabı bölüşmeye ikna olurdu. Onun asıl cömertliği yazarlık deneyimlerini bizimle paylaşıyor olmasıydı.

Ben ondan önemli bir ayrıntıyı öğrendim. Bir konuşmamızda yazdığı bir öyküden bir türlü memnun kalamadığını, kıvranıp durduğunu anlatmıştı. Sonunda çözümü bulmuştu. Öyküde okuyucuya nefes aldıracak hemen hiçbir çevre ve doğa betimlemesi yoktu. Heinrich von Kleist’in bir öyküsünü okuduktan sonra bunu anlamıştı.

Özlü Paris’te hukuk felsefesi okumuştu. Hegel ve Marks’ı iyi bilirdi. Fransız edebiyatına düşkündü. Yakın dostu Ferit Edgü ile birlikte Türk edebiyatına”bunalım edebiyatı” da denilen varoluşçuluğu o kazandırdı. Ancak Alman Romantizmi de Demir Özlü’nün sevdiği ve en yetkin olduğu alanlardan biriydi.

Demir Özlü uygar dünyanın, kent hayatının insanıydı. Basit davranışları, sakilliği sevmezdi. Her zaman ceketli ve fularlı dolaşırdı. Yalnızca yazmaya değil, yazıya da çok önem verirdi. Daktiloyla değil, elyazısıyla mektup yazmayı severdi. Çok güzel bir elyazısı vardı. Piposu da onun bu kentli görünümünü ve yaşam tarzını tamamlardı.

Zamanla Lütfi Özkök evinden çıkmaz olmaya başlayınca, Yavuz da İsveç’ten ayrılınca, Demir Özlü’yle ikimiz düzenli olarak buluşmaya devam ettik. Genellikle onun evine yakın, Wasahof meyhanesinin çarprazında bulunan Ritorno pastanesinde buluşuyorduk. Yüksek tavanlı, duvarlarında genç sanatçıların resimlerinin sergilendiği bu yılların pastanesi de Stockholm bohemlerinin geldiği salaş ve atmosferi sıcak bir yerdi. Ben de pipo içmeye başlamıştım. Birbirimize yeni keşfettiğimiz lezzetleri olan tütünler hediye ediyorduk.

Demir Özlü öykü olsun, roman ya da deneme olsun eserlerinde kenti ve kent insanlarını, az gelişmiş toplumumuzdaki insanın bireyleşme sancılarını anlatır. Bu yönüyle Türkiye’de köy edebiyatından kopuşun öncülerindendir. Onun Türk edebiyatına büyük katkısını ben burada görüyorum.

Bir kenti anlatmak insanlığın uygarlık serüvenini anlatmaktır. Kentler tarih boyunca kapitalist ilişkilerin, yani modern hayatın ortaya çıkıp geliştiği merkezlerdir. Sokakları, meydanları, yokuşları, mimarisi, çeşmeleri, çarşıları, insan manzaraları vs. ile kentin dokusu insanın kültürel ve tarihi gelişimini yansıtır.

Demir Özlü boşuna Benjamin’in Pasajlar kitabını önemsemiyordu. O da bir ”flanör”, bir şehir gezginiydi. Demir’in edebiyatı bir anlamda onun hayat tarzını, hayata karşı bilinçli tavır alışını da yansıtır.

Bu edebi ve felsefi tavır alışın elbette ki siyasi bir arka planı da vardır. Hukuk felsefesi okumuş, büyük şehirli yaşam alanını dünya edebiyatıyla doldurmuş bir insanın sosyalist olması kaçınılmazdır.

O yüzden İşçi Partisi’nde görev aldı, hukuk fakültesindeki asistanlık görevinden atıldı, askerde çavuşa çıkarıldı. Kapitalist ilişkiler insanın kendisine, topluma ve doğaya yabancılaşmasına da yol açıyor. Demir Özlü’nün edebiyatı işte bu yüzden bunalım edebiyatıdır. Bu yüzden Pasajlar onun edebiyat haritasında önemli yer tutar.

Yeryüzündeki birçok kentte flanörlük yapan Demir Özlü elbette ki, en çok İstanbul’u anlattı. Ne ki, son yıllarında sevgili İstanbul’undan acıyla söz etti hep. İstanbul onun kenti değildi artık. ”Binlerce ufak köyden oluşmuş büyük bir köy!” olarak görüyordu onu.

Ben Demir’in ardından son zamanlarda moda olan ve bana korkunç itici gelen ”ışıklar içinde yatsın” ve ”mekanı cennet olsun” gibi saçma lakırdıları kullanmayacağım.

35 yıl önce vatandaşlıktan çıkarıldığı zaman yazdığım bir şiirle ona veda edeceğim:

Vatan Yahut Vatan

Demir Özlü’ye 

1985 sonlarıydı/Güneşin saçları kaybolurken Baltık’ta/duyuldu haber/vatandaşlıktan atıyorlar/1986 sonlarıydı/erguvan bir rüzgâr uyanırken Baltık’ta/kesinleşti karar/ vatandaşlıktan attılar/Vatan hangi gerçek/hangi sevinç/hangi keder?/Çocukluğun ışıklı derelerinden/kalan resimler/ilk aşklardan ve dostlardan/düşsel bir tortu mu?/Vatan soyut düşüncenin/göklerce uzanan yurdu mu/içinden çağları süzüp geçen/Samanyolu gibi?/Vatan sanat mı, bilgi mi?/Yaratmanın ufku mu/aklın geleceğe uzanan/altından danteli gibi?/Vatan duyguların/ateşlerle nakışlanmış sesi mi?/Vatan Promete’nin rüzgârlardan aldığı sabır mı/Lorca’nın kardeş bellediği/acı mı, gece mi?/Geceler ki/senin en yorulmaz tezgâhın/aydın harfli sözler dizip/kitaplar dokuduğun/Vatan ayrı bırakıldığın topraklar mı/o topraklar mı yoksa/iyi bir oğlundan ayrılan?/Sen şimdi/hayatın en olgun sokaklarındasın/O sokaklar ki/dünyanın bütün evlerine açılır/O sokaklar ki/düşüncenin, üretmenin ve sevmenin/güleryüzlü vatanında boylanan/özgür nilüfer taçları/Yolun açık olsun usta adam/Yolun açık olsun iyi insan.