Şub 26 2018

Demokrasiyi öldüren liderler listesi!

ABD’de de dahil, anti-demokratik popülizmin giderek yaygınlaşması demokrasinin geleceğine dair kaygıları da beraberinde getiriyor. Peki bu gerçekten bir kriz mi?

The Age’de Nick Miller tarafından hazırlanan derleme habere göre, demokrasinin ölümü gibi tabir kullanıldığında, genelde 1973’te Pinochet’in Şili’deki darbesine benzeyen, sivil, sosyal ve ekonomik krizlerin dramatik bir askeri müdahaleyle sonuçlandığı; gökyüzünde acı çığlıklarla uçan jetler, yanan binanlar, tekrarlayan radyo konuşmaları geliyor.

Ancak bir demokrasiyi paramparça etmenin başka yolu da var. Hayatlarını bu süreci anlamaya çalışmış iki Harward profesörüne göre durum tam olarak bu.

İki akademisyen Steven Levitsky ve Daniel Ziblatt, kaleme aldıkları “How Democracies Die” (Demokrasiler Nasıl Ölür) kitabında, “Demokrasiler generallerin değil fakat seçilmiş liderlerin elinde ölür” diyorlar ve ekliyorlar: Onlar, kendilerini iktidara getiren süreci bozup çöküşüne neden olan başkanlar ya da başbakanlardır.

 

Bangkok’taki göstericiler. 2014’teki darbenin ardından demokrasinin restorasyonu talebinde bulunuyorlar.

İki akademisyen de, demokrasinin dünya genelinde tehdit altında olduğundan kaygı duyuyor, hatta uzun zamandır kök salmış yerlerde bile. Buna örnek olarak da, Macaristan, Türkiye ve Polonya gibi ülkelerde demokratik kurumlara saldıran popülist hükümetleri ve Avusturya, Fransa, Almanya gibi ülkelerde iktidarda kendilerine yer açan aşırıcı partileri gösteriyorlar.

Onlara göre, 2000-2015 yılları arasında 27 ülkede demokrasi çöktü. Bunların içinde Kenya, Rusya, Tayland ve Türkiye var.

Demode askeri darbeler kayboldu; 2013’te Mısır Cumhurbaşkanı Muhammed Morsi’nin ve 1 yıl sonra da Tayland Başbakanı Yingluck Shinawatra’nın gidişi bu anlamda birer istisna.

 

Askeri darbe ile devrilen Mısır lideri Muhammed Morsi

Levitsky ve Ziblatt’a göre, aşikar diktatörlük- faşizm, komünizm ya da askeri yönetim formundakiler- dünyanın büyük bir bölümünde ortadan kayboldu. Askeri darbeler ve diğer şiddete dayalı iktidara gelmeler artık çok nadir.

Pek çok lider düzenli seçimlerle iş başına geliyor. Demokrasiler yine ölüyor ancak farklı şekillerde.

Buna iyi bir örnek, yolsuz bir hükümet elitine karşı halk öfkesi ile iktidara gelen ve ‘hakiki’ demokrasi sözü veren Venezuella Cumhurbaşkanı Hugo Chavez’in başında olduğu Chavista rejime, 2000’de bir TV kanalını kapattı, muhalefet liderlerini, yargıçları ve medya figürlerini tutukladı, ardından da başkanların seçilmesi süresine getirilen kısıtlamayı kaldırdı.

 

 

Chavez’in kanserden ölümünün ardından, kısa süreli bir demokratik canlanma yaşandı. Ancak yerine geçen Nicolas Maduro yeniden otokrasiye kaydı: cezaevindeki siyasi rakiplerine baskıyı arttırdı ve güvenlik güçlerini ölümcül bir güçle gösterileri bastırması için kullandı.

Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’la birlikte Maduro, “demokratik otoriterler” olarak nitelenebilecek yeni bir türün örnekleri. Maduro, bu yıl seçimlerin demokratik yenilenme için bir şans olacağını ilan etti ancak muhalefet bu zırva seçimleri boykot edecek: muhalifleri ya cezaevinde ya da ev hapsinde, kimi yasaklandı kimi de ülkeden kaçtı.

 

 

 

Daha yakın zaman bir örnek için Güney Afrik’ya bakmak yeterli. Bir dönem Mandela’nın demokratik devrimine ev sahipliği yapan bu ülke şimdi yolsuz bir hırsızkrasi tarafından yönetiliyor ve tek bir siyasi parti iktidarı elinde tutuyor. Güney Afrika henüz uçurumdan düşmemi olabilir ancak buna ramak kalmış durumda.

1989 yılında, Polity Project verilerine göre, altı puandan fazla alan 52 demokrasi vardı, bu sayı 1971’de 31’di. 90’larda sayı artmaya devam etti ve Hırvatistan, Sırbistan, Gürcistan, Ukrayna ve Kırgızistan gibi ülkeleri içerdi.

Obama yönetimi sırasında 87’yi buldu ve 2015’te 103 oldu. Miyanmar, Burkina Faso, Nijerya ve Sri Lanka da gelişme kaydetti.

Demokratik olmayan 60 ülkeden 20’si şu an tümüyle otokrasiye dönmüş vaziyette ve 40’ı da demokrasiden otokrasiye kaymış durumda.

Demokrasi Index’in 2017 raporuna göre, hiçbir ülke bir önceki yıla oranla demokrasisini geliştiremedi ve 89 ülke gerileme kaydetti. Bu gerileme bazı en eski demokrasilerde de görüldü. Özellikle Avrupa’da. Politik elit ile seçmen arasındaki uçurum giderek derinleşiyor. Bu ülkelerde aynı zamanda basın özgürlüğü, sivil haklar ve ifade özgürlüğü de zarar görüyor.

Trump, Amerikan demokrasinin gerileme sebebi olmasa da bu gerilemeden faydalanan isim oldu. Seçmenlerin yabancılaştırılmasından faydalandı. İngiltere ve Fransa gibi olgun demokrasilerde, sosyal demokratlar tabanı ile teması kaybetti. Önemsenmediğini düşünen seçmen yönünü başka yere çeviriyor: radikal partilere.