Umit Kardas
Oca 04 2018

Kapıda bekletilen demokrasi

Devlet iktidarı merkezde güçlenerek yetkileri biriktirmiş ve merkezi iktidarı dengeleyecek erkler oluşmamışsa orada demokrasi kapıda bekliyor demektir.

“Devlet,işte o benim” (L’etat, c’est moi) sözü Güneş Kral diye bilinen ve 1643 yılında 5 yaşında tahta çıkarılıp, 1715’e kadar tahtta kalan, Fransa Kralı XIV. Louis’ye ait.

Mutlakiyetçi Kral, bu süreçte merkezileşmeyi ve bürokratikleştirmeyi arttırdı, yönetimi kişisel olarak kullandı.

Merkezileşmiş Fransız monarşisi, merkantilizm uygulamasıyla yayılarak Avrupa’yı etkiledi. Ancak Fransa gerilimlere ve çatışmalara gebeydi .Oysa gelişen katılımcılıklarıyla ve uzlaşı kültürleriyle İngilizler daha istikrarlı bir sistem kurdular.
1215’ de İngiliz baronları (feodalleri) Londra’da Magna Carta Libertatum ile Kral Yurtsuz Jean’ın yetkilerini sınırlıyorlardı.

Zaman içinde burjuvaların 17. yüzyıla ait çeşitli bildiri ve belgelerle hukuk güvenliği ve müşterek hukuk (common law) oluşturarak bu çizgiyi sürdürmeleri monarşi etrafında demokratik bir gelişmenin kapılarını açarken, Osmanlı İmparatorluğu 1808’de Sened-i İttifak ile tökezliyordu.

Osmanlı İmparatorluğu’ndaki mutlakiyetçilik ise sınırlanamadı, sınırlanmaya kalkıldığında da kısa sürede bertaraf edildi. 1808’de Alemdar Mustafa Paşa’nın zorlamasıyla oluşturulan,aslında daha çok ayana yükümlülükler getirip, Padişahı yemin dışı bırakan Sened-i İttifak’ı II.Mahmut hiç uygulamamış, kendisini sınırlayacak yerel güçleri de tasfiye ederek merkezde iktidarı mutlaklaştırmıştı.

Sened-i İttifak’ın yükünden kurtulan ve feodal ve askeri güçlerin oluşturduğu engelleri ortadan kaldıran II.Mahmut, rakipsiz ve sınırsız bir güce ulaşmış, onu dengeleyecek bir erk ve kurum kalmamıştı.
Devlet ve merkez güçlendirilirken,merkezi güçler arasında (Saray,sadrazam,ordu,ulema ) iktidarın belirleyicisi olarak Saray öne çıkıyordu.

II.Mahmut, sınırsız gücüyle merkezi güçlendiren, modernleşme anlamına gelen reformları gerçekleştiriyordu.19.yüzyılın başına kadar padişahın yetkileri yeniçeri ve ulema tarafından sınırlanırken, II.Mahmut ile birlikte merkezin güçlenmesi ve iktidarın şahsileşmesi sürecine geçiliyordu.

1839-1876 sürecinde de Tanzimat ile birlikte oluşan bürokrasi, padişahın yetkilerini sınırlamaya başlıyordu. Ancak II.Abdülhamit, Tanzimat’ın bu yükselen siyasi gücünü hizaya sokarken, iktidarının karşısında onu dengeleyecek hiçbir unsur bırakmadı.

Meclisin (Heyet-i Ayan ), Rus Savaşı sırasındaki askeri başarısızlığı ve  yolsuzluk iddialarını sorgulamasını tehlike olarak görüp, parlamentoyu tatil etti, Tanzimat ile oluşmuş bürokrasiyi kontrolü altına alıp kadir-i mutlak bir egemen olarak hüküm sürmeye başladı.

Yıldız Sarayı’nda nazırları devreden çıkararak taşra ile bu dönemde sayıları 5’ten 28’e ulaşacak mabeyin katipleri aracılığıyla doğrudan iletişim kurarken, hem merkezi daraltarak güçlendiriyor hem de iktidarı şahsileştiriyordu.

II.Abdülhamit de tek adam olarak İmparatorluğu modern bir devlet ve büyük bir İslam gücü haline getirme düşünü taşıyordu.

II.Meşrutiyet mutlak gücü sınırlarken ülke yalancı bir bahar havasına giriyordu. Nitekim kısa bir süre sonra İttihat ve Terakki iktidarı bir darbeyle elde edecek ve merkezde belirleyici tek güç haline gelecekti.

Mutlakiyetçi siyasi kültür, Milli Mücadele’de yerel unsurlarla demokratik temsil yoluyla yapılan ittifakla aşılırken, adem-i merkeziyetçi bir temele oturan 1921 Anayasası ile merkezin yetkilerinin bir bölümü taşraya devrediliyordu.

Ancak 1924 Anayasası ile birlikte merkezin yerelle yetki paylaşımından vazgeçildi.

Mustafa Kemal, yapılacak devrimlerle toplumu tepeden modernleştirerek Batı Medeniyeti’ne ulaştırma düşüyle rejimi devletçi-merkeziyetçi-otoriter bir eksene oturtuyor, merkezde rakipsiz ve sınırlanamayan bir güç olarak iktidarı mutlaklaştırıyor ve şahsileştiriyordu.

Merkeziyetçi-otoriter yapı varlığını çok partili hayata geçildikten sonra da devam ettirdi.

Bu sefer merkeziyetçi yapının ürettiği askeri bürokrasi kendisine eklemlenmiş güçlerle birlikte çevrenin seçerek merkeze gönderdiği partilerle iktidar çatışmasına girdi.

Bu çatışma AKP’nin iktidar olduğu 2002’den sonra daha da şiddetlendi.

AKP iktidarı, merkeziyetçi-otoriter yapıyı temsil eden güçleri AB kriterleri doğrultusunda yaptığı reformlardan aldığı güçle geriletti.

Ancak siyasi iktidar, 2011 yılından başlayarak demokratik reformlardan vazgeçip, kendi genel başkanının merkezdeki iktidar gücünü genişletmesine destek verdi.

Böylece merkezdeki denetlenemez güç Cumhurbaşkanının şahsında tecessüm etti.

Yaşanan tarihsel sürecin bizi getirdiği noktada söz konusu mutlakiyetçi kültürün değişmediğini, ütopyaları olan karizmatik liderlerin iradelerini engelleyen ve dengeleyen hiçbir  sınırlamadan hoşlanmadıklarını, merkezi güçlendirmek ve bürokratik kurumları şeffaflaştırmadan onları denetimleri altında tutmak yoluna saptıklarını göstermekte.

Okul, aile, siyaset, bürokrasi, yargı gibi kurumlar mutlakiyetçi kültürü beslemekte, demokratik değer ve kültür üretememekte.

Bu nedenle mutlakiyetçi monark çevresinde şekillenmiş siyasi partiler; milletvekilleri, bakanları ve üyeleriyle lidere körü körüne itaat kültürünü  beslemekte.

Partide ve iktidarda rant üretip, dağıtan mutlakiyetçi liderin bu itaati daha çok güçlendirdiği açık.

Liderini eleştiremeyen ve hem partiyi hem de ülkeyi tehlikeye düşürdüğü noktada onu sınırlayamayan ya da değiştiremeyen siyasi partiler, demokratik siyasi hayatın vazgeçilmez unsurları olmaktan çok demokrasinin kuyusunun kazılmasına zemin hazırlamakta.

Merkezdeki tek güce eklemlenen Ordu, Emniyet, MİT gibi kurumların şeffaflıktan uzak bulunmaları ve demokratik hukuki denetime tabi olmamaları durumu daha da vahimleştirmekte.

2018 yılında da çoklu, çoğulcu, katılımcı, özgürlükçü nitelikleriyle barışı ve hukuk güvenliğini sağlayacağını umduğumuz demokrasi yine boynu bükük bir vaziyette kapının dışında bekletilmekte.