Ali Yurttagül
Şub 27 2018

Müslümanların demokrasi sınavı

Zina meselesi bir kez daha gündemde ve kamuoyunu meşgul edeceğe benziyor.  Cumhurbaşkanı Erdoğan gündem değiştirmek, giderek Arap saçına dönen Afrin-Suriye meselesini, derinleşen ekonomik krizi gündemden düşürmek için bu adımı atmış olabilir. Ama Erdoğan basına yansıyan şu cümlesinin arkasında duruyorsa, durum oldukça farklı:

“Zina konusunun da yeniden ele alınmasının çok çok isabetli olacağı düşüncesindeyim. Bu çok eski bir konu. Kapsamı geniş. Tartışılsın. Bunlar zaten bizim daha önce yasal düzenlememiz içinde vardı. Biz AB’nin talepleri vs. doğrultusunda orda böyle bir adımı attık ama yanlış yapmışız.”

Evet bu konu gerçekten de çok eski ve AB ile ilişkileri tehlikeye sokmamak için AKP ve Erdoğan geri atmış, bu geri adımın nasıl atıldığını ben de Brüksel’de bire bir izlemiştim.

Anlaşılan Erdoğan için artık AB ile ilişkileri tehlikeye atmak sorun teşkil etmiyor. Üyelik hedefi vazgeçilmez değil, artık ciddiye almıyor. Gerçi Türkiye, Avrupa kamuoyu da üyelik hedefini artık ciddi bulmuyor ya.

Ama Devlet politikalar, çıkarlar genellikle uzun hedefli şekillenir. İsterseniz bu “eski” sorunda ilk geri adımın neden ve nasıl geri atıldığına gelmeden önce zina meselesinin neden Müslümanlar için önemli bir demokrasi sınavı olduğuna dokunalım.

“Zina” kelimesi medeni kanunda boşanma gerekçesi olarak uzun zamandır kullanılan bir terim olsa da, dinimizin öngördüğü anlamda kullanılan, ceza yasasından kaynaklanan bir suç unsuru değil. Bu terimi ceza yasası kapsamına almanın din devletine doğru en büyük adım olacağından şüphe yok. Bugün Pakistan, Afganistan, Sudan, Yemen, Saud-i Arabistan ve İran’da “suç” olan “Zina” tamamen dini inançtan esinlenen bir düzenlemedir.

Dinimize göre “zina” evlilik dışı (köleler ile ilişki bu kapsama girmez) seksüel ilişki için kullanılır. En az dört şahit veya sadece kocanın şahitliği (yeminli) ile ispatlanır. İran’da olduğu gibi kadın bir meydanda taşlanır veya yine bir meydanda kırbaçlanır. İdam cezasına kadar giden uygulamalar öngörüyor İran ceza yasası.

AKP’nin “zina” meselesini nasıl tarif edeceği, kapsamının nereye kadar uzanacağı, suç unsuru, suç mekanı, suç eylemini nasıl şekillendireceğini henüz bilmiyoruz.

Ama “zina” terimi ceza yasasına girdikten sonra mahkemelerin uygulamada yüzyıllardır süren dini algıdan esinlenmeden karar vereceklerini düşünmek saflık olur. Zaten kanun yapıcının da bu dini inançtan esinlendiğini bilen hakimlerin uygulamada dini kuralları göz önünde bulundurmaları kendi içerisinde de tutarlı bir yaklaşım olur.

Kamuoyumuzun “havlet ortamı asansörde oluşur mu” sorusu etrafında sürdürdüğü bir tartışma değil bu. İnançları gereği, örtünen, yaşam şeklini inançları kapsamında sürdüren, haram, helal olgusu ile yaşamını şekillendiren insanların bu tür sorularla ilgilenmesi anlaşılır bir tutumdur. Bozulan bir asansörde uzun zaman mahsur kalan bir erkekle, bir kadın arasında “havlet ortamı oluşabilir”, ama “haramdır demiyorum” diyen bir hoca sorunu değil “zina” meselesi.

Zaten sorun da bu değil. Sorun devletin devreye girmesi ve “zina” teriminin ceza yasası kapsamına alınması. Başka bir deyimle devletin vatandaşların günah işlememeleri için caza kanunu kapsamında önlem alması.

Bir bakıma onları cennetlik bireyler olarak eğitmek için, kırbaç veya diğer ceza önlemlerini devreye sokması. Bu yolda “zina” meselesi ile ilk adımdır, son adım kesinlikle olmaz. Erdoğan’ın din devletine doğru ciddi bir adım atmaya karar verdiğinden şüphe yok.

Şüphe yok, çünkü uygulamada sadece mahkemeler değil, toplumda “zina” algısında dinden esinleneceği için, ihbarlar da bu kapsamda şekillenecektir. Bir nevi ahlak polisi ve ahlak kodunun devreye girmesi uygulamanın er geç bir sonucu olacağı gibi, kurumsal yan etkilerini sınırlamak nerede ise mümkün değildir.

“Perdenin arkasına ne oluyor”, “yelkenlide baş başa idiler” gibi tespit ve ihbarlar girecek hayatımıza. Evli olmayan bir çiftin bir otel odasını paylaşıp paylaşamayacağından tutun, bir çadır da birlikte yatmanın “şüphe”, ihbar kaynağı olup olamayacağına kadar açıklığa kavuşturulması gereken teknik sorunlar, yaşamı doğrudan etkileyecektir.

AKP açısından zaten sorun teşkil etmeyen, kadın erkek ilişkisi açısından toplumu derinden bölecek bu politika, kadını iyice obje konumuna indirgeyecek, sadece asansörde değil, tüm yaşamımızda kadın ve erkek arasına korku unsurunu sokacaktır. Sanıyorum amaçta bu, ama sadece bu değil. Zina meselesinin devreye sokulmasında bilinçli bir siyasi manevra da var.

Gezi süreci sonrası Erdoğan’ın siyaseti Müslüman-Laik kutuplaşması ekseninde şekillendirme ve kalıcı “Müslüman” bir çoğunluk arayışını izlemiştik.

Ülkeyi derinden geren, başarısızlıkla sonuçlanan, Müslüman-Laik değil, Despotizm-Demokrasi kutuplaşmasını empoze eden bu süreç, her halde tekrar gündemde. Atatürk ve Cumhuriyetin kuruluş yıllarına sahip çıkan bir AKP değil, din devletine doğru yol alan bir AKP devrede. Bir kez daha Müslüman-Laik kutuplaşma arayışı.

Tutar mı?

Kestiremiyorum...

Erdoğan’ın bir kez daha empoze etmeye çalıştığı bu kutuplaşma Müslümanlar için tarihi bir sınav. AKP’yi iktidara taşıyan en önemli etkenlerden biri Türkiye’de inanç özgürlüğünün ayaklar altında olması, Laik Türkiye’nin demokrasi sınavında kötü notu olmuştu. Demokrat, Liberal Türkiye ile yine demokrat, laik Avrupa Erdoğan ve AKP’ye bu mağduriyete karşı, demokrasi umudu ile kapıları açmış, desteklemişti.

Ama bugün artık laikler değil, Müslümanlar sınav sürecinde.  Askeri darbeler sonrası baskı rejiminden beter Erdoğan baskısı, tutuklamalar, Nazlı Ilıcak, Altan kardeşler gibi gazetecilerin ağırlaştırılmış müebbet hapsine, hukuk devletinin ayaklar altına alınmasına, “zina projesine” destek verir, Türkiye’nin din devletine dönüşmesine yeşil ışık yakarlarsa, sınıfta kalırlar.

Bir şey daha yapmış olurlar. Avrupa sağının “demokrasi Hristiyan kültürüne özgü, AB Hristiyan kütür etrafında şekillenmelidir” tezine, bu gerekçe ile Türkiye’nin üyeliğine karşı çıkan çevrelere malzeme sunmuş olurlar.

Erdoğan’ın uzun zamandır demokrasi ile yollarını ayırmış olduğunu, Türkiye’nin son iki yılındaki uygulamalar ile yaşıyoruz. Ama çevresi düşünce olarak ta İslam ile demokrasinin mümkün olmadığına inanıyor. AKP saflarında özel bir yeri olan Hayrettin Karaman bakın ne diyor:

“Demokrasinin...İslâm ile katiyetle bağdaşmayacağı kanaatindeyim.”

Hayrettin Hoca, “Medine vesikasına” atıf yapanların da İslam’ı yanlış okuduğunu düşünüyor. Demokrasilerin eşitlik ilkesinin de İslam ile uyuşmayacağına inana Hoca için, Demokrasi “kullanılabilir”. (Yeni Şafak 29.5.2014) Yolsuzluğun hırsızlık olmadığı fetvasını da veren bu hocamızın her hangi bir köşe yazarı olmadığı biliniyor.

Türkiye’de demokrasinin kaderi artık, Laik azınlığın değil Müslüman kitlelerin masasında. Laik ulusalcı, darbeci güç kaynakları gibi demokrasiyi “kullanılabilir” iktidar aracı olarak görür, Erdoğan’ın din devletine gitmek isteyen serüvenine destek verirlerse, Müslümanlar da sınıfta kalırlar.

Arap baharı başladığı günlerde, “model”, Araplar için “esin kaynağı” olan Türkiye’den eser kalmadı. Ama tekrar AB sürecini, barış ve diyaloğu demokrasiyi özleyen kitleler giderek büyüyor. Müslümanlar bu süreci hızlandırmakla, tıkamak arasında seçim yapmak zorunda. Demokrasinin geleceği, kaderi masalarında duruyor.

Sınav sürecindeler...

Erdoğan bundan 14 yıl önce ceza yasası kapsamında gündeme gelen “zina” meselesini Avrupa Parlamentosu Gurup Başkanları ile gerçekleşen toplantıda ülkemizin AB sürecine gölge düşmesin diye gömmüştü. Daniel Cohn-Bendit’in şaka ile karışık, “evlilik dışı ilişkileri ceza yasası ile düzenlemek, milletin yatak odalarına girme projeniz varmış” diye sorduğunda, Erdoğan ilginç bir cevap vermişti.

Erdoğan gülümseyerek “böyle bir projemiz yok ve olamaz. Zina konusu Türkiye basının kendi üretip, kendi tartıştığı bir konudan ibaret” demiş, tartışmayı ekonomik ve siyasi ilişkiler üzerine kaydırmıştı.

Bugün “Bunlar zaten bizim daha önce yasal düzenlememiz içinde vardı. Biz AB’nin talepleri vs. doğrultusunda orda böyle bir adımı attık ama yanlış yapmışız.” diyor.

Demek ki, Brüksel’de takiye yapıyormuş....