Umut Özkırımlı
Tem 19 2019

Türkiye’de demokrasi: Amatörce bir teori

Uzun süre yurt dışında yaşamak, Türkiye’de olan bitenlere belirli bir mesafeden bakmak ve çok sık olmasa da arada “geri dönmek” insana farklı bir perspektif kazandırıyor. Bu farklı bakış kimi zaman bir zenginlik sağlıyor. Her şeyin ortasında yaşarken, yaşadıklarınız hayatınıza türlü şekilde yansırken göremediğiniz şeyleri görüyorsunuz.

Kimi zaman ise sizi nüanslara körleştiriyor. Kendinizi uzaktan ahkâm keserken bulabiliyorsunuz, çünkü söyledikleriniz hayatınıza değmiyor. Diyelim haksızsınız, yanlış bir fikir öne sürmekten başka bir bedel ödemiyorsunuz.

Geçen haftaların birinde yabancı bir yayın organı için İstanbul seçim sonuçlarının ne anlama geldiğini bir “sürgün” gözüyle yorumlamam istendiğinde öncelikle sürgünde olmadığımı, kendimi bir sürgün olarak da görmediğimi hatırlattım kendilerine.

Bu, Türkiye’de de çok bilinmiyor aslında. Beni kişisel olarak tanıyanlar dışında çoğu kişi siyasi nedenlerle yurt dışında olduğumu sanıyor. Ama öyle değil.

Ben Türkiye’den 2011 yılında, profesyonel nedenlerle, geçici bir iş teklifi aldığım için iki seneliğine ayrıldım. O süre zarfında Luca doğdu ve İsveç’te kaldım. Luca olmasaydı kalır mıydım, bilmiyorum.

Barış imzacısı değilim; bildiri önüme gelmedi bile. Gezi’den sonra medya ve sosyal medya görünürlüğüm arttı; akademik özgürlükler, haksız yere hapse atılanlar uğruna aktivizmi artırdım ama şanslıydım, başıma bir iş gelmedi.

Sanırım bunun bir nedeni de Luca’yı ABD’ye götürebilmek bağış kampanyası başlatmamızdı. 2014’te teşhis konulan Luca’nın durumunu iki sene sonra, 2016’da kamuoyu ile paylaştık. Paylaştığımız anda sosyal medya ile sınırlı kalan ölüm tehditleri, saldırılar bıçak gibi kesildi. Açıkçası beklediğim bir şey değildi; şaşırdım.

Her neyse lafı uzatmayayım, sürgünde değilim. Sürgün hiç değilim. Bu lafı kendimi tanımlamak için kullanmak gerçek sürgünlere edilebilecek en büyük hakaret olur. Ama Türkiye’yi uzaktan gözlemlemenin getirdiği avantajlardan yararlanmaya çalışıyorum. Elbette bugüne dek öğrendiklerimle ve yaşadıklarımla yoğurarak.

İşte tam da bu noktada yas ile demokrasi arasındaki benzerliği fark ettim. Yas denilen o ele gelmez, göze görünmez şeyi anlamaya çalışırken fark ettiğim şeylerden biri ilerleme kaydetmenin ne kadar zor olduğu, ne kadar zaman aldığı oldu.

Bırakın günleri, haftaları, aylarca uğraşıyor, birkaç bebek adımı atarak bir yere geliyorsunuz (diyelim, iki sayfadan fazla okuyabilecek konsantrasyona kavuşuyorsunuz). Sonra ufacık bir şey oluyor, kat ettiğiniz tüm mesafeyi bir anda kaybediyor, başladığınız yere dönüyorsunuz! Tıpkı çiy gibi.

Bir sürü etkenin bir araya gelmesiyle yaprakların üzerinde çiy taneleri oluşuyor. Bütün gece sürüyor o damlacıkların oluşması. Sonra birisi, bir şey gelip yaprakları bir silkeliyor, tüm çiy taneleri dağılıyor.

Yas böyle bir şey. Galiba Türkiye’de demokrasi de. Açıklamaya çalışayım.

Çiy dediğimiz basit doğa olayı, aslında o kadar da basit değil. Ben de bilmiyordum, biraz termodinamik okudum, amatörce de olsa süreci biraz anladım.

Öncelikle çiy oluşması için havanın açık, sakin olması gerekiyor. En fazla çok hafif bir rüzgâr. Havanın açık olması önemli, çünkü bu tür havalarda korunaklı olmayan yüzeyler ısı/enerji kaybediyor. Eğer bu ısı kaybını dengeleyecek bir başka faktör yoksa yüzey soğuyor.

Çimenler, yapraklar, çiçekler radyasyona, Türkçesiyle ışınıma, enerji iletimine havadan daha yatkın. Yani havadan daha çabuk soğuyorlar. Ve kendilerini çevreleyen havayı da soğutuyorlar. Eğer hava yeterince nemliyse “çiy noktası” denilen dereceye erişiliyor; hava yoğunlaşarak sıvılaşıyor ve çiy dediğimiz su damlacıklarını oluşturuyor.

Gördüğünüz gibi amatör bir anlatım bile bir paragraf sürüyor. Bu arada çiy deyip geçmeyelim. Kurak bölgelerde çiy biriktirmek için çiy havuzları kuruluyor ve bu havuzlardan elde edilen kaynakla örneğin hayvancılık yapılıyor. Akademik literatürün en saygın dergilerinden Journal of the Royal Agricultural Society’e göre ilk çiy havuzu 1865 yılında kurulmuş örneğin.

Bilmiyorum, buraya kadar yazdıklarım Türkiye’nin demokrasi deneyimi ile ilgili bir çağrışıma yol açtı mı kafanızda. Açmadıysa devam edeyim. Türkiye’de demokratik bir atmosfer oluşması için aynı anda birçok etkenin devreye girmesi gerekiyor. Açık, durgun bir hava; doğru sıcaklık/soğukluk; yeterli nem seviyesi...

Bu etkenlerin tümü aynı anda devreye girerse -ki bunda şansın da payı yüksek- çiy damlacıklarından oluşan minik bir demokrasi vahasına kavuşuyoruz. Şanslıysak koşullar uygun olmaya devam ediyor; damlacıklar büyüyor, çoğalıyor, birbirleriyle birleşiyor, demokratik ortam da bununla doğru orantılı olarak kalıcılaşıyor.

Örneğin Gezi böyle bir andı. Kıbrıs meselesinin çözülür gibi olduğu, Türkiye’nin birbirine ardına AB’ye uyum paketleri geçirdiği kısa dönem de.

Ancak bunca zorlukla oluşan çiy damlacıkları maalesef çok kırılgan. Tek bir fiske ile dağılıveriyorlar. Kimi zaman bu fiske ordudan geliyor, kimi zaman Menderes, Erdoğan gibi seçilmiş bir siyasetçiden. Ve demokratik an buhar olup gidiyor.

Belki de 31 Mart ve 24 Haziran yerel seçimleri de böyle bir anı simgeliyordu. Hava açık ve durgundu. Ordu devreden çıkmıştı. PKK en azından bir süredir ciddi bir askeri tehdit oluşturmuyordu. Gülen Cemaati dağıtılmıştı.

Hava sıcaklığı istenen noktadaydı. Ekonomi iyi gitmiyordu. Dış politikada sorunlar birikmiş, S-400 krizi kapıya dayanmıştı. Yeterli nem de vardı. Muhalefet ilk kez karizmatik bir aday etrafında birleşmiş, hatta Kürtlerin de desteğini arkasına almıştı. Ülkeyi yöneten siyasi iradenin seçimleri iptal etmesiyle tüm ülke yüzeyi koca bir yaprak oldu, havayla temas etti. Türkiye 25 Haziran sabahı çiy ile kaplanmıştı.

Unutmayalım ama. Çiyin oluşması zor, dağıtılması kolay. Ülkeyi yönetenlerin çiy damlalarını bir havuzda birikmeden tek bir fiske ile dağıtması mümkün. İşte bu noktada amatör çiy teorimin de sınırlarına geliyoruz. Sonuçta siyaset ve termodinamik farklı. Siyaset teorileri fizik teorileri gibi katı değil; kuralları eğip bükmek, değiştirmek mümkün.

O yüzden iş demokrasiden yana olanlara düşüyor. Çiy tanelerini biriktirmek, büyütmek istiyorsak “yeşili korumak” zorundayız.

İş yine ağaca, yeşile, çevreye bağlandı, iyi mi...


© Ahval Türkçe

Bu makale yazarın görüşlerini yansıtır. Ahval’in yayın politikası ve editoryal bakış açısı ile her zaman uyumlu olmak zorunda değildir.



 

Bu makale yazarın görüşlerini yansıtır. Ahval’in yayın politikası ve editoryal bakış açısı ile her zaman uyumlu olmak zorunda değildir.