38 ağladığımız, yandığımız, öldüğümüzdür…

Bazı konularda yazmak zordur, ama yazılmalıdır işte. Bu da o yazılardan biri benim için. Daha fazla erteleyemezdim. Yeni bir yılın ilk günlerine denk geldi. Kusursa değerli okur, kusura bakmayın lütfen. 

Sanırım yıllar önce ilk defa, işkencecilerle ilgili “Nasıl yapabiliyorlar bu iğrenç ve alçakça işi?” diye düşünmüştüm… İşkence yapmak bir “iş” olabilir miydi ayrıca? Bu insan suretindeki mahlukların annesi, babası, eşi, çoluk çocuğu yok muydu? İnsan içine çıkmıyorlar mıydı hiç? Vicdanları, insanlıkları nasıl bu denli kararmış olabilirdi?

Sonraki yıllarda, 38 için de benzer bir soru aklıma düştü… Büyüklerimizden dinlediğimiz o korkunç 38 anlatımlarının “diğer” tarafında, o katliamı gerçekleştirenler vardı. Bu gerçekle nasıl yaşayabiliyorlardı? 

Dersim üzerine araştırmalarım süresince bu soru hep aklımın bir köşesinde idi. 

İhsan Sabri Çağlayangil, ölmeden anılarını anlatmıştı, evet. Seyit Rıza ve arkadaşlarının nasıl yargılandıklarını, nasıl idam kararları alındığını ve Elazığ Buğday Meydanı’nda kurulan idam sehpalarını, Seyit Rıza’nın sehpaya nasıl yürüdüğünü…  Ama Çağlayangil, sonuçta, idamların infazı için “özel” olarak görevlendirilmiş biriydi. O köyleri yakanlardan, yıkanlardan, insanları çoluk çocuk ayırt etmeden öldürenlerden değil…

Muhsin Batur vardı bir de, evet… Bir zamanların “uçan paşa” lakaplı, kudretli darbeci generali Muhsin Batur da anılarını yayınlamıştı, 1986’da. Ama Batur, hayatını ayrıntılarıyla, deyim yerindeyse ballandıra ballandıra anlattığı anılarında, söz Dersim’e gelince, genç bir subay olarak katıldığı Dersim Harekâtı için, “Okuyucularımdan özür diliyor ve yaşantımın bu bölümünü anlatmaktan kaçınıyorum” demekle yetinmişti. 

“Dersim… Dersim… Yüzleşmezsek Hiçbir Şey Geçmiş Olmuyor” kitabımı (Timaş, 2010) yayına hazırlarken, Seyit Rıza’yı mahkemeye, sonrasında idam edileceği meydana götürürken kolundan tutan emniyet görevlisinin kızıyla tanıştım. Seyit Rıza’yı kolundan tutan komiser Sadık Vural, 38 ve Seyit Rıza ile ilgili çocuklarıyla konuşmaktan hep kaçınmış. “Büyüyünce anlarsınız” demekle yetinmiş. Sadık Vural, harekata da katılmış, kızı bana o yıllarda Dersim’de çekilmiş resimlerini verdi. Ama ailesi onay vermediği için yayınlamadım, arşivimde duruyor. 

Ya askerler? Kimlerdi onlar?

2007 yılının ilk günlerinde, nihayet 38 kırımına katılmış bir asker, vicdanının sesine kulak verdi ve konuştu. Urfalı Abdullah Çiftçi, son nefesini vermeden hemen önce, “Allah kimseye göstermesin gördüklerimi” diyerek anlatmaya başladı: “Operasyonlar günlerce sürerdi. Köylere gittiğimizde köyün yetişkin erkekleri kaçardı. Sadece çocuklar ve kızlar kalırdı köylerde. Ambarlarını, ahırlarını ateşe veriyorduk. Sonra onların çocuklarını, kızlarını, kadınlarını, hepsini ağır makineli silahların önlerine verip öldürüyorduk. Kanları sel gibi akıyordu. İki yıl böyle sürdü. (…) Çocuklar birbirlerine sarılırlardı. Candı, ne yaparsın. Sonra çığlıkları gökyüzüne yükselirdi. Kanları sel olup akardı. Hala o çığlıklar kulaklarımda, bir türlü gitmiyor.” 

2011 yılında, “Kara Vagon” isimli 38 sürgünlerinin anlatıldığı bir belgesel için, harekata katılan iki asker daha vicdanlarının sesine kulak verdi. Bunlardan Haydar Dede, “…Adamları vurduk, vurdular. Şimdi şöyle kol kola taktılar. Şöyle kol kola taktılar beş yüz, alt yüz kişiyi ağır makineli tüfeklerle şöyle öldürdüler. Harçik ırmağına koydular, ırmak kıpkırmızı aktı” dedi.

Diğer asker, Eskeri Akyol da tanıklığını şöyle dile getirdi: “Diyarbakır’dan Dersim’e yedi gün yedi gece yürüyerek gittik. Gittikten sonra bizi Ali Boğazı'na verdiler. Gittiğimizde askerler evleri yakıyordu. Ulaştıkları tüm evleri yakıyorlardı. (…) Bombaları atmak zorundaydık mağaralara. Sonra gidip baktığımızda öyle çoğu yaşlı benim gibi. Getirip üst üste yığıyordu askerler ve üzerlerine gazyağı döküp ateşliyorlardı... Öyle canlı canlı... (…) Yukarı Kutu deresinde ceset kokusundan durulamıyordu. İnsanları öldürüp atmışlardı. Öylesine felaket görülmemiştir.”

Ve geçtiğimiz yılın sonlarına doğru bir başka askerin tanıklığı ile sarsıldık…

Bu, diğerlerinden farklı bir tanıklık idi. Çünkü “sıcağı sıcağına” bir tanıklıktı; 38 katliamına katılan bir asker, Dersim’deki günlerini, gün gün defterine kaydetmişti. Bu tanıklığın yukarıda örneklendirdiğim diğer vicdan azabı çeken askerlerin anlatımlarından farkı ve düşündürücü tarafı, günlük tutan askerin kahredici kayıtsızlığı idi… 29 Kasım 2019 günü Agos gazetesine manşet olan yazısında, günlüğü ilk kez duyuran araştırmacı Zeynep Türkyılmaz’ın deyişiyle, “kötülüğün sıradanlığı” idi söz konusu olan… 

İzleyen günlerde, Mahsuni Gül imzasıyla bu günlük, kitap olarak yayınlandı (Bir Askerin Günlüğünden Dersim 1938, Fam Yayınları Aralık 2019). 

“Ece Ajandası”na Osmanlı alfabesiyle yazılmış günlük, Mehmet Yıldırım tarafından günümüz Türkçesine çevrildi. Günlüğün Osmanlıca orijinali İstanbul Atatürk Kitaplığı arşivinde bulunuyor.

Günlükten anlaşıldığına göre Samsun Çarşambalı asker Yusuf Kenan Akım, 27 Nisan 1938’de askerlik yaşamına başlıyor. Birliğine gelen emirle Samsun, Amasya, Sivas üzerinden trenle Erzincan’a geliyor ve 30 Temmuz’da arkadaşlarıyla Fırat kenarında fotoğraf çektiriyor. Tutulan kısa notlarda 38 katliamı olanca vahşetiyle bir kez daha gözler önüne sergilenirken, notların sahibi askerin kayıtsızlığı ise insanın kanını donduruyor…

Birkaç örnek vereceğim:

“11 Ağustos: Bu sabah erkenden karşıdaki köye baskın yaptık. Fakat köyde kimse yoktu. Yakılması için haber bekliyoruz. Hafif makina Yılan Dağı’nı kurşunla dövüyor. Bugün dağları tararken 10 Kürt çıktı. İkisini bizim bölük vurdu. Bir kısmı yaralı kaçtı, bir kısmı da yakalandı. Şimdi yani 11:30’da Kozluca (tam okunamadı) köyünü yakıyoruz.”

“18 Ağustos: Sabah saat yedi buçukta Zara’nın nahiyesinden hareket ettik. Pülür’e, sonra Cevizli köyüne geldik. Yol boyunca olan bütün köyleri yaktık. Dağ içinde bir kulübeye girdik. 100 keçi bulduk. Ve meşum bir vaziyet karşısında kaldık. Bir Kürt kadını kendisini iple asmış.”

“3 Eylül: Cevizli ilerisindeyiz. Gece saat 12’de çadırlarımızı sökerek Pertek’ten hareket ettik. Sabaha kadar yol yürüdük. Nihayet saat 7’de bir su kenarında konakladık. Fakat derenin içi insan leşleriyle dolu olduğundan, susuzluktan öldük. O kadar yürümüşüz ki ayakta duracak kuvvetim yok. Ya Rab sen kurtar bizi buralardan…”

“9 Eylül: Ah bugün İzmir’de olsaydım. Halbuki dağ başında Kürtlerle uğraşıyoruz. Bugün de dağları ormanları tarayarak ovaya geldik. Bizim bölük Şam Uşaklarının başı olan Şeytan Ali’nin kafasını ve birçok daha insan öldürerek hepsinin kafasını getirdi. Şimdi bizim bölük çok gözde, bütün zabıtlar kahraman bölük diyorlar. Ali Galip Paşa bizim bölüğün gözlerinden öptüğünü telefonla söyledi. Geceyi Ovacık’ın bir saat ilerisinde geçirdik. Yine çok yorgunuz…”

“10 Eylül: Bugün dağlar ormanlar tarandı. Bizim bölük, azılılardan birisinin kellesini getirdi. Başka bir bölük de Seyithan’ın kafasını getirdi. Bizim bölükte Ruşen isminde er var. Bütün kafaları o kesiyor. Buralarda çok sefil kaldık…”

“11 Eylül: Bugün de dağları tarıyoruz. İnsan leşlerinden derelere girilmiyor. Burası o kadar soğuk ki adeta donuyoruz. Gece herkes of anam diye ağlıyor. Dünyanın en büyük cefasını biz çekiyoruz.”

“12 Eylül: Bu sabah erkenden kalktık. Yine dağlarda tarama harekâtı yapıyoruz. Her gün kafa kesmekle uğraşıyoruz. Bugün arkadaşlar yağ bulmuşlar, pirinç aldık, güzel bir pilav yapıp arkadaşlarla yedik. Artık insanlıktan çıktık, çok perişan olduk.”

“Bir Askerin Günlüğü’nden Dersim 1938” adıyla yayınlanan kitapta, İstanbul Atatürk Kitaplığı arşivinden alınmış, 1937 tarihli ilk defa yayınlanan bir fotoğraf da var. Fotoğrafa “Dersim’de tutuklanan köylü kadınlar ve çocuklar” notu düşülmüş. 

Bu yazıyı yazarken Mahsuni Gül’e günlüğü okuduğunda neler düşündüğünü, hissettiğini sordum. “Ağladım” dedi bana: “Hala da ağlarım… Askerler köylerini bastıklarında kendini asan kadına ağlarım… Dereleri dolduran cesetlere ağlarım… Dersim’e ağlarım… ‘Ya Rab! Ne zaman kurtulacağım bu korkunç yerden!’ diyen askere de ağlarım… Ne diyeyim başka…”

Ne desin başka…

*** 

Pişmanlığını dile getiren, işlediği suçtan dolayı nedamet getiren birini affetmek, ahlakımız, terbiyemiz, töremiz gereğidir. En affedilmez suçlar işlemiş biri için bile, eğer nedamet getirmişse, “Allah’ından bulsun” derdi büyüklerimiz. 

Meselemiz 1937-38’de işlenen insanlık suçuyla hala yüzleşilememiş olmanın acısıdır. 

Çünkü barış ve adalet, ancak birbirimizin acısını hissettiğimiz zaman, paylaştığımız bir ihtiyaç olarak değer kazanır…

Martin Luther King, “Beni korkutan kötülerin baskısı değil, iyilerin kayıtsızlığıdır” demiş. 

Dersim hala kanıyorsa için için, yaşadığı acıya gösterilen kayıtsızlıktandır biraz da. 

O kayıtsızlıktır o gün bugündür ağladığımız, yandığımız, öldüğümüz.


© Ahval Türkçe

Bu makale yazarın görüşlerini yansıtır. Ahval’in yayın politikası ve editoryal bakış açısı ile her zaman uyumlu olmak zorunda değildir

Bu makale yazarın görüşlerini yansıtır. Ahval’in yayın politikası ve editoryal bakış açısı ile her zaman uyumlu olmak zorunda değildir.