İslam’da güncellemeyi niye tartışmayalım?

Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan, "Kadınlar dayak yiyorlarsa şükretsinler" diyen Sosyal Doku Vakfı Başkanı ve İlahiyatçı Nurettin Yıldız'a karşı çıkarak “İslam’ın güncellenmesinin gerektiğini bilemeyecek kadar da aciz bunlar. İslam’ın hükümlerinin güncellenmesi vardır” demişti. Erdoğan’ın bu sözlerinin ardından “güncelleme” tartışması başlamıştı.

Erdoğan,  şaşkınlığa ve rahatsızlığa yol açan o ifadelerine “Allah'ın, yüce kitabımız Kur'an-ı Kerim'de bize açıkça ifade ettiği hükümler, yani naslar asla değişmemiştir, değişmeyecektir… Ama bunlardan hareketle yapılan içtihatlar, geliştirilen kurallar ve bunların uygulamadaki karşılıkları elbette zamana, şartlara, imkanlara göre değişecektir” diyerek açıklık  getirdi ama bütün bu tartışmalardan akıllarda kalan “güncelleme” kelimesi oldu.

Bazı klasik din hocalarının kadın ve cinsellikle ilgili büyük tepki çeken beyanları bu tartışmayı başlattı. Geleneksel dini çevreler tepki gösterince Erdoğan'ın söyleminde tam anlamıyla olmasa bile bir değişim yaşandı. Aslında işin sırrı burada. Gayet otoriter bir yönetici bile sarf ettiği bir dini yorumdan sonra hemen sözlerini değiştirmek zorunda kalıyorsa zaten oralarda bir sorun olduğu işaretini herkesin almış olması lazımdır.

Demek ki ilahiyat anlamında öylesine bir ifade özgürlüğü sorunu var ki en popüler lider bile sözlerinde değişime gidiyor. Bu durum aslında konuyu açık açık tartışmamızın ne kadar önemli olduğunu gösteriyor. Çok büyük ilahiyat sorunları olduğu halde toplumsal bir konsensusla "o alana dokunmak risklidir" deniyorsa kısır döngüsünden kurtulamayan, kabuğunu kıramayan bir toplum olduğumuz ortaya çıkmıyor mu?

Şimdi sormak gerek güncelleme sözüne itiraz edenler fiili hayatta aslında bol bol güncelleme yapmıyor mu? Sarık, cübbe giyinmeyi, misvak kullanmayı daha düne kadar dinin bir rüknü gibi algılayan anlayış, şimdi günlük yaşantısında bunlara yer veriyor mu? İslam diniyle ilgili siyaset, ekonomi, sosyoloji teorilerinin yüzyıllarca ihmal edildiği bir ortamda günün sorunlarına kısa yol kopyacılığı yapılmıyor mu?

Aslında içtihad tartışmasından önce yapılması gereken  İslam dünyasının ne zaman, neden düşünsel kısırlık içine girmeye başladığıdır.

İslam dünyasının düşüncenin dinamik olduğu, felsefe, sosyoloji tartışmalarının yapıldığı ve bu alanda unutulmaz bilim adamları çıkardığı bir dönemden, neden cehalet, hurafe, yobazlık dolu bir çukura düştüğü gerçeğini sorgulaması gerekir. Fıkıh kitaplarının hala niye yüzlerce yıl önceki çağların bilimsel veri kaynaklı çözümlemelerle dolu olduğunu sorgulaması gerekir.

İslam dini maalesef ortaçağını yaşıyor bu bir gerçek, artık kabul edelim. Din savaşlarının gerçekleştiği orta çağ Avrupa'sının bir benzeri halini şu an yaşamıyor muyuz? Sen Bartelmi katliamı vd. din adına yapılan katliamların binlercesini şu an İslam dünyası yaşamıyor mu?

"Allahü ekber" diyerek birbirini öldüren bir sürü dini cemaat yok mu? İfade özgürlüğü alanında dini çevreler ne durumda? Hala dinden çıkanın öldürülmesi gerektiğini mi düşünüyorlar? Buna bir kısmı inanıyor ve gereğini yapıyor ve bir kısmı da konuyu zihninde red etmeden ve fakat uygulamadan yana olmayan duruşuyla farklı bir hal mi sergilediğini zan ediyor?

Ne zaman bu konularda net bir duruş sergilenecek? Ne zaman itikadi konularda en cesur tartışmaların yaşandığı yılların düşünce özgürlüğünden daha gerilere düştüğümüzü anlayacağız?

Bence güncellenme konusunun ciddi bir şekilde ele alınması gerekir. Erdoğan söylediği için değil, zaten bu konuda bir netlik oluşması gerektiği için bu konuyu gecikmeden masaya yatırmalıyız. Müslümanların artık bu konuya korkmadan eğilmesi gerekir. Konu komplo teorileriyle değil, dinin iç tartışma sorunları olarak gecikmeden değerlendirilmelidir.

Din alimlerinin artık korkmadan yeni açılımlarla daralmayı, sıkışmışlığı aşması gerekir. Yüzyılların gecikmesini taklitçi yaklaşımlarla aşalım demiyorum. Özgün çözüm yollarının geciktiğini en baştan bir görelim ve kabullenelim, sonrası uzun süreli ve esaslı bir çalışmaya bağlıdır. İslam dünyası değişimin ruhunu kavradığı zaman yüzyıllarca yıllık gecikmesini telafi edebilir.

Din adına yüzyıllardır insanları yönetim, ilahiyat, kadın vd. alanlarda sömürenlerle yüzleşmeden nereye varacağımızı sanıyoruz. Dinin hak, adalet, vicdan içerikli öğretilerinden şekil tartışmalarına düştüğümüzü hala göremeyecek miyiz?

İçtihad kelimesine en soğuk bakanların bile bol bol içtihad ettiğini hala görmezlikten mi geleceğiz? Bu bir sosyal yaşam ihtiyacıdır ve gelişen, değişen dünyanın gereğidir. Dünyaya uzun süredir cevap verememiş Müslüman zihin çok ihtiyaç duyduğunu bile çok tehlikeli ilan etmiş, ama yeri gelince de takiyye yaparak işin içinden sıyrılmıştır.

Ekonomik anlamda yeni alternatifler sunamayan din alimleri, faiz oranlarıyla kar payı oranlarının niye aynı oranlar olduğunu açıklamalıdır mesela. Çok dinamik bir anlayışla içinden çıkamadıkları bir konuda hile i şer'iyeye başvurduktan sonra "içtihada karşıyız, güncelleme de ne demekmiş" sözlerini anlamlı bulmuyorum. Bu tür takiyyeler yerine özgün ekonomi modellerini keşfedenlerin niye İslam dünyasından çıkmadığını sorgulamalıdırlar.

İslam dünyası yeni bir silkinişi gerçekleştirmek için çok geç bile kaldı. Batı dünyasının çok acı tecrübelerden sonra keşfettiği demokrasi, insan hakları gibi kavramları hala yabancı görenlerin durup bir özeleştiri yapmaları gerekir.

Din adına yönetilen Sünni devletler geleneğinde maslahata teslim olmak, dinamik ve özgür bir din anlayış yerine, sultana eklemlenmiş bir din anlayışından canlı, üretken bir dini siyaset bilim çıkar mı? Sultanların kardeş katli istemelerine fetvalarıyla onay veren geleneğin İslam dünyasında neden demokrasinin yeşermediğine dair bir çift özeleştirisi olmayacak mı?

İnsan hakları alanında bireylerin güçlü devlet aygıtına karşı -bu isterse dini bir yönetim olsun - sorgulama gücünün olmadığını söyleyecekseniz aslında güncellemenin ne kadar önemli olduğunu ispat etmiş olan sizsinizdir.

Sadece devlet yönetimi değil, hayranlık duydukları dini, siyasi liderlerini bile eleştiremeyen dini toplulukların hala hatalarını görmemesi garip mi sizce? İslam dünyası bu kafasını kuma gömen anlayışından sıyrılmalı ve sorunlarına gerçekçi çözümler üretmelidir. Yoksa daha uzun yıllar hastalığımızın çaresini bile düşman ilan edeceğiz.