Ara 29 2017

Türkiye restorasyon diplomasisinde 2017’de de aradığını bulamadı

Son yıllarda sıklıkla karşılaştığımız soru "Türkiye nereye gidiyor?" sorusu.

Türk dış politikasını bir eksene koymak ya da bir çerçeveye oturtmak rota karmaşası yüzünden kolay değil. Başta Suriye ve Irak olmak üzere Ortadoğu'daki anlık gelişmeler, Türkiye'nin bu bölgeye dair seyir defterini takip edilemez hale sokuyor.

Bu gelgitler, AB ve ABD ile ilişkilere de yansıyor. Dış politikanın genel karakteri haline gelen öngörülemezliğe karşın en belirgin hale gelen şey, Batı ile ilişkilerdeki kötüleşmeye karşın Irak ve Suriye'de fabrika ayarlarına geri dönme emareleridir.

"Toprak bütünlüğü, istikrar ve güvenliğin korunması" ilkesini önceleyen fabrika ayarları, Türkiye'yi çevreleyen krizlerin aşılmasında merkezi iktidarlarla yani Bağdat ve Şam'la çalışmayı gerektiriyor. Bu bağlamda Bağdat ile yeniden yakınlaşmanın katalizörü Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi'ndeki (IKBY) bağımsızlık referandumu oldu.

Suriye tarafında ise Şam'la köprülerin henüz kurulamamış olması nedeniyle merkeze tekabül eden muhatap geçici olarak Rusya.

Suriye krizinde 2014'ten beri ABD ile ayrı düşen Türkiye’nin, artan oranda çatışmasızlık rejiminin tesis edilmesi ve siyasal çözüm sürecine girilmesi konusunda Rusya ve İran'ın çizgisine kaydığını söylüyor Orta Doğu uzmanı Fehim Taştekin, BBC Türkçe için kaleme aldığı yazısında. 

Batı ile ilişkilerin zehirlenmesi karşısında Rusya kapısı, Ankara'ya manevra alanı açarken İran'la da bölgesel rekabet geriledi. Bunlara karşın Körfez'le ilişkiler ters yüz oldu.

Eski Başbakan Ahmet Davutoğlu'nun kızağa alınması sonrası Orta Doğu'daki karmaşadan tedricen çekilme eğilimine girilmişken Katar etrafındaki restleşme Türkiye'yi Körfez'deki yeni krize müdahil yaptı.

Türkiye’nin dış politikadaki gelgitlerini ve değişimlerini hafızalarda tazeleyelim…

Aralık 2016'da Halep'te muhaliflerin elindeki bölgelerin tekrar ordunun kontrolüne geçmesiyle Suriye'deki hikâye tamamen değişti.

Moskova çatışmasızlık bölgeleri oluşturup siyasal çözümün önünü açma hedefiyle yeni bir inisiyatif geliştirdi. Türkiye ve İran'ı yanına alan Rusya, 30 Aralık'ta ateşkes ilan edilmesini temin ettikten sonra 23 Ocak 2017'de tarafları Astana'da buluşturdu.

Astana süreci, Türkiye'nin Halk Koruma Birlikleri'ne (YPG) yardımda ısrar eden ABD'den uzaklaşıp Rusya'nın çözüm ortağı olmasını kolaylaştırdı. 

Rusya, Fırat Kalkanı Harekatı'na yeşil ışık yakmak suretiyle Türkiye'yi Halep'te silahlı grupların tahliyesinde işbirliğine razı etmişti. IŞİD elindeki Cerablus-El Bab cebine giren Türk ordusunun baş önceliği Afrin ile Kobani arasında koridor açmaya çalışan Kürtleri önlemekti.

Türkiye’nin bölgeye asker konuşlandırırken de asıl hedefi Afrin'di.

Fakat Astana'daki "zoraki" ortaklığa rağmen Afrin'e müdahale için Rusya'dan onay alamadı.

Rusya, Ankara'yı kızdırma pahasına kendi çözüm senaryosuna uygun olarak Kürtleri hem siyasi hem askeri alanda yakın planda tutmaya gayret etti:

YPG ile ortaklığı nedeniyle ABD'ye karşı öfkesini dışa vurmaktan kaçınmayan Ankara, Moskova'nın Kürtler denklemde tutma girişimleri karşısında dikkat çekici bir şekilde kendisini tutuyor ve bunu Ruslarla işbirliğinin önünde engel olarak görmüyor.

Artık Suriye'nin Kürtlere karşı takınacağı sert tutum, Ankara'da, Şam'la köprülerin kurulmasının yolunu açacak gelişme olarak görülüyor.

Irak ise 2017'de Türkiye'yi de içine çeken şaşırtıcı gelişmelere sahne oldu.

Tahran'ı Orta Doğu'da Fars yayılmacılığı ile suçlayan Türkiye, Saddam sonrası Irak'ta kendisini İran etkisini kesebilecek Sünni güç olarak görüyordu. Özellikle Türkiye'nin 2010 seçimlerinde Sünni blok için ağırlığını koyması Bağdat-Ankara ilişkilerini rayından çıkarmıştı.

Türkiye’nin Musul'a 20 km mesafedeki Başika'ya asker konuşlandırması Irak'la gerginliği daha da tırmandırdı.

Ancak IKBY'nin 25 Eylül'de bölgeyi bağımsızlık referandumuna götürmesi İran, Irak ve Türkiye'yi ortak paydada buluşturdu. Geliştirilen ortak abluka ve yaptırım mekanizmasıyla Kürdistan baskı altına alındı; nihayetinde 16 Ekim'de Irak ordusu ve Haşd el Şaabi'nin müdahalesi karşısında Kürtler, Kerkük dâhil tüm tartışmalı bölgelerin kontrolünü yitirdi.

Taştekin, şu görüşü dile getiriyor:

“Irak ve Suriye dışında Orta Doğu'daki profilini düşüren Türkiye, Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri'nin (BAE) başını çektiği Körfez cephesinin hazirandan itibaren tecrit ve ablukayla cezalandırmaya çalıştığı Katar'a kalkan oldu.”

Daha önce yapılmış anlaşmaları hızlıca meclisten geçirip Katar'a asker gönderen Türkiye, diplomatik olarak da kendini bağlayacak sert çıkışlarda bulundu.

Ancak bu karşıtlıkta Türk yetkililer, BAE'ye yüklenmekten kaçınmazken Suudi Arabistan'a karşı dikkatli bir dil kullanıyor.

İsrail'le normalleşme süreci Mavi Marmara dosyasının kapatılması, elçilerin görevlerine dönmesi ve doğalgaz projesinde ortaklık perspektifiyle ilerlerken ABD Başkanı Donald Trump'ın 6 Aralık'ta Amerikan elçiliğini Tel Aviv'den Kudüs'e taşıma kararıyla "One Minute" moduna geri dönüldü.

İçerdeki gerilim biriktiren sorunlara ilaveten dışarıda diplomasinin birçok cephesinde adı konulmamış bir tecrit yaşayan ve Orta Doğu'da inisiyatif kaybeden Türkiye, Arap eylemsizliğinin bıraktığı boşlukta Kudüs davasını sahiplendi.

Dönem başkanlığı avantajını kullanarak İslam İşbirliği Teşkilatı'nı (İİT) 13 Aralık'ta Kudüs gündemiyle İstanbul'da topladı. Mesele BM gündemine taşınırken de kurulan temaslar Türkiye'nin uluslararası alandaki etkinliğini artırdı.

Birkaç yıl öncesine kadar Orta Doğu'da değişimi zorlayan dinamik bir güç olarak kendini konumlandıran Türkiye’nin, artık özellikle Irak ve Suriye'de statükoya dönüş için caydırıcı gücünü kullanmaya çalıştığını belirtiyor Taştekin ve ekliyor:

“Sınır hatlarında sürekli askeri seferberlik hali yaşanıyor. Fakat kas gücünü ABD ve Rusya'nın izin verdiği ya da göz yumduğu ölçüde kullanıyor. ’Oyun bozucu’ potansiyelini kullanarak oyunda kalmaya ve süreci yön vermeye çalışıyor. Yapım ve yıkımın birbirine çelme attığı, çelişkili ve sonuç garantisi olmayan bir restorasyon diplomasisi bu.”

 

Haberin tamamını buradan okuyabilirsiniz