Çürük yumurtalar topyekûn kapıya dayanırken

İçerde çıkartacak yeni kriz pek kalmadığından rejim ile reisi var gücüyle dışarıya yükleniyor. Üstelik bu dış maceraların getirisi içerdeki çatışmalardan çok daha yüksek… Ne de olsa Türk milliyetçiliği denilen verimli bir damar var. Suriye işgâllerinde, Rum/Yunan meselelerinde, S-400 alımı ve NATO’ya ayar vermede kıpkırmızı fışkırıveren… Ne var ki dış maceraların da sonuna gelindiğine dair gün geçtikçe güçlenen bir intiba var. Yakından bakalım…

Beklemede olan ve her an patlamaya hazır iki cephe var: S-400 ve NATO çelişkisi, diğer tarafta Kanal İstanbul’un Montreux’yü delecek ve Karadeniz’in ekolojik dengesinin altüst edecek olması nedeniyle Rusya ile ufuktaki büyük kavga. Bunlara ilâveten üç “sıcak” cephe var: Suriye, Ege/Akdeniz ve Libya cepheleri. Ve üçü de birbiriyle bağlantılı. Bu cephelerde kâh fiilen savaşılıyor kâh savaş hazırlığı yapılıyor. Kurulup beslenilen cihatçı ordusundan azamî yararlanılıyor. Ve savaş tanrılarının hiç doymadığı ve savaşa başlandığı zaman hep daha fazla savaşmak gerektiği unutuluyor. 

Suriye’den başlayalım. En Batı’da Antakya’ya komşu İdlib tam manasıyla işgâl bölgesi değil daha çok nüfuz bölgesi. Astana ve Soçi’de varılan mutabakat gereği Ankara buradaki cihatçıları bir şekilde pasifize edecekti. Enva-i çeşit cihatçıya hükmetmek mümkün değil idiyse de Ankara cahil özgüveniyle mutabakatın altına imza atıp durdu. Elli kere Putin’in huzuruna çıkıldı, hazret Türkiye’de defalarca ağırlandı. Buna rağmen ne Moskova ne de Tahran Ankara’nın bu işin altından kalkabileceğini düşünmedi. Suriye Ordusunu toparlamak için zaman kazanmak işlerine geliyordu. Ama bir süre sonra bıçak kemiği deldi geçti ve Şam ile Moskova İdlib’i süpürmeye başladı.

Bu mâlumun ilâmıydı. Konuyu az çok bilen istisnasız herkes İdlib’deki cihatçı urun sürdürülemez olduğunu ve eninde sonunda patlayıp cerahatini Antakya ve TSK işgalindeki gölgelere akıtacağını biliyor ve söylüyordu.

Rejim, İdlib’den kaçan, sayısı yarım milyona dayanmış sivillerin Antakya’ya taşmaması için sınırı çoktan kapattı. Merkel’den sınırın Suriye tarafında TOKİ yapılmasına destek sözü aldı. (Merkel belâ savarcasına gitti 25 milyon avroyu Kızılay’a yani Ensar Vakfına verdi!) Afrin’e ve SDF kontrolündeki bölgelere giden de var. 2500-3000 cihatçının Libya’ya ihraç edildiğini sağır sultan duydu.

Her hâl ve karda Türkiye’nin kısa vâdede İdlib’de, ne cihatçılarla ne onlarsız, nüfuzunu sürdürmesi mümkün değil. Reisin İdlib’le ilgili Rusya’ya ayar vermesine, askerî müdahalede bulunmak üzere harekete geçmiş olmasına bakmayın, Şam ve Moskova’nın askerleriyle çarpışması içine düştüğü batağı derinleştirir, o kadar.

Ne de orta vâdede cihatçıların TSK ile birlikte terör estirdiği işgâl bölgelerini zapt etmesi mümkün. Uluslararası camianın ve bölgede söz sahibi olanların bu bölgeleri Türkiye’ye bırakmaları söz konusu değil. Önce işgâl bölgeleri konsolide edildi ve TSK oralara sabitlendirildi, bundan sonra artık ricat evresi başlayacaktır. 

Cihatçılara gelince, ne Suriye’de ne Libya’da ne Afrika’da ne de başka bir ülkede Türkiye’nin Katar parasıyla besleyip büyüttüğü bu terörist gürûhlarına bölgede ve bölge dışında hiçbir ülkenin tahammül edebilmesi söz konusu değil. Bugün cümle âlemin, yanlış ya da doğru, üzerinde hemfikir olduğu bir terör türü varsa o da, telaffuz edilmesi dahî reisi çileden çıkaran islamî terördür.

Bu kapıdaki birinci çürük yumurta, kokusu bölgeyi sardı. Bağlantılı olarak gidelim Libya’ya. Her ne kadar kimsenin tanımadığı bir deniz sınırından dem vurulsa da Libya Türkiye’nin komşusu filan değil. Dolayısıyla Suriye’de ekilen nifak tohumlarını Libya’da ekmek mümkün değil. Kaldı ki Ankara gözü dönmüş vaziyette öylesine yanlış işler yaptı ve yapmaya devam ediyor ki yanında duran kimse kalmadı, Katar bile havalara bakıp ıslık çalıyor. BAE Haftar yönetimine hiç dikkat çekmeden silâh yığıyor, Türkiye ise yollayabildiği üç beş silâhı bağıra çağıra sevk ediyor. Öyle ki Berlin Konferansı sonrası Fransa’nın başını çektiği bir grup katılımcı ülke açıkça Türkiye’yi işaret ederken pek kimse BAE’den bahsetmiyor.  

Davul zurnayla başlatılan Libya müdahalesi bölge ülkeleri tarafından net bir tepkiyle karşılandı. Fas, Cezayir, Tunus, Çad, Nijer, Mali, Sudan, Mısır hepsi kendi üslûbunca ama istisnasız müdahaleyi reddetti. Arap Ligi hakeza. Eğer Türkiye’nin varlığı çok görünür hâle gelir ve dengeyi Trablus lehine bozmaya başlarsa, Mursî döneminden Ankara ile görülecek bir hesabı kalmış olan Mısır’ın müdahil olması kaçınılmazdır.

Libya macerası başlamadan bitecek gibi, yumurta baştan çürük. Göz göre göre Trablus’a Suriye’den sevk edilen cihatçılar arasında Çeçen ve Uygurlar da var imiş. Ne bunların ne de Suriyelilerin, savaşı Trablus lehine çevirmeleri mümkün gözükmediği gibi, Avrupa’nın güney Akdeniz kıyılarına birkaç mil uzağa cihatçı yığınağı yapmak AB tarafından kabul edilebilir değil. Ama bunun idrakinde olan pek yok Ankara’da. Onlar hâlâ islâm devrimi filan yaptıklarını sanıyor. Biraz dolar ve petrol de cabası tabiyatiyle…

Gelelim diğer cepheye, Ege ve doğu Akdeniz’e. Yunan Genelkurmay Başkanlığı geçenlerde şu verileri paylaştı. “Türk askerî uçakları tarafından Yunan hava sahasının ihlali sayısı, 1987’den bu yana ilk defa 2019’da katlanarak rekor kırdı ve 4811’e ulaştı. 2019’da Yunan ve Türk savaş jetleri arasında 384 danışıklı it dalaşı gerçekleşti, bu sayı 2010’da 13’tü”. Bir diğer bilgiye göre Ankara-Trablus deniz sınırı anlaşmasının açıklandığı 27 Kasım’da TSK uçakları toplamda 20 kez Yunan adaları üzerinde uçtu. 17 Aralık’ta ise rekor kırarak 40 kez uçtular.

Bu uçuşlar, Yunanistan’ı masaya zorlamak diye pazarlansa da esas Ankara’nın ve daha doğrusu rejimden bağımsız hareket ettiği izlenimi veren Avrasyacı asker tayfasının gözünü nasıl kararttığını faş ediyor. Üstelik Yunanistan veya herhangi başka bir ülke böyle cebren nasıl masaya oturur? Ümmî güruhu kitabın orasını çalışmamış belli ki.

Yunanistan ile diğer sorun akın akın gelmeye devam eden mülteciler, Türkiye dâhil her milletten. Bu da gerginliğin parçası...

Doğu Akdeniz’de işler daha farklı değil, oralarda harıl harıl ve her türlü uluslararası anlaşmaya aykırı şekilde fosil yakıt aranıyor. Bulunacağı şüpheli ama gerginliği artırmada bire bir… AB’nin yaptırımları er veya geç önlerine gelecek.  

Her durumda, Akdeniz’de veya Ortadoğu’da veya kuzey Afrika’da Türkiye kıratında bir ülkenin kabadayılıkla muradına ermesi ve yaptığının yanına kâr kalması pek mümkün gözükmüyor. O işler büyük abilere mahsus.

Ama kapıya dayanmış ve kokuları kapılardan sızan çürük yumurtaların içerde ekonomik, politik ve en vahimi, ahlakî tahribatının bedeli büyük olacak.  


© Ahval Türkçe

Bu makale yazarın görüşlerini yansıtır. Ahval’in yayın politikası ve editoryal bakış açısı ile her zaman uyumlu olmak zorunda değildir

Bu makale yazarın görüşlerini yansıtır. Ahval’in yayın politikası ve editoryal bakış açısı ile her zaman uyumlu olmak zorunda değildir.