Faşizmin medenî trolleri

Memleketin iç meseleleri gibi dış ilişkileri de sapır sapır dökülüyor, savaş meydanlarında sürünüyor. Yeni de değil, epeydir öyle. Rejim, birkaç istisna dışında dünya âlemle kavgalı… Diplomasi değil, anti-diplomasi icra ediliyor, neredeyse her konuda. İç ve dış meselelerde mütemadiyen konuşanlar, Erdoğan, Çavuşoğlu, Akar, Kalın, Altun tehdit savurmada, ayar vermede birbirleriyle yarışıyor. Kurdun dişine kan değdi, titre dünya!  

Monşerleştirilmiş hariciyecilere herhangi bir konuda danışan yok. Zaten Hariciye’de danışılacak yetenekli memur da pek kalmadı, görevde kalanlar biat etti, kızaktakilerin sesi çıkmıyor, vasatlar terfi ettirildi. Asker, istihbaratçı ve tesadüfî akademisyenden oluşan Saraydaki heyet dış politikada tek karar verici ve tabii ki dünyayı hatmetmiş. Kimden duydularsa “sahada olmayan masada olmaz” nakaratı eşliğinde önlerine gelene saldırıyorlar. 19. yüzyıldan kalma güce dayalı “gunboat diplomacy” lakırdısının Türkçesi. Aslında içerdeki hukukdışı ve şiddet temelli uygulamalar neyse dışarda da aynıları dayatılıyor.  

Böyle bir ortamda dışarıya diplomatik dille konuşmak, resmî yollarla kamu diplomasisi yapmak artık mümkün değil. Tehditler ve gayridemokratik uygulamalar dış dünyada not ediliyor, bunun ötesinde o kütükleşmiş küstah dile kulak asan yok. Anca dalga geçen var.

Klasik diplomasi her ülkede, emrinde olduğu hükûmetin dış siyasetinin oluşmasında ve uygulamasında baştan sona aktördür. Uluslararası zeminde dış siyasetin ve içerdeki uygulamaların sağlamasını yapmak, yapılan hamlelere kılıf yaratmakla mükelleftir.

Bu aslî görevin icrası Türkiye’de neredeyse imkânsız zira rejimin politikalarının kılıflık yanı kalmadı. Yapılan yanlışlara kılıf yetmez. Türk diplomatlarını yurtdışında ve özellikle Batı’da ciddiye alan yok. Türkiye, mütemadiyen sorun yaratan ve yarattığı sorunları meşrulaştırmak için abuk sabuk gerekçeler üreten bir belâ herkesin indinde.

Dışarda tehdit, taarruz ve işgâl siyasetinin son dönemde tepe tepe kullandığı “meşru müdafaa”, “meşru güvenlik kaygıları”, “vazgeçilemez millî çıkarlar” formüllerinin uluslararası platformlarda kâbul gördüğü sanrısının ardında, ikili veya çoktaraflı muhatapların sahtekârlığı yatıyor. Herkes belâ savıyor ve savaşmaya niyeti olmadığı için görmezden gelmeye çalışıyor, sonunda bir nebze müsaade ediyor. Son Tel Abyad ve Resulayn işgâli bu tavrın tipik sonucudur. Sözün özü, diplomaside lafın bittiği yerde Türkiye…

Pekâlâ, bu diplomatik boşluğu kim dolduruyor dersiniz? Medenî troller! Bu gürûhun devamlı çoğalarak öne çıkmasının nedeni diplomatik karadelik. Dış politika olsun, iç politika olsun Saray’ın tasarruf ve icraatını aklamak, meşrulaştırmak diplomasinin sivil ayağı olan bu talimli, terbiyeli trollerin işi bundan böyle. 

İngilizcede bunları adlandırmak için güzel bir söz var: “Spin doctors”!  Vazifelerini çoğu zaman para karşılığı yapan, iç veya dış medya ve kamuoyuna bir kişi, bir ülke veya bir ideoloji nâmına, olayları daima olumlu yorumlayan propagandacı demek. Lobici de denebilir ama “medenî trol” daha yakışıyor.

Ağzı laf yapan, en az bir Batı dili bilen ve içerde ya da dışarda ilişki ağları kuvvatlı muhteremlerdir bunlar. Türk veya yabancı olurlar. Ağırlıklı olarak Berlin, Brüksel ve Vaşington’da boy gösterirler. Oralardaki vakıf kaynaklarını, hibeleri ve Türkiye’deki akçalı destekleri kullanmayı iyi bilirler. Mükemmel iş takipçiliği yaparlar. Türkiye’nin Suriye gibi olmasından ödü kopan Batı’nın duymak istediği hoş ve boş mesajları vererek para ve itibar kazanırlar. Bütün sorunlara rağmen Türkiye’nin Batı’ya sadık kalacağı, bu günlerin geçeceği, aydınlık günlerin geleceği masalını tekrar edip dururlar.

İş yapma biçimleri, devlet adına konuşmak zorunda olan Hariciyeninkinden farklıdır. Memurlar gibi gizlilik mükellefiyetiyle bağlı olmadıklarından bağımsız gibi dururlar. Bu sayede objektiflikten dem vurur, kamuoylarına bu yolla nüfuz ederler. Objektiflik cilâsı söylediklerini daha kabul edilebilir kılar.

Kılıf bulmakla görevli oldukları yanlış, gayridemokratik ve saldırgan uygulamaları önce eleştirerek söze başlar ama hemen akabinde “ama onlar da…” diyerek bu uygulamaları meşrulaştıran günah keçilerine getirirler lafı. Günah keçileri ise umumiyetle memleketin mâlum düşmanlarıdır. İçerde ve dışarda Kürdler ve Fethullahçılar, dışarıda emperyalistler AB ve ABD, Ermenistan ve Ermeniler, Rum ve Yunan dünyası, şimdilerde kimi Arab memleketleri…  

İki misal vereyim. Reisleri 1945’ten bu yana süregelen ilişkileri altüst etme pahasına Rusya’dan S-400 füzeleri almaya mı kalktı, cevap hazırdır: “Evet, bu NATO ilişkimizi tehlikeye atabilir ama esas kabahat kimde? Türkiye’ye Patriot füzeleri satmayan ABD’de!” Zihinlerinde iki yanlış daima bir doğru eder.

Diğer misal “AB üyeliğinin bu hâle gelmesinin vebali kimde” sorunsalı… Başta Almanya ve Fransa olmak üzere AB ülkelerinin bu tarihî yanlışta payı az buz olmasa da medenî troller, rejimin ayyuka çıkmış gayridemokratik uygulamalarını ve derin Batı düşmanlığını pek öne çıkarmaz, bileti son tahlilde hep Batı’ya keserler. İmama kızıp oruç bozmanın, Türkiye ayarında, yani zayıf olup kendini güçlü sanan bir ülkeye vereceği kalıcı zarar umurları olmaz. 

Hepsinin sabahtan akşama kendi kendilerine tekrarladıkları manevî gerekçeleri vardır: “Türkiye o kadar da kötü durumda değil, iyi şeyler de oluyor”, “komşularımız kötü, hakkımızı tabii ki arayacağız”. Gönüllü kulluklarının “ekmek parası”, “çocuk büyütüyoruz” yollu maddî gerekçeleri de eksik değildir.

Ad vermeyeceğim; bir kere bunlardan çok var, faşizm olağanlaştıkça da sayıları artıyor. İkincisi, onlar kendilerini iyi tanırlar. 


© Ahval Türkçe

Bu makale yazarın görüşlerini yansıtır. Ahval’in yayın politikası ve editoryal bakış açısı ile her zaman uyumlu olmak zorunda değildir

Bu makale yazarın görüşlerini yansıtır. Ahval’in yayın politikası ve editoryal bakış açısı ile her zaman uyumlu olmak zorunda değildir.