Gücün tek elde toplanması ve bitmeyen siyasi kriz

Türk rejimi karmaşık, kökleşmiş sorunları ve zorlukları etkileşimle yönetme ve çözme düşüncesini çoktandır terketti. Bunun yerine köktenci buyurucu bir yaklaşım ikame etti.

Özellikle 15 Temmuz 2016’daki darbe girişiminden sonra, Türk siyasi liderliği sürekli olarak ‘sıkıntılı konuları’ ya zor araçlarına başvurarak ya da varlıklarını inkar ederek bir kerede ve kökten çözeceğini iddia etti. 

Mesela hükümet sözcülerinin rahatsız edici buldukları yasal, siyasi ya da diplomatik açıklamaları, kararları ya da eylemleri ‘yok hükmünde’ olarak ilan etmeleri neredeyse alışkanlık haline geldi. Bu esnada mezkur zorlukların gerçek ya da hayali aktörleri de adet olduğu üzere hainler, yabancı düşmanlar, ajan provokatörler ya da basitçe teröristler olarak itibarsızlaştırılmaya çalışıldı. 

Böylesi bir tutum Kürt hareketine, ekonomik krizin arkasında ’gizli ele’, zaman zaman ABD, NATO ve Avrupa Birliği’ne, hatta yönetici elit içindeki muhalif/çatlak seslere karşı gösteriliyor. 

Bu tür bir söylem Türk siyaseti ve diplomasisi için tümden yeni sayılmaz. Ancak özellikle dış ilişkilerde, dayatmacılığın 

stratejik ve eşgüdümlü politikanın önüne geçmesi 2016 darbesi sonrasına özgü bir durumdur. Aynı şekilde bu dönem Türk yetkililerin yaptığı açıklamaların ABD de dahil diğer muhatap ülkeler tarafından en fazla yalanlandığı veya tekzip edildiği zaman dilimi oldu. 

Kuşkusuz diplomaside her zaman yorumlamada pragmatizme ve hatta yanlış anlamalara yer vardır. Fakat mükerrer ve tutarlı bir biçimde görüşmelerin farklı yansıtılması Türkiyeli yetkililerin sadece kendi pozisyonlarına uygun düşen ifadeleri işitme eğilimine işaret ediyor. 

Yukarıdaki panorama devrimci kabadayılığın yansıması olarak görülebilir. Aynı zamanda apaçık bir çaresizlik resmi olarak da okunabilir. Çünkü ötekiyi yok sayarak ‘sorun çözmek’  karmaşık ve zorlu konulara gerçekçi bir yaklaşım için gerekli vizyon, niyet, bilgi ve uygun araçlardan mahrum olma haline de işaret ediyor.

Bu sebeplerin ötesinde, aynı fikirde olmadığı aktörlerle diyalog sürdürme isteksizliği ve/veya kapasitesizliğini, Japon tarihçi Shozo Fujita’nın ötekiyle karşılaşma endişesi ve, tecrübe ve karşılıklı-bağımlılık (interdependence) kaybı olarak tarif ettiği bir tür narsizm tanımına denk düşüyor. 

Ötekinin kaybına tekabül eden bu psikolojik durumun  bir kaçınılmaz sonucu iletişim ve ilişkilenme becerisinin erimesidir. Kaldı ki bu durum rejimin aynı anda nasıl kuvvetli ama kudretsiz hale geldiğini anlamada önemli bir etkendir. 

Türkiye rejimi, her geçen gün, hem içeride ve hem de diplomasi alanında gerçekçi amaçlara yönelik farklı siyasi aktörlerle diyalog ve rıza inşası yoluyla ortak irade oluşturmaya çalışan kudretli bir kurumsal siyasi ağ olmaktan daha da uzaklaştı.

Bunun yerine, ülke yönetimi, muhayyel bir altın çağa ulaşmak için tüm gücünü ve etkisini hiç denememiş sınırlara, hayalperest ve buyurucu bir şekilde zorlayan kızgın ve istikrarsız bir çark haline geliyor. 

Mezkur altın çağ ise iktidar elitinin eklektik ve anakroniktik bir tarih okuması ile arzu ettiği kendilik imajını bulduğu mutlak zafer, tükenmez kudret, üstüncülük (supremacism) ve yücelik epizotlarının kolajından oluşan bir kurgu.  

Darbe sonrası tasfiyeler, Erdoğan’ın gücü tekelleştirme ve kişisel kültüne sorgusuz saygı ve bağlılık duyan bir bürokrasi oluşturma kararlılığıyla birleşince devlet mekanizmasına – yani, güçler ayrılığı, yöntemsel normlar ve gelenekler, sistem içindeki insan sermayesi- tamiri zor zarar verdi. 

Burada özellikle hayati olan ‘devlet düşmanları’ kulübünün yeni üyeleri olan Gülenistlerin, kadim ‘dahili düşmanları’ 3 K’ların (Kürtler, Kızılbaşlar ve Komünistler) aksine devlet aygıtına sadece yaygın ve derin bir şekilde yerleşmiş değillerdi aynı zamanda AKP seçmeni ve kadrolarından ayırt edilemez bir kesimdi.

Dolayısıyla, darbe sonrası korku saltanatının sisli havasında gerçekleştirilen bürokrasinin ve kadroların paranoyak ve rövanşist bir şekilde yeniden yapılandırılması bir yanıyla da intiharcı bir faaliyetti.

15 Temmuz 2016 ve AKP’nin 31 Mart 2019 seçim fiyaskosu arasında bir kişi kültü inşa edilmesi ve bunun sürdürülmesinin bedeli devet aygıtının takatsızlaşması, kamusal yaşamın tüm sektörlerindeki aralıksız kaos/kriz ve toplum içerisinde derin ayrışmlar oldu. 

Bu esnada, ülkenin geleceğiyle ilgili endişeler artarken, yönetici elitlerin geleneksel mağduriyet söyleminin yerini giderek  milli irade, emperyal yücelik (grandiosity) ve Sünni/Türk üstüncülüğü (supremacy) retoriğinin alması oldukça ironiktir.

Paradoksal olarak, 2016 darbesinden itibaren hem elitler, hem de rejim yanlısı kalabalıkların haleti ruhiyesinde  narsist hissiyatın yayılması, devlet aygıtının zayıflaması ile atbaşı gitti. 

2016 yazı sonrası Türkiye kamuoyu güvenlik, ekonomi, bölgesel ve denizaşırı diplomasi alanlarında en iddialı ve ihtiraslı vaatler duymaya başladı. 

Açıkçası tarihselleştirilmiş kollektif mağduriyet söylemleri ile narsistik grup kendilik imajlarının pek çok ortak yönleri vardır. Ancak burada çok önemli bir farkın altını çizmek gerek; kolektif mağduriyet iddiası bir özneye pasiflik, edilgenlik izafe ederken, narsist kendilik imajı (grubun/bireyin) etkenlik kapasitesini ve muzafferliğini takıntılı bir şekilde ön plana çıkarır.  

Bu nedenle (kollektif/grup) narsizm(i) kişi kültü ile kalabalıkların hararetli bağlılığının birarada ve karşılıklı inşasını açıklayan önemli bir psiko- politik dinamik olduğu gibi, şu anda ülkenin iç ve uluslararası politikasını çerçeveleyen söylemsel terminolojiyi de belirliyor.

Bu terminoloji giderek daha yoğun bir biçimde (elitin ve milletin) kim oldukları, yani, ulusal aidiyet; tarihte ne oldukları, yani, geçmiş emperyal ihtişamları; kime/nasıl ibadet ettikleri, yani, Sünni/ İslam inancı üzerine kurulu tekbenci üstünlük düşünceleri ile meşrulaştırılıyor.

Türkiye’nin savaş rejimi, beka mücadelesini sınırlarının dışındaki fiziki ve diplomatik muharebe alanlarına taşıyarak ülkede hep örtülü olarak var olan üstünlükçü, yayılmacı, işgalci arzuları açıkça görünür kılmaktadır. 

Ancak bu hamle yönetici elitlerin karar alma ve eylem tarzlarını kökten değiştirmiyor; yani, söylemde tek taraflı maksimalizm ve harekatlardaki ihtiyatsız cüretkarlık baki kalıyor. 

Başka bir ifadeyle 9 Ekim 2019 itibariyle, ülke içerisinde uygulanagelen daha büyük bir kriz yaratarak bir krizi atlatmak tarzı artık Türkiye sınırlarının diğer tarafına, komşu ülkelere ve hatta kıtalar ötesine yayılmaya başladı.

Erdoğan hükümeti politik olarak sendeleyen ülkeyi Libya ve Suriye’deki derin ve karmaşık çatışmaların içine itti. Bu listenin varsayılan fırsatlara göre daha da büyüyerek Kıbrıs (doğu Akdeniz), Ege, Irak, İran, Kafkaslar, Doğu Afrika, Basra Körfezi ve hatta Orta Asya’daki gerilimleri de kapsaması şaşırtıcı olmaz. 

Kimi gözlemci ve uzmanlar belki Türkiye liderliğine Rojava/Kuzey Suriye bölgesinin işgali ve kendi versiyonu bir ‘tampon bölge’yi empoze etme ‘zaferi’ üzerinden jeopolitik öngörü ve diplomatik maharet atfedebilir. 

Fakat rejimin son dört yılda ülke içindeki performansı göz önünde bulundurulmalıdır; günü kurtaran tüm ‘zaferler’ için yüksek bedeller ödendi. Bu bedellerin toplamı nihayetinde sistemin kurumsal olarak çökmesine ve hiç bitmeyen politik krizlere yol açtı. 

Rejim şu anda  ülke dışında benzer bir senaryoyu prova ediyor; 70 yıllık diplomatik sermaye birikimi yani stratejik ittifaklar, uluslararası prestij ve uzun dönemli jeopolitik hedefler berhava ediliyor. 

Son olarak da Türk hükümetinin tek taraflı saldırgan ve fevri  dış politikasının birbirlerine zıt konumlanmış uluslararası aktörleri bile kendisine karşı birleşmeye zorlaması hiç de sürpriz olmayacaktır. Erdoğan rejiminin iç siyasette pek çok ‘zaferden’ sonra ‘başardığı’ tam da budur.


© Ahval Türkçe

Bu makale yazarın görüşlerini yansıtır. Ahval’in yayın politikası ve editoryal bakış açısı ile her zaman uyumlu olmak zorunda değildir.

Bu makale yazarın görüşlerini yansıtır. Ahval’in yayın politikası ve editoryal bakış açısı ile her zaman uyumlu olmak zorunda değildir.