Cengiz Aktar
Mar 05 2018

Kıbrıs-Yunanistan-Türkiye: Yanılgıların sonu

İlkin söz düellosu, ardından Ege ve Kıbrıs kıyılarındaki fiziksel karşılaşmalarla kazanılan yeni ivme, Türkiye'nin komşularına yönelik politikası ile AB ve NATO'ya karşı yükümlülükleriyle ilgili yeni bir değerlendirmeyi gerektiriyor.

Ankara'nın kavgacı söylem ve edimleri, dış siyaset seçiminin doğrudan sonucu. Her şeye rağmen bu tercih, yaklaşan seçimler karşısında yurtiçindeki milliyetçi dalgayı beslemeye niyetli.

Seçimler olsun ya da olmasın, Ankara'daki yöneticiler, geçmişteki müttefik ve ortaklarıyla bu ortaklıklardan kaynaklı sorumluluklarına meydan okumayı seçti.

Haddinden fazla öz güven, Batı'nın devamlı olarak Türkiye'yi yatıştırmaya yönelik bir politika uygulaması ile Rusya'nın amellerine kur yapmasının verdiği güvenle, aslında uluslararası ortamda çok zor ve riskli olabilecek bu yolu yalnız yürümeye karar verdiler.

Sonuna kadar yararlandıkları ülkenin coğrafi konumunu öne sürerek, Ege denizinin dibinde ve Kıbrıs'ta var olduğu düşünülen fosil yakıttan paylarını almak için kararlı görünüyorlar.

Türkiye'nin enerji açlığı sert bir itici güç.

Batı'nın Türkiye'ye karşı duruşunu kısaca değerlendirelim.

Batılılar dört ana nedenden dolayı Erdoğan'a sadık kalmaya hevesliler:

Ürün, özellikle de silah satmaya devam etmek ve yerli uzmanlığın eksik olduğu bazı kârlı mühendislik projelerine teklif vermek; Türkiye'yi NATO'da tutmaya devam edip Putin'in kucağına düşmesinin önüne geçmek; Erdoğan'ı AB üyeliği hedefinden vazgeçmesinden dolayı ödüllendirmek ve kısa vadede, mültecilerin, göçmenlerin ve -şu anda olduğu gibi- eski cihadçıların Avrupa'ya yönelik kitlesel hareketlerini engellemek için sınır denetimin devam etmesini sağlamak.

Dolayısıyla, Batılı beyanlar ve raporlar sistematik olarak sansürlenmiş, fazla temkinli ve hatta çaresiz durumda. Fakat, kavgacı retorik ve eylemlerini arttıran Ankara'yı sürekli yüreklendiriyorlar.

Bunun son örnekleri, Kıbrıs ve Yunanistan'a yönelik tehditlerin yanı sıra, kuzey Suriye'deki Kürt anklavı (yerleşim bölgesi) Afrin'e yönelik Türk saldırısını kınamaktan bariz bir şekilde kaçınmaları.

Bu koşullar göz önüne alındığında, eldeki politika seçeneklerini, özellikle de çantada keklik sayılanları yeniden değerlendirmek gerekiyor.

Bu politika efsanelerinden ikisini kısaca inceleyeceğim:

Türkiye'nin AB umutlarından kaynaklı kozları ve Kıbrıs'taki yeniden birleşme görüşmelerindeki kozu.

Türkiye'nin AB umudu çoktan öldü. Türkiye'nin mevcut “müzakere ülkesi” statüsü resmi olarak sona erene kadar, ki bu Nisan'da olacak gibi görünüyor, ik taraf her şey normal ilerliyormuş gibi davranmaya devam edecek.

Avrupa'da Türkiye'nin üyeliğini destekleyen tek bir kamuoyu, tek bir hükümet yok.

Son araştırmalara göre Türklerin yüzde 73'ü AB, yüzde 67'si NATO hakkında olumsuz fikirlere sahip. Erdoğan'ın demir yumruğu altında yönetilen Türkiye hızla Batılılaşmadan uzaklaşıyor, son iki yüzyıla dayanan eğilimi zorla tersine çevirerek, gelecekte Batı'yla herhangi bir bağ kurulmasına yer bırakmıyor.

Daha da önemlisi, AB üyelik hedefinin son bulması, AB üyesi ülkelerle iyi ikili ilişkiler açısından son 20 yılın başarılarını iptal ederek geçersiz kıldı. Son yıllardaki AB ülkelerine, AB politikacılarına ve vatandaşlarına yönelik bu kavgacı söylem ve eylemler Türkiye'deki kaymanın güçlü işaretleri.

Türkiye'nin komşularına yönelik AB üyeliği umutlarından kaynaklanan sözleşme yükümlülükleri diplomatik ilişkilerle de sınırlı değildi.

Günümüzde AB ülkeleriyle doğrudan ilgili olan iki altyapı projesi var ve projeler gerekli etki değerlendirmesi olmadan devam ediyor.

Bunlar Kıbrıs'ın hemen karşısında yer alan ve sismik alanın tam üstüne (!) oturan Akkuyu (Mersin) nükleer enerji santrali ile Kanal İstanbul denen ve çoğu uzman tarafından Karadeniz'i besleyen nehirler de dahil olmak üzere Karadeniz Bölgesi için potansiyel olarak ölümcül olarak görülen proje.

AB üyeliği öngörüleri ortadan kalktığında, tüm seçenekler için bahisler açık. Doğal olarak ve yukarıda bahsettiklerim açısından, kimse AB ve/veya NATO bağlarının komşularla ve özellikle de Kıbrıs ile Yunanistan'la gerilimi hafifleteceği üzerine ya da Ankara'ya çevre koruması ve afet önleme açısından müktesebat ile uyumlu olmaya çağrı yapılacağı üzerine bahse girmemeli.

Temel koz, eğer işgal ve/veya AB ilhaklarının birleşmesi bir olgu haline gelmesi durumunda Avrupa'nın/Batı'nın ekonomik ambargo uygulaması ihtimaline dayanıyor.

Almanya'daki Tuna Nehri'nin kaynağına kadar varolan tüm ekolojik dengeyi yok etme potansiyeline sahip Kanal İstanbul projesinde olduğu gibi, ülkeleri doğrudan ya da dolaylı olarak etkileyene kadar diğer tüm diğer işler Batı tarafından denetlenmeyecek ve fark edilmeyecek.

İkinci varsayımsa bitmek bilmeyen Kıbrıs'ın yeniden birleşmesi görüşmeleri. Yeniden birleşme mevcut sorunları çözmek için ideal bir çözüm olsa da, Ankara rejiminin değişen doğası ile her zamankinden daha uzak görünüyor.

Bunun basit ama temel bir sebebi var: Demokratik olmayan bir rejim, federasyon gibi bariz bir şekilde demokratik olan bir çözüme tahammül edemeyecektir.

Son olarak kimse Erdoğan rejiminin tüm rasyonalitesinin güç politikalarına dayandığını, özellikle de rol modeli Rusya gibi, ülkesinde ya da başka bir yerde şantaja, tehditlere, askeri güç gösterilerine ve kanunsuzluğa başvurmaya hazır olduğunu unutmamalı.

Bu durum sonsuza kadar sürmeyecek olsa da, komşularla ilişkinin eski hale dönmesini ciddi olarak aksatacak ve bugün Suriye'nin Afrin bölgesinde olduğu gibi öngörülemeyen bir hasara neden olacak.