Türkiye Ortadoğu’dan sonra Güney Kafkasya’yı da kaybedebilir

Rusya, 11 Eylül’de ‘Vostok (Doğu) 2018 Askeri Tatbikatı’ ile dünyaya bir ‘gövde gösterisinde’ bulundu.

Sibirya’nın doğusunda başlayan bu savaş oyununa, Rusya’nın yanı sıra, Çin ve Moğolistan da katıldı.

SSCB’nin ve ardından Rusya Federasyonu’nun düzenli olarak gerçekleştirdiği Zapad (Batı) tatbikatlardan oldukça farklı gelişen Vostok 2018; 1981 yılındaki, iki kutuplu dünyanın son ve en büyük tatbikat olan Zapad 81’den sonra, büyüklüğü ve verdiği mesajlar açısından önemli.

NATO’nun ‘büyük çapta bir kriz için prova’ diye yorumladığı tatbikat, kuşkusuz geçmişteki iki düşmanı, Rusya ve Çin’i ittifaka mecbur bırakan ABD ve batı için kaygı verici.

Resmi açıklamalar tatbikatların hiçbir ülkeyi hedef almadığını, sadece ortak savunma amaçlı olduğunu vurguluyor. Oysa tatbikatın, NATO’nun Rapid Trident (Hızlı Mızrak) Tatbikatı’ ile aynı günlerde başlaması oldukça manidar.

Tatbikat, soğuk savaş dönemindeki ‘düşmanı caydırıcı’ yönünden ziyade “Bizimle olan kazanır” anlamına geliyor.

Putin’in "Ülkemizin egemenliğini, güvenliğini ve ulusal çıkarlarımızı korumak ve müttefiklerimize destek vermek borcumuzdur” sözleri de bunun kanıtı zaten.

Vostok 2018’in ilk hedefi, eski SSCB ülkeleri ve hali hazırda Rusya’nın askeri işbirliği içinde olduğu Suriye ve İran gibi ülkeler. ‘Hâkimiyeti altındaki’ bölgelere özel ilgi duyan Türkiye gibi ülkelere de kendini hatırlatmak isteyen Rusya’nın, gözlemci olarak Türkiye’yi davet etmesi anlaşılır.

Türkiye, yedi yıldır büyük hayaller ile saplandığı Suriye savaşının, son kısmında. ‘Diplomatik üstün başarı’ olarak lanse edilen İdlib Anlaşması belli ki çok baş ağrıtacak.  

Rusya, verdiği bir aylık sürenin biteceği günü, ekim ortasını bekliyor. Ekim-kasım ayları; ABD’nin yeni İran yaptırımlarının başlayacağı, ABD ile Türkiye’nin Zarrab davası ve F-35 savaş uçakları konusunda geriliminin tırmanacağı bir dönem. Kısaca Rusya hesaplarını yine güzel yapıyor, bölgedeki son oyununa hazırlanıyor.

2008-2010 yıllarında Türkiye, Ortadoğu’da ciddiyetle karşılanan, farklı güçler ile masaya oturabilen, sözünün kısmen ağırlığı olan ve tabir yerindeyse hakem olabilecek bir ülkeydi.

Güney Kafkasya’da da sorunların çözümünde rol oynaması beklenen Türkiye’ye arabuluculuk rolü de yakıştırılıyordu.

Türkiye’nin Kafkasya’da ana siyaseti, Azerbaycan’a özel destek gibi gözükse de, NATO’ya yaklaşmak için Türkiye’yi kullanan Gürcistan’ı da dâhil ettiği, Türkiye-Azerbaycan-Gürcistan askeri ittifakının oluşturulması önemliydi. Bu plan aslında başarılı oldu.

Sovyetler Birliği’nden kopan ülkeler arasında NATO’ya alışılmadık bir yakınlık duyan Gürcistan, Türkiye’ye yaklaşmak istedi, Türkiye ise bu yakınlaşmayı sadece askeri değil, ekonomik hatta enerji hatları anlamında da başarıyla değerlendirdi.

Ne yazık ki, bu duruş, güçlenerek saygın bir diplomatik aktörlüğe dönüşmedi, aksine Türkiye’nin sözü geçen bölgelerde taraf olmayı seçmesi ile basit bir ‘kızıl elma’ fantezisine dönüştü.

Özerkliğini ilan eden Abhazya ve Güney Osetya konusunda herhangi bir duruş geliştirilmedi, Kırım konusunda sert bir tutum takınıldı, Çeçenlere uzun süre sert çıkıldı, Karabağ sorununa sığınılarak Ermenistan ile ilişkiler ötelendi.

Azerbaycan ile ilişkiler, özellikle son yıllarda Gülen Cemaati operasyonları çerçevesindeki ‘ortaklıklar’ ile iç siyaset seviyesine çekildi.

Rusya devasa bir askeri gücü dosta-düşmana sergilerken, sınırlarına dayanan NATO gücünden rahatsız olduğunu göstermeyi amaçlıyor. ABD’ye karşı olası bir ittifaktaki gücünü Türkiye’nin görmesini, fakat aynı zamanda Kafkasya’daki beklenmeyen bir kıpırdanma karşısında vereceği tepkiden çekinmesini istiyor.

Türkiye, Karabağ sorununun çözümü için yıllardır çalışan MİNSK grubundaki 16 arabulucu ülkeden biri. Kısa bir dönem sorunun çözümüne yönelik, ‘ağabey’ Rusya’ya bile alternatif olabilecek nitelikteki söylemler, özellikle 2010 yılından bu yana fanatik taraftar sloganlarına dönüşmüş durumda.

Erdoğan’ın Bakü’yü son ziyaretinde sarf ettiği “Binlerce şehidimizin kanıyla yoğrulan bu dostluğu derinleştireceğiz. Azerbaycan'ın sıkıntısı olan Yukarı Karabağ bizim de sıkıntımızdır. Bu meselede öncelikle adım atması gereken işgalcilerdir. Karabağ sorununun çözülmesi, Ermenistan ile ilişkilerimizin düzelmesinin olmazsa olmaz şartıdır” sözleri, Türkiye’nin artık açık bir taraf olmaktan çekinmediğini ve Minsk’teki arabuluculuğunun imkânsızlığını gösteriyor.

Kadife Devrim’in ardından, Azerbaycan tarafından beslenen Ermenistan Başbakanı Paşinyan’ın Karabağ siyasetinde bir ‘sapma’ yapabileceği yönündeki umut ilk günden suya düştü. Paşinyan, “Karabağ halkı, kaderini tayin hakkını kullanacak hatta Minsk’te masaya oturacaktır” dedi.

Paşinyan, koltuğundan ettiği eski hükümetin körüklediği Rusya ile yaşanan kısa gerginliği geride bırakabildi. Geçen hafta Moskova’da gerçekleşen son görüşmeden taraflar oldukça memnun.

Paşinyan’ın, Rus güvenlik güçlerinin, Türkiye ile Ermenistan sınırını koruduğunun altını çizmesi ve "Bizim için çok gerekli ve olumlu. Bu sorumluluktan tamamen kurtulmuş durumdayız. Bu uzun sınırın sorumluluğunu taşımak büyük bir yük olurdu" demesi uzun yıllardır analistlerin dillendirdiği  “Ermenistan güvenlik zafiyeti sebebi ile Rusya’ya bağlıdır, bu bağ hükümetler üssüdür” tezinin teyidi niteliğinde.

Kafkasya’daki dengeler açısından, Ermenistan’ın bağımsızlık günü olan 21 Eylül’de ABD başkanı Trump’ın gönderdiği uzun tebrik mesajı oldukça ilgi çekiciydi.

“Bu yıl Ermenistan’ın kutlayacağı çok şey var; barışçı ve demokratik hareket Ermenistan’da yeni bir devir açtı, sizinle çalışmaya hazırız. Özellikle NATO ile olan işbirliğiniz için teşekkürler. Önümüzdeki aylarda Dağlık Karabağ çatışmasının çözümü için yeni fırsatlar açılacak...” sözleri beklentilerin çok üzerinde.

Sovyetler’den ayrıldıktan sonra, Rusya’nın bölgedeki askeri himayesini kabullenen Ermenistan, hiçbir zaman Gürcistan gibi NATO yanlısı olmadı. Fakat 1991’de NATO üyesi olmayan Avrupa ve SSCB ülkeleri ile ilişkileri geliştirmek için oluşturulan Avrupa-Atlantik Ortaklık Konseyi’ne katıldı.

NATO’nun birçok bölgesel projesinde ortak ve Afganistan, Lübnan ve Kosova askeri operasyonlarının aktif iştirakçisi oldu. Hem Rusya olan güçlü askeri bağını korudu, hem de ABD ve NATO ile iyi ilişkilerini sürdürmeyi başardı. Yani ikisini de idare etmeyi bildi.

Ortadoğu’da durum belli; dünya Türkiye’yi bölgedeki cihatçıların dostu olarak görüyor. İdlib’de yaşanacakların ardından, bölge hâkimiyeti hayallerinin suyu düşmesi dışında, öngörüsüz dış siyasetin faturasının iç siyasete de yansıyacağına dair büyük bir fikir birliği var.

ABD’nin de tekrar oyuna girmesi ile Güney Kafkasya’da yaşanacak gelişmeler sonucunda, Türkiye’nin Ortadoğu’dan sonra bu bölgedeki rolünü de tamamen kaybetmesi güçlü bir ihtimal.

Bu makale yazarın görüşlerini yansıtır. Ahval’in yayın politikası ve editoryal bakış açısı ile her zaman uyumlu olmak zorunda değildir.

Related Articles

مقالات ذات صلة

İlgili yazılar