Nesrin Nas
Ara 02 2017

Diyarbakır...

Tahir Elçi’nin ölümünün üzerinden tam iki yıl geçmiş. Oysa her şey dün gibi taze. Bu yıl anma töreni epey kalabalık.

Bir televizyon programında tamamlamasına izin verilmeyen cümlesi...Yarım kalan cümleyi kendileri tamamlayarak Tahir Elçi gibi bir barış güvercinini hedef tahtasına koyanların azgınlığı...Ve Tahir’in tarihi Dört Ayaklı Minare’nin önünde yatan cansız bedeni...

Sevgili eşi Türkan, Diyarbakır Barosu avukatları, çevre illerden gelen avukatlar, milletvekilleri, Diyarbakırlılar, Türkiye’nin batısından gelen dostları birlikte “Ayağından vurdular” dediği Dört Ayaklı Minare’ye çıkan dar sokakta Tahir’in ölümünden önceki son konuşmasını kendi sesinden dinlerken yaşadığımız şu son iki yılı düşünüyorum.

Tahir’in sakin ama kararlı konuşması devam ediyor. “Binlerce yıllık tarihimize, yaşamımıza, kadim kültürlere...” diyor.

Konuşma bitiyor ve hoparlörlerde bulunduğumuz sokağa yayılan kurşun sesleriyle irkiliyorum. Tahir’in vurulduğu anın sesleri tüm sokağı dolduruyor. Gayri ihtiyari Türkan’ın yüzüne bakıyorum. Öyle derin bir acı var ki...

Aklıma Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından hazırlanan bir iddianamede, Tahir Elçi için “terör örgütü mensubu” ifadesinin kullanıldığı geliyor. Utanıyorum..

Neyse ki, kamuoyu tepkisi ve Diyarbakır Barosu’nun peşini bırakmaması sayesinde Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı mahkemeye gönderdiği müzekkerede bu ifadenin “sehven” kullanıldığını söylemiş. 

Daha fazlasını kimse beklemiyor zaten. Resmi bir özür gelmeyeceğini bu devleti tanıyanlar olarak hepimiz biliyoruz. Kaldı ki, iki sene olmuş, hala Tahir’i kimin ya da kimlerin vurduğu bulunamamış. Üstelik 13 saniyelik en önemli görüntü kayıp.
 
Tahir’in vurulduğu Dört Ayaklı Minare’nin etrafı brandalarla kapatılmış. Kentin o bölümüne hala girilemiyor. Brandanın yırtılan bölümlerinden arka tarafa bir göz atıyorum. Yıkıntılar dışında bir şey görünmüyor. Tören sonrasında Sur’da boşaltılan ve yıkım olan mahallelere gideceğiz.

Nesrin Nas

Ana caddeler insan ve araba dolu. En son Nisan ayında gelmiştim. Şehir hala çok ağır yaralıydı. Caddeler, dükkanlar, lokantalar boştu. Caddelerde çok sayıda polis, akrep, toma dolaşıyordu. Bu kez güvenlik güçleri daha az görünür olmuştu.

Hala kavşaklarda, yol kenarlarında çok sayıda zırhlı polis aracı ve güvenlik güçleri var ama sanki onlar da orada bulunmanın iğretiliğinin farkındalardı ve kalabalık arasında kaybolmak ister gibi duruyorlardı.

Sanki Suriyeli mülteciler de azalmıştı. Belki de Diyarbakır da en az bizim kadar yaralı, bir de biz yük olmayalım diye başka illere göçmüşlerdi.

Bu arada yeni tanıştığım KHK ile üniversiteden atılan Dr. Mehmet Yanmış, bana Diyarbakır’ın hem son bir yılını hem de bu yaraların nasıl sarılacağını anlatıyor. “Diyarbakırlı mısınız?” diye soruyorum. “Hayır, Trabzonluyum, milliyetçi-muhafazakar bir geçmişten geliyorum” diye cevaplıyor. 

Şaşkınlığımı görünce, Kürt meselesi ile ilgili yaptığı araştırmayı, KHK ile atılmasını ve KHK’lı olunca yakın akrabalarının dahi kendisini dışladığını söylüyor. “Kürtler düşenin halinden anlıyor, KHK’lı olarak bir tek burada iş bulabildim, o nedenle buraya yerleştim, ben artık buralıyım” diyor.
 
Kent yavaş yavaş yaralarını sarmaya başlamış. Esnaf “çok şükür bugünlerimize” diyor. Konuştuğum bazı esnaf en kötüsü geride kaldı duygusuyla şimdiki hali normalleştirmeye çalışıyor. İnsanlık hali dedikleri bu olsa gerek. 
“Acılara tutunarak yaşamanın sonu yok” diyor bir esnaf. Sur’daki yıkımı sorduğunuz zaman sessiz sessiz yüzünüze bakıyor. Oradaki acıyla yaşamayı öğreniyor sanki...Yeni birkaç işyeri bile açılmış.
 
Sur’a giriyoruz. Yıkımın olduğu Ali Paşa’ya doğru o labirent gibi sokaklara dalıyoruz. Ali Paşa’ya yaklaştıkça perişanlık yüzünüze çarpıyor. Evlerinin önünde kadınlar bizi kollarımızdan çekip, içerideki yıkımı ve yaşamak zorunda bırakıldıkları koşulları gösteriyor.

Pembe sırt çantasıyla okuldan gelen bir kız çocuğu yoldaki enkazdan atlayarak eve, daha doğrusu ev gibi görünen enkaza giriyor. Enkaz arasında o pembe çantalı kız çocuğu Spielberg’in filmindeki bir kare gibi duruyor.

Bazı mahalleler tamamen yıkılmış. Tek tük ev kalmış. Onlar da bugün yarın yıkılacak. O evlerden birinden çıkan ben yaşlarda bir kadın bize “polis K...yı gördünüz mü?” diye soruyor.

“Hayır” diyoruz.

Telaşla o polisi arıyor.

Bu mahallelere her biri diğerini görecek şekilde garip dikdörtgen bir kule görünümlü polis gözleme yerleri yapılmış. Kuleler arasında koşturuyor kadın. “Sorun nedir? diye soruyorum.

“Sabah  o polis K geldi. Akşama burası yıkılacak çıkın dedi, 2 çocuğum var, gidecek yerim yok, ben nereye gideceğim? Bana yer gösterin diyeceğim” dedi. Hepimiz çaresiz birbirimize baktık. Bu derdi arasında bir yandan da  “size bir çay ikram edemedim” diye dertleniyordu.

Bir başka sokakta tek tük ev dışında başka bir şey kalmamış. İnsanlar, el arabalarıyla enkaz arasından eşya topluyorlar. Çadırdan bir bakkaliye kurulmuş. “Kime satıyorsun burada?”  diye soruyorum. “Enkazdan eşya bulmak için gelenler oluyor, bir de polisler, yıkım ekibi ve molozları kaldırmaya gelenlere “ diyor..

Bazı mahallelerde ise yıkım şimdilik durmuş. Diğer mahallelerdeki  molozlar  kaldırılıncaya kadar, o mahalleler zaman kazanmış gibi. Ama kışı evlerinde çıkarabirler mi, belli değil...

nas sur

Sur’dan çıkıyoruz. Caddedeki akıp giden hayat beni şaşırtıyor. Diyarbakır sanki bir kaç parçaya bölünmüş. Ama yine de Diyarbakır’ın üzerinde elinizi uzatsanız tutabileceğiniz bir hüzün var...

Bir kahvehaneye giriyoruz. Kahveci “biz sessizce ağlamayı öğrendik. Yaşamak başlıbaşına direnmektir” diyor. Yakamdaki Tahir Elçi rozetini istiyor. Benden önce bir arkadaşım davranıp, yakasındaki rozeti ona uzatıyor.

Ayrılırken uzun uzun kucaklaştığım Diyarbakırlı dostlarıma ve kendime söz veriyorum. “Hep acıları paylaşmak için değil mutlaka bir gün sevinçlere ortak olmak için geleceğiz” diyorum.