Selim Eyüboğlu
Haz 02 2018

Bir çocukluktan kaçış öyküsü: Patrick Melrose

Patrick Melrose sabah sabah çalan bir telefonla paldır küldür başlıyor. Telefona cevap veren Patrick babasının öldüğü haberini duyar duymaz yere yığılıyor. Telefonun öbür ucundaki ses  çok üzgün olduğunu, babasının ne kadar değerli bir insan olduğunu uzun uzun anlatıyor, Patrick'te onu onaylıyor.

Başta gerçekten Patrick'in duygusal olarak da yıkıldığını düşünüyoruz. Hemen ardından, telefonu kapar kapamaz gülmeye başlıyor...Kız arkadaşının nasıl ölmüş sorusuna ''Bilmiyorum, o kadar sevindim ki sormayı unuttum'' diyor.

Edward St Aubin'in romanlaştırdığı The Patrick Melrose Novels kendi yaşam öyküsünden kaynaklanıyor. Roman Patrick'in tacizin de yer aldığı son derece hazin çocukluk dönemini ve izliyen yıllarda bu dönemin bıraktığı izlerle nasıl baş ettiğini ya da başedemediğini anlatıyor.

Başlarda yüksek dozda kullandığı kokain ve esrarı yaşam ve intahar arasındaki en mükemmel uğrak yeri olarak tanımlayan Aubin, izleyen yıllarda kendiyle bir antlaşma yapıyor: Ya yaşadıklarını yazacak ya da intahar edecekti.

Muhtemelen Aubin, yazma sürecinde hem başından geçenleri birebir tekrar yaşıyor, hem de zorlu yaşam deneyimini hayali karakteri Patrick'e transfer edip onu bir roman karakterine dönüştürürken kendine de nefes alabileceği yeni bir yaşam alanı yaratıyordu.

Benedict Cumberbatch'in Patrick'i canlandırdığı mini dizi de benzer bir biçimde  bir otobiyografiden ziyade üzerinde hayli oynanmış, oyunculuğun, müziğin ve üst-ses anlatımının ön plana çıktığı dışavurumcu bir anlatımın şekillendirdiği bir uyarlamaya izlenimi bırakıyor. Eroinin etkisiyle Cumberbatch'in yüzü şekilden şekile girerken vücut dili de bu bu dışavurumculuğu tamamlıyor.

Ölüm haberini alır almaz hayatında yeni bir bölümün açıldığını farkeden Patrick başta kendine çeki düzen vermeye and içiyor ve babasının küllerini almak için NewYork'a gidiyor.  Ancak Kolombiya kokaini, Çin beyaz kokaini, valyum ve her türlü alkollü içki ile unutmaya çalıştığı çocukluk yılları ne kadar bastırmayı denerse bir o kadar nüksediyor ve onu yetişkin hayatında kovalamaya devam ediyor. Durumu o kadar içler acısı ki, bir noktada otel odasında yerde kolunda şırınga saplı halde uyuyakaldığını farkediyor.

Israrla tutunduğu bir diğer kaçış yöntemi de hayata küçümseyici bir alayla bakmak, çevresindekilerle diyaloğunda onlara laf sokmak. Üst sesi daha New York'taki otel odasınındaki pencerelerin açılmayacak şekilde tasarlandığını farkeder farketmez ''eğer aşağı atlayamayacaksan pencerenin ne anlamı var'' diyor. Ne var ki, bu ince alaycı tutumundan da güç alamıyor; tam tersine, bu yaklaşımı onun kırılganlaştırdığı kadar sosyal ilişkilerinde de onu tam bir dallamaya dönüştürebiliyor.

Birinci bölümün en yaratıcı anlatım özelliklerinden biri, geçmişle bağını koparmanın kolay omayacağının ima edildiği, son derece ekonomik olarak kullanılmış flashbackler. Yapboz oyununu eksik parçaları gibi ilk başta bu flashbacklerin tam olarak ne olduğunu kestirmek mümkün değil.

İkinci bölüm ise flashback tanımını değiştirircesine yapboz oyununun tamamlanmış halini kesintisiz olarak gözler önüne seriyor: Patrick'in hayatında anahtar rolü oynayan bir kaç gün, ailesinin Fransa'nın güneyinde satın aldıkları bir malikanede geçiyor. Bu birkaç gün, sadece babasının değil, aynı zamanda annesi ve gelen misafirlerin de karakterler özelliklerini ortaya seriyor:

Erkek misafirler Patrick'in babası David'i (Hugo Weaving), son derece büyüleyici buluyorlar. Onun av muhabbetlerinden, kadınları küçük düşürücü şakalarından hoşlanıyorlar. Oysa David, Patrick'in ''ya hep ya hiç; 18. yüzyılda hayat günümüzden çok daha iyiydi veya tüm kadınların canı cehenneme, özellikle de annenin,'' gibi sözlerle başının etini yiyen içi boş bir süper egoya sahip, çevresini her an zehirleyen biri.

Diğer yetişkinler daha az patetik değil. Av geyiği devam ederken bir noktada kendisinden en az otuz yaş genç görünen sevgilisi Brigitte söz almasın diye onu masanın altından yemek bıçağı ile tehtid  ediyor. Misafirlerden biri 'türünün son örneği olan bir dağ keçisini öldürüşünü övünerek anlatıyor. Babasının dar çevresinin bu içler acısı hali belki de fazlasıyla karikatürize ediyor. İçi boş muhabbetlerinin her birinden akan banallik, banalliği anlatmanın tek yolunun yine banallikten mi geçtiği sorusunu akla getiriyor.

Geriye şu ana kadar bahsedilmemiş, psikanalizin altın öznesi olan annesi kalıyor: Kendini duygusal bir fanusun içine kapatıp David'in yaptıklarını görmezden gelen Eleanor (Jennifer Jason Lee) Patrick'i ihmal edişini ''baban benimle çok vakit geçirmeni istemiyor' diye açıklıyor. Bir noktada kendisini en çok anlayan Anne'a açılıyor ve David ile herşeyin başta ne kadar farklı olduğundan dem vuruyor.

Ne yazıkki Eleanor biraz da yarım akıllı: Anne ile birlikte yemek yemek için üstü açık kırmızı renkli Cadillac'ını kenarda mütevazice duran gri bir  deux chevaux'nun yanına parkederken, o çevredeki tüm erkekleri Nazilerin öldürdüğünü, ancak onların şansına o bölgenin iyi ahçının sağ kaldığından bahsediyor.

Jennifer Jason Lee'nin olağan üstü bir özdeşlemeyle oynadığı Eleanor, suya düşmüş bir kalıp sabun gibi her an kendinden birşeyler kaybeden trajik bir karakter. Bir noktada Brigitte'in aşağılamalara dayanamayıp gecenin bir yarısı malikaneyi terketmeye karar verip ancak otostop yapamayınca kös kös geri dönüşünü farkediyor ve ona 'Terketmek o kadar kolay değilmiş, değil mi?' diyor.

Dizinin en yaratıcı yanlarından biri de bilinç akımı tekniğiyle yazılmış bir roman gibi zaman içinde zikzaklı hareketi: Hala anti-sosyal bir hayat sürdüren Patrick, Prenses Margaret'in de katılacağı dev bir partiye davet ediliyor. Parti neredeyse Lacoste'daki misafirlerin makro düzeyinde yansıması gibi.

Değişen hiç bir şey yok. Hayat iki aynanın birbirini sonsıza kadar yansıtması gibi algılanıyor romanda (ve dizide): Prenses Margaret şirret bir kadın. Yemek salonun alınmayan ve tek başına bırakılmış Brigitte'in kızı Patrick'e kendi mutsuz çocukluğunu hatırlatırken bir çok yetişkin de babasının arkadaşlarını çağrıştırıyor.

Dizide  'alfa erkeklerin' yanı sıra iktidarın ve gücün zehirlediği her tür insan eleştiriliyor. Tarih her daim tekerrür ederken Göethe'nin dediği gibi hayat bu ilişkiler silsilesi içinde ya örs yada çekiç olmak dışında bir seçenek bırakmıyor insanlara. Ne var ki, üçüncü bölümün sonunda Patrick alternatif bir çıkışın ipuçlarını farketmeye başlıyor.

İlk üç bölüm diyalogların klişeliği dışında son derece tatmin edici olduğu gibi seyircide de bir an önce kalan son iki bölümü de seyretme isteği uyandırıyor. Benedict Cumberbatch'in de Marvel filmlerinin arasında uzun süredir oynamak istediği bu role zaman ayırabilmesi de ayrı bir artı puan.