Selim Eyüboğlu
Tem 07 2018

Distopya mı, Dünyanın Sonu mu?

"Çoğumuzun Kıyamet ve Armageddon tasavvurlarına kendimizi bu denli kaptırmamız, bundan böyle önümüzde olumlu bir gelecek öngöremeyişimizden kaynaklanıyor" diyor Fredric Jameson. Bunun da ötesinde, giderek uzak geleceği görme kapasitemizi kaybediyoruz.

Adeta halihazırda yaşadığımıza benzer, kâbus gibi bir geleceğin kimi belirtilerini  şimdiden hissedebiliyoruz. Ve distopik bir geleceği o denli inandırıcı buluyor olmalıyız ki, artık Blade Runner bir klasik, Dark Mirror ise çağdaş bir klasik olarak algılanıyor. Jameson'un yirmi dokuz yıl önceye ait bu gözlemi dünyanın sonuna ilişkin ya da distopik dizilerin sayısının niçin bu denli arttığı hakkında da önemli ipuçları veriyor.

Şu sıralar devam etmekte olan ve bilimkurgu dizileri arasında en çok seyredilen Salvation, The Handmaid's Tale, The Expanse ve The 100 geleceğe ilişkin oldukça farkı öngörülerde bulunurken, tasavvur ettikleri geleceğin gerçekçiliği konusunda birleşiyorlar.

Bu 'yeni gerçekçilik' duygusunu göz önüne getirebilmek için öncelikle Gezi eylemleri sırasında sinemalarda gösterilen The Hunger Games: Catching Fire adlı bilimkurgu filmini anmakta yarar var: Film, gerek her türlü özgürlüğün kısıtlanması, gerekse medyanın tamamen zapturapt altına alınması ya da her yerde polis kontrolünün kendini hissettirmesi açısından gerçek hayatla neredeyse birebir örtüşüyor.

Filmde de, Istanbul'daki Gezi gösterileri sırasında da, birbirleriyle benzeşen bir biçimde protesto amaçlı özel bir kostüm tasarlanıyor; her ne kadar eylem bertaraf edilse de mesaj yerine ulaşıyor. Bunun da ötesinde, aynı film Tayland ve Hong Kong'da benzer başkaldırılara ilham kaynağı oluyor; eylemciler hayal ürünü olan üç parmaklı selamı protestolarda kullanıyor.

Bir anlamda sanat hayatı taklit ederken, aynı anda hayat da sanatı taklit ediyor. Bu denli gerçek hayatla iç içe olmasa da söz konusu dört dizi de gelecek ile şimdiki zaman arasındaki ince çizgi üzerinde hareket ediyor:

Salvation: Göktaşının çarpmasına günler kala, dünyayı tek kurtarabilecek teknoloji ve vizyona sahip Elon Musk çağrışımlı hayırsever bir işadamı dünyayı kurtarma görevini üstleniyor. Ne var ki, politikacıların iktidar oyunlarının yanı sıra RE/SYST adlı anarşist bir örgüt bu bıçak sırtındaki durumu avantaja dönüştürerek dünyadaki güç dengelerini değiştirmek ve süper devletlerin hegemonyasını alaşağı etmek istiyor.

1998 yapımı Armageddon, dünyaya hızla yaklaşan göktaşını uzayda patlatabilecek en ehil kişilerin, yerleşik düzenle araları pek iyi olmayan, gerektiğinde elini taşın altına koymaktan sakınmayan, kısacası bu işi mutfağında öğrenmiş  Amerikalı madenciler olabileceği tezini savunan en klişe filmdi.

Salvation ise bu tür bir idealizme soyunmak bir yana hiçbir ülkenin, dünyayı kurtarmak adına ortak bir girişim için bile, Amerika'ya güvenmediği Trump döneminde geçiyor. Dizi ayrıca kıyametle sonuçlanabilecek çeşitli uluslararası krizlerin kapının eşiğinde olduğuna dair güncel politikalara göndermede bulunuyor.

The Handmaid's Tale: Margaret Atwood'un romanından uyarlanan The Handmaid's Tale Washington'da gerçekleşen bir terörist saldırı ardından aşırı tutucu Hıristiyanlar'ın kurduğu teokratik bir distopyada geçiyor. Eşcinsellerin cinsiyet ayrımına ihanet ettiği için asılabildiği bu yeni Amerika'da kadınların kitap okuması, mülk edinmesi ve kendi seçtikleri giysileri giymesi yasak. Hizmetçiler sınıfına indirgenen romanın kahramanı Offred aynı koşullardaki öteki kadınlarla birlikte, kendilerini daha erdemli gören çiftler için taşıyıcı annelik yapmak zorunda.

Geçen yılın Şubat ayında Amerika'da satışı 1984 romanını bile geçen The Handmaid's Tale'de altı çizilen kadın düşmanlığı sadece çağdaş Amerika'yı değil, aynı zamanda Nazi Almanyasını, İngiliz püritenliğini ve hatta Suudi Vahabiliğini de çağrıştırıyor. Dizinin kitaptan ayrılan en belirgin özelliği Gilead'da (yeni Amerika'nın adı) siyahların da yer alması. Oysa, roman siyahların bir şekilde toplumdışı edildiği tamamen beyaz bir gelecekte geçiyor. Sanki neredeyse dizide cinsiyet ayrımı ırkçılığın önüne geçerken ırk ayrımı da görmezden geliniyor.

Ne var ki roman da, dizi de gerçekçi bir distopya tablosu sunmaktan ziyade kadınlara olan baskının bir alegorisi olarak sunuluyor. Bu bağlamda küresel olarak bakıldığında kadın hareketleri mehter marşı gibi iki ileri bir geri, hatta iki geri bir ileri ilerliyor. Kimi ülkelerde kürtaj hakkı kazanılırken Türkiye gibi ülkelerde sahip olunan özgürlükleri yitirmemek için ciddi bir mücadele gerekiyor.

The Expanse: Dizi, en azından şimdilik insan türü dışında uzayda başka canlıların olmadığı, ancak insanların  alabildiğine etrafa yayıldığı bir gelecekte geçiyor. Dünyanın yanı sıra Mars'ta da bir gezegen-devlet var. Dünya ile Mars'ın arası soğuk savaş dönemindeki S.S.C.B. ile A.B.D gibi. Bir tek detant politikası her an savaşa girmelerini önlüyor. Asıl dikkat çekici olan ise uzaya yayılan insanların üçüncü ayağı: Asteroit kuşağında yaşayan ve bir bakıma işçi sınıfı olarak algılanabilecek insan kolonisi.

Yapay yerçekiminin bir lüks olduğu, oksijen yetmezliği yüzünden insanların sağlığının bozulduğu bu koloni Dünya'nın ve Mars'ın yükünü taşıyor. ''İnsanlık uzayı kolonileştirdiği zaman kontrol, baskı ve sınıf ayrımı gibi her türlü yükünü de beraberinde getirecek. Bu kesin,'' diyor The Expans'ın yaratıcılarından Mark Fergus.

The100s: The100s  tanıdık bir temayla başlıyor: Nükleer savaşlar sonucu herkes ölmüş ve radyasyondan dünya yaşanmaz hale gelmiş. Dünyanın yörüngesinde dönen  Ark adında bir uydu şehirde, kuşaklar boyunca yaşamış olan insanlar tekrar gezegenlerine yerleşebilmek için radyasyonun temizlenmesini bekliyorlar. Distopya uydudaki hayat koşullarında da fazlasıyla hissediliyor: Yaşam kaynakları son derece sınırlı.Ölenlerin ayakkabılarını, hatta iç çamaşırlarını bir sonraki kuşak devralıp giymek zorunda.

Doğal olarak sıkı yönetimle yönetiliyorlar ve  sanık durumundakilerin mahkemede haklarını savunabilmeleri söz konusu bile değil. Uydudaki hayat kaynakları beklenenden çok daha önce tükenmeye başlıyor ve bir grup suçlu çocuk deney amaçlı olarak başlarının çaresine bakmaları için dünyaya gönderiliyor. Bu noktadan itibaren 'Sineklerin Tanrısı' senaryosu ile Vahşi Batı teması arasında gidip gelen dizi her aşamasında uygarlığı yeniden kurabilmek adına farklı düzeyde distopyalar tanımlıyor.

Geleceğin distopik olacağı dışında tüm bu dizilerin ortak bir teması daha varsa, o da Mark Fergus'un dediği gibi: Muhtemelen gelecekte insanlığın her türlü sorununu çözebiliriz. Eğer ki distopyayı yaratan koşulları beraberimizde getirmezsek.