Selim Eyüboğlu
Haz 09 2018

Dizi tercihleri ve kolektif ruh hallerine dair

Hangi dizilerin niçin tercih edildiği sorusu çoğu zaman tatmin edici bir cevap getirmekten çok  bir dizi başka sorunun önünü açıyor. Örneğin, diziler bize doğrudan ya da dolaylı olarak ne söylüyor?  Belki de en ilgi çekici soru, dizinin seyirciye ne söylediğinden ziyade, seyircinin o dizide ne bulduğu.

Tıpkı Charlie Chaplin'in The Great Dictator filminin bir ön gösteriminin belli bir seyirci grubu  tarafından tamamen farklı bir şekilde algılanışı gibi. Ön çalışmaları 1938'de başlayan filmi, Yahudi cemaatinden bir grup tüyleri ürpererek seyretmiş, aslında bir komedi olarak tasarlanan filmden Yahudi soykırımının olasılığını iliklerine kadar hissederek çıkmışlardı.

Yine başka bir paralellik kuracak olursak,  zamanında eleştirmenlerin seyretmeye dahi tenezzül  etmediği, ne var ki, seyircinin ısrarla sahip çıkarak kült mertebesine taşıdığı, The Night of the Living Dead (George A. Romero, 1968) ve The Texas Chain Saw Massacre (Tobe Hooper, 1974), filmlerin seyredilirken aynı zamanda başka bir düzeye taşınmasıyla ilgili çok önemli iki örnek oluşturuyor.

Sinema yazarı Robin Wood'a göre, The Night of the Living Dead ve onu izleyen iki filmde seyirci tüketim kültürünün yarattığı sentetik mutluluk sonucunda hayata ve cemaat yaşamına giderek duyarsızlaşan, ruhlarını kaybetmiş orta sınıf Amerikalıları görüyor.

Yine Wood'a göre, seyircinin The Texas Chain Saw Massacre filminde gördüğü ise varlığı her daim yadsınan, ancak giderek görünür hale gelen Amerikan işçi sınıfının mezbaha sahibi zengin toprak sahiplerine karşı yabancılaşarak bir noktada elektrikli testerelerle et üretimi için kestikleri hayvanlar yerine insanları kesmeye başlaması.

Toplumsal gerilimin had safhada olduğu, kimilerine göre uçurumun kenarındaki  Türkiye'de de hangi dizilerin niçin tercih edildiği merak konusu. Ancak daha da önemlisi, insanların içinde bulunduğu  ruh haliyle bu dizilerde ne görüp, algı sürecinde neye dönüştürdükleri asıl ilgi çekici soru.

''Television Business International'' dergisinin 1 Mart, 2018'de yaptığı araştırmaya göre, Türkiye'de en çok izlenen yabancı diziler sırasıyla The Walking Dead, La Casa de Papel ve (Amerikan versiyonu) Shameless.

Kuşkusuz bu reytingler sürekli değişiyor ve söz gelimi farklı bir  tarihte yapılacak araştırmada The Game of Thrones'un birinci sıraya çıkacağı kuşkusuz.

Ne var ki, bu üç dizinin tercih edilişi, ayrışmanın ötesinde kutuplara savrulmuş, demokrasiyle laiklik ya da Osmanlı hanedanının yeniden  diriltilmesi gibi gibi birbirine taban tabana zıt yönetme ve yönetilme arzularını dile getiren seyirci hakkında bazı önemli ipuçları veriyor:

Sekiz sezondur devam eden ve bariz bir şekilde Geoge A. Romero'nun zombi üçlüsünden ilham alan The Waking Dead, bertaraf edilmesi mümkün olmayan bir virüs yüzünden bir zombi kıyametinin hortlamasıyla başlıyor.

Uygarlığın hızla çöküşüne tanık olan Amerikan halkı sıfırdan yeni cemaaatler kuruyor, yabancıları aralarına kabul etmiyor ve bu süreç içinde yeni düşmanlar ediniyor. Dizinin en ironik boyutu ise insanların hali hazırda zombi salgınından sorumlu virüsü bünyelerinde barındırması.

Taşıyıcı insan ölür ölmez zombileşme gerçekleşiyor ve yeni doğan zombi, sadece beyin etkisiz hale getirilirse tamamen ölebiliyor.

Bu şekilde bakıldığında Türkiye'de yaşayıp da  bu bir dizi metaforu üzerine alınmadan diziyi seyretmek oldukça çok zor olmalı: Ayrıştırmak, farklı kimlikleri reddetmek, nefret söylemi oluşturmak ve hedef göstermek. En büyük felaket ise kıyamet misali bu durumdan ufukta bir çıkış yolu görememek.

La Casa de Papel soygun temasını dizi filme taşıyan az sayıda örnekten biri. Üstelik bir çok filmin vaz geçemediği aksiyon sahneleri yerine olaylar geliştikçe, karakterlerin karmaşık ve bir o kadar da dokunaklı kişilikleri ortaya çıkıyor.

Bir tarafta sahip oldukları iktidarı istismar eden erkek figürleri var: karısına karşı zamanında şiddet kullanmış, polis teşkilatında itibar gören eski koca, darphanenin müdürü Arturo ve tabii ki Berlin.

Diğer tarafta, mafyanın gazabından kurtulmaya çalışan baba oğul, çocuğunun vesayetini yeniden kazanmak için mücadele eden bir kadın ya da meslektaşlarının ve medyanın açımasız eleştirileri altında soyguncuları yakalamakla görevli bir bir başka kadın.

Bu bağlamda dizi devlet kurumlarına, işsizliğe, hoşgörüsüzlüğe , kısacası en genel anlamıyla topluma başkaldırmaya meşruiyet kazandıran bir dizi. Türkiye'deki düzen yanlısı kişilerin buluttan nem kaparcasına, dizinin Istanbul çekimli fragmanı üzerinden bir Gezi bağlantısı kurması da bu yüzden olsa gerek.

Başkaldırının en güçlü simgelerinden birine dönüşmüş olan Bella Ciao şarkısının karakterler tarafından tutkuyla söylenişi ise, geçmişe ait bazı kültür ikonlarının tortulaşarak bugüne kadar gelirken ifade ettikleri içeriğin popüler kültür tarafından bulandırılmasıyla ilgili olsa gerek: Bu bulandırılma Türkiye'de o denli had safhaya ulaşmış olmalı ki, Bella Ciao artık sadece düğünlerde ve meyhanelerde söyleniyor!

Shameless, komedi ile dram arasında gidip gelen, 'dramedy' türüne ait bir dizi. Dizi, Frank Gallagher'in altı çocuğa baktığı bir arıza ailenin etrafında dönüyor. Frank günlerini içerek ve her türlü belayı mıknatıs gibi üzerine çekerek geçirirken, babalarından ümidi kesen çocuklar kendi başlarına ayakta kalmaya çabalıyor. Her türlü 'ahlak elden gitmiş' dedirtecek yaşam tarzıyla aile içi sevecen bir dayanışma birbirini tamamlıyor.

Frank çocuklarına destek olmak şöyle dursun, içki satın almak için onların kazandığı parayı dahi çalabilecek bir karakter. Fakirliğin sınırında yaşayan ailede bir ferdin en ufak  hatası domino etkisiyle tüm aileyi felaketin eşiğine sürükleyebiliyor. Çocuk sahibi olmak isteyen Kev ve Veronica ekmek parası kazanmak için kendi seks videolarını pazarlıyor; dizinin eas karakteri olan girişimci, flörtçü ve vefakâr Fiona, tüm ailenin bakıcılığını üstleniyor.

Olanca  arızalıklarına rağmen karakterleri sevilebilir kılabilmesi  dizinin en büyük başarısı. Shameless'in Türkiye uyarlanması da denendi, ancak kültürel bariyerler ve otosansür kaygıları yüzünden başarılı olamadı. 'ListeList' sitesinin 'konuk yazarı' bu dizinin ülkemizde çekilmesinin imkânsızlıklarını kara mizahla sıralarken, aynı zamanda Amerikan dizisinin  sorunsuzca gerçekleşebildiği toleranslı bir ortamın da altını çizmiş oluyor.

Bu da diziyi cazip kılan en önemli etken.

''Konuk Yazar"ın saptamalarından bazıları: ''Çünkü ana gibi yar, Fiona gibi karakter olmaz; çünkü Debbie gibi bir ergenin olduğu diziye karşı bizde cinsellikten korkan bir toplum var; çünkü Frank gibi bir karakterin diziden sonra oyuncu olarak iş bulması imkânsız olurdu; çünkü bizde ,“Ben umuyorum ki ülkemizde gay yoktur.” diyen “yetkili” abiler var..''

Her üç yapıta olan yoğun ilgi  toplumun sıkışmışlığını ve ona karşı dizilerden yola çıkarak bir  dönüştürme arzusunu dile getirirken; bir nevi de barometre rolü oynuyor. Ve görünen o ki basınç çok yüksek.