Evrim Kaya
Ağu 17 2019

Mindhunter: Daha yavaş, daha muğlak

22 aylık bir aradan sonra ikinci sezonuyla geri dönen Netflix draması Mindhunter dijital platformlar çağını başlatan en önemli işler arasında anılacak.  Joe Penhall’ın yaratıcısı olduğu dizi David Fincher’la anılıyor.

Fincher ilk sezonda dört, ikinci sezonda üç bölümün yönetmenliğini yapıyor ancak dizinin estetiğinde baştan aşağı onun imzasını görmemek elde değil. Birbirinden ayrı değerlendirmek gerekiyor olsa da, her iki sezonun da altmışlar ve yetmişlerde San Francisco’da yaşanan seri cinayetleri konu alan 2007 yapımı Zodiac’ın sinemasal evreninin parçası olduğu söylenebilir. Dizi, ya da devasa uzunluktaki iki film, Zodiac’la birlikte Fincher’ın en soğukkanlı işleri arasında yer alıyor.

İlk sezon 1977 yılında, FBI’ın suçlu psikolojisiyle ve profil fikriyle yeni tanıştığı dönemde geçiyordu. FBI tarafında iki ajan Holden Ford ve Bill Tench ile Boston Üniversitesi’nden psikoloji hocası Wendy Carr’dan oluşan üç kişilik bir ekibin bir araya gelmesini ve Ed Kemper başta olmak üzere seri katiller üzerine yeni bir yöntemle çalışmaya başlamalarını konu alan birinci sezon, televizyon ile sinemanın sınırlarının karıştığı dönemi en iyi örnekleyen işlerdendi.

Birkaç farklı yönetmenin imzası ve bölümden bölüme değişen hikayeciklerle hem prodüksiyon hem de hikaye olarak bir ölçüde episodik bir yapıya sahipti ancak süresi on saati aşan yeni David Fincher filmi olarak görülmesi de kaçınılmazdı.

Bölümlerin büyük kısmına 1979’dan 1981’e Atlanta’da yaşanan çocuk ve genç cinayetlerinin damgasını vurduğu ikinci sezon, ilkinden daha da bütünlüklü. Hikayeye bölümün değil sezonun matematiği damga vuruyor ve birkaç çarpıcı an dışında hikayedeki klostrofobi ve çıkışsızlığa kusursuz uyum gösteren monoton estetiği sonuna dek koruyor.

Dolayısıyla tek bir “arkası yarın” anının bulunmadığı diziyi dijital öncesi dönemde, sıradan haftalık bir polisiye olarak hayal etmek mümkün değil.

İkinci sezon ilkinin bıraktığı yerden, Holden’ın Ed Kemper’la görüşmesinden sonra yığılıp kaldığı andan devam ederek, onu yaşadığı panik ataktan sonra işinin başına dönmeye çalışırken izliyor.

Holden’ın fazla düzgün olduğundan rahatsız edici parlak çocuk halinin karşıtı olarak tam bir Amerikalı olan Bill’i, sevgisini göstermek istemeyen sert bir baba gibi ona bu süreçte destek olmaya çalışırken izliyoruz. Ancak sezonun en önemli hikaye arklarından biri Bill’in kendi ailesini ve yedi yaşındaki oğlunun karıştığı korkunç bir olayı konu aldığından Holden’ın biraz geri planda kalması kaçınılmaz. İlk sezonla olan önemli farklardan biri Holden’ın biraz yüzeysel ve epey yavan işleniyor olması.

Zaten pek de sempatik olmayan  bir karakter olduğundan bunun zorlayıcı olduğunu söylemek gerek. Buna karşılık Bill ilk bölümden son bölüme kadar seyircinin ilgisini üstüne çeken zorluklarla mücadele ediyor ve çok boyutlu bir karaktere dönüşüyor. Üç kişilik alternatif çekirdek ailedeki tek kadın olan Wendy ise eşcinselliğin bir “bozukluk” sanılmaya devam ettiği dönemde kendisini her şeyden korumaya çalışırken karşısına çıkan ve özgür ruhlu görünen bir barmenle birlikte, aşk ile kimlik bunalımları arasında yol almaya çalışıyor.

Bölümler ilerledikçe Bill ve Wendy’nin ilişkilerinin ve seyircinin de onlarla kurduğu ilişkinin gelişmesi için bol bol vaktimiz oluyor. Dahası bu ikisinin özel hayatlarında yaşadıkları, hikayenin gelişimi ve Amerikan toplumunun yetmişlerden seksenlere geçerkenki sorunları ile diyalog halinde ilerliyor.

Wendy ile hem sapkın kavramını sorguluyor hem de dönemin tartışmaya açık olmayan homofobisiyle yüzleşiyoruz. Bill ise her seri katil karşılaşmasında kendi çocuğuyla ilişkisiyle tekrar yüzleşiyor. Bu anlamda onun sıradan Amerikalıyı, Amerika’nın kendisini temsil ettiğini söylemeye gerek yok. Holden’ın Atlanta’daki karşılaşmaları da, ilk iki bağ kadar güçlü olmasa da bizi sezonun sonlarına doğru hikayede iyice baskın olmaya başlayan ırk meselesine bağlıyor.

İlk sezonun baş karakterlerinden Ed Kemper’ın ve merakla beklenen Charles Manson’ın yer aldıkları bölümler bilhassa dikkat çekecektir...

Zodiac’la ya da Fincher’ın sinema için yaptığı en son film olan Kayıp Kız (Gone Girl, 2004) ile kıyaslamak, sinema ile televizyon arasındaki bu yeni tür üzerine düşünmek için epey malzeme verecektir. İzleyici Mindhunter’ın geçmişte geçiyor olduğunu birkaç dakikadan sonra unutuyor, Zodiac’ta olduğu kadar bile retro bir estetik yok.

Kostümler, mekanlar ve aksesuarlar ayrıntılı ve döneme uygun tasarlanmış olsa da her şeyi eriten bir estetiğin içinde bir tür zamansızlık duygusu veriyorlar. Benzer bir estetiğe sahip olan ve kendisi de soğuk bir film olan Kayıp Kız’dan kat kat mesafeli bir dil hakim. Dizi on saati aşan sürenin verdiği imkanları sonuna kadar kullanıyor ve kartlarını yavaş yavaş açıyor. Belki bir kısmını elinde tutuyor... İngilizce slow-burning tabirinin tam olarak karşıladığı şekilde yavaş yanıyor, ya da daha doğrusu çok yavaş eriyor.

Bu noktada birkaç öğeyi anmak gerek: Birincisi, yönetmenlerin ve senaristlerin değiştiği bölümler arasında estetik tutarlılığı sağlama açısından kurguculara muhtemelen daha çok iş düşüyor. İkincisi, Fincher imzasını büyük ölçüde görüntüden tanıdığımızı kabul edersek, görüntü yönetiminin ve Erik Messerschmidt’in hakkını teslim etmek gerek.

Neon, mavi ve yeşilin hakim olduğu renk paletiyle kurulan atmosfer büyük ölçüde kapalı alanlarda, hapishane ve FBI bürosu gibi klostrofobik yerlerde geçen hikayeyi çok iyi destekliyor. Bunların dışına çıktığımız geniş alanlar ya da Atlanta’daki toplumsal hareketleri merkeze alan bölümdeki beklenmedik hareketli kamera ve retro filtre gibi anlar da sahiden çarpıcı bir etkiye sahip olmuş oluyor.


© Ahval Türkçe

Bu makale yazarın görüşlerini yansıtır. Ahval’in yayın politikası ve editoryal bakış açısı ile her zaman uyumlu olmak zorunda değildir.

Bu makale yazarın görüşlerini yansıtır. Ahval’in yayın politikası ve editoryal bakış açısı ile her zaman uyumlu olmak zorunda değildir.