Selim Eyüboğlu
Oca 07 2018

Siyah ayna üzerinden yansımalar: Black Mirror

Dünya, bu günlerde Black Mirror dizisinin dördüncü sezonunu izlerken, ilginç bir tesadüfle, bilim kurgunun anası sayılan Frankenstein romanının da iki yüzüncü yılını anıyor.

Yaratılan teknolojiden ziyade, onu yaratanların kibir, rekabet, hatta kendini tanrının yerine koyma gibi dürtüleri sonucu hayatların nasıl karabasana dönüşebileceğini anlatan Mary Shelly’nin bu romanının dile getirdiği gelecek projeksiyonu, iki yüz yıl sonra bugün hâlâ geçerliğini koruyor.

Her ne kadar teknoloji hayallerimizin ötesindeki buluşlarla hayatımızı değiştirmiş olsa da insanlar hâlâ doyumsuz ve gelecekleri konusunda endişeli. Ve de kendilerini kötü hissetmeye devam edecek gibi gözüküyorlar.

Black Mirror dört sezondur tam da bu temayı işliyor. İnsanların en mahrem bilgilerini sosyal medyanın cazibesine kapılarak ifşa etmesi ya da en genel anlamda teknolojiye teslimiyet sonucunda ödemek zorunda kalınan bedellerden yola çıkan Black Mirror, bizlerin halihazırda distopyanın kucağında yaşadığımız fikrini savunuyor.

Ne var ki, bu dizideki asıl musibet hayatımıza giren teknolojiden ziyade gündelik hırslarımız, zaaflarımız ve başkalarını özel hayatını kontrol etme hevesimiz.

Altı bölümden oluşan bu sezonun kuşkusuz her bölümü aynı derece de başarılı değil. Dizinin şaşırtıcı ve en çok üzerinde konuşulan ilk bölümü USS Callister.

Bilgisayar oyunları programlayıcısı Robert Daly, boş vakitlerini tasarladığı oyunun özel bir versiyonunu oynamakla geçiriyor.

Ancak olanca yeteneğine rağmen iş çevresi tarafından pek kaale alınmadığı için, meslektaşlarının sanal ortamda dijital klonlarını yaratıp onları kendi versiyonu olan oyunda, dayattığı rolleri oynamaya zorluyor.

Bu rollerin ait olduğu kült dizi de kendine Kaptan Kirk rolü biçtiği Star Trek’in ta kendisi. Ne var ki bu Black Mirror bölümü sıradan bir parodi değil.

Robert’in tamamen kendi borusunu öttürdüğü bölümde Star Trek dizisinin cinsiyetçi karakterine de göndermelerde bulunuluyor; düşman bertaraf edilince tıpkı orijinal dizideki Uhura gibi siyah bir kadın ve yine yeşil tenli bir uzaylı (Orion green girl) Robert’i başarısından dolayı dudaklarından öpüyorlar.

Ne var ki, bununla da yetinmeyen Robert, en ufak itirazda mürettebatına şantaj yapmaktan ve işkence etmekten geri durmuyor.

Siber Uzayda geçen bu tarz oyunların en tipik özelliği hiç kimsenin tanık olmadığı bu gibi kanunsuz ve kuralsız ortamlarda oyuncunun kendini frenleme zorunluğu hissetmeden en karanlık fantezilerini gerçekleştirebilmesi.

Bu bağlamda, Robert, özel olarak tasarladığı oyunla iş hayatında değerinin anlaşılmamasının intikamını alırken, oyun esnasında da tüm kontrolünü yitirdiği bir sadiste dönüşüyor.

Kontrol etme arzusunun kontrolden çıktığı bir diğer bölüm Jodie Foster’ın yönettiği Arkangel.

Parkta çocuğunu bir an için kaybeden Marie, bu korkuyu bir daha asla yaşamamak için çocuk gözetim ve kontrol sistemlerinde uzmanlaşmış olan Arkangel adlı şirketi ziyaret ediyor.

Kızı Sara’ya enjekte edilen bir mikroçip sayesinde Marie sadece Sara’nın nerelerde olduğunu bilmekle kalmıyor, Sara’nın gözünden onun ne gördüğünü görebiliyor, hatta Sara, söz gelimi çitin ardında kendine havlayan azgın bir köpekle karşılaştığında, görüntüyü mozaikleştirebiliyor.

Tahmin edilebileceği gibi Marie’nin bu aşırı koruma eğilimi Sara’nın gelişimini o denli engelliyor ki, bazı hisleri yaşayabilmek için kendi canını yakıyor. Mesajı alan Marie, uzunca bir süre Sara’yı kontrol etmekten vaz geçiyor.

Ta ki Sara’nın büyüyüp, erkek arkadaşıyla buluşmak için kendisine yalan söylediğini fark ettiği ana kadar. Merakını yenemeyip tekrar cihazı açtığında Sara’yı önce sevişme esnasında, daha sonra da kokain çekerken görüyor.

Önce erkek arkadaşını kızını bir daha görmemesi için tehdit eden Maria, ardından da kızının hamile kalmasını önlemek için her sabah sütüne doğum kontrol ilacı karıştırıyor ve işler çığırından çıkıyor.
 

Hang the DJ, vasat denebilecek bir bölüm. Başarılı bir flörtten başarılı bir evliliğe kadar ilişkilerin tüm aşamasının gözetlenip kontrol edildiği bu bölüm, tipik Black Mirror bölümlerindeki gibi teknolojinin hayatımızdaki rastlantısal ama bir o kadar da kaderimizi tayin eden rolünü aktarmakta başarılı olamıyor.
 

Bunu hakkıyla aktaran Crocodile adlı bölümdeyse, Mia içkili erkek arkadaşının yolda bir bisikletliyi ezmesine tanık oluyor. İstemeye istemeye, hapse girmekten ödü kopan arkadaşının cesedi yok etmesine yardım ediyor.

İzleyen sahnede Mia’yı yıllar sonra hem bir çocuk sahibi hem de tanınmış bir mimar olarak görüyoruz. Ancak geçmiş peşini bırakmıyor ve eski erkek arkadaşı vicdan azabına dayanamadığı için polise her şeyi anlatacağını söylüyor.

Başarısının doruğunda olan Mia, mecburiyetten yardım etmek zorunda kaldığı ‘bir paçozun’ hayatını mahvetmesine izin veremeyeceği için onu öldürüyor.

Tam bu noktada bölüm bilimkurgu türüne dönüyor. Sigorta şirketinin bir elemanı hatırlanan her şeyi kaydeden bir cihaz ile, delil topladığı bir kazaya tanık olmuş herkesin hafızasını tarıyor ve birbirine teğet geçen bir dizi olay sonunda Mia’nın işlediği cinayet te cihaza kaydediliyor.

Mia ise kaydı ve tanıkları ortadan kaldırmak için bir dizi cinayet daha işlerken cihaz bir anlamda onun başarı odaklı ve empatiden yoksun ruh halini su yüzüne çıkarıyor.
Metal Head, köpek formundaki ‘’terminatörlerin’’ hayatın akışına hükmedip kontrol ettiği distopik bir gelecekte geçiyor. Siyah beyaz çekilen ve neredeyse hiç diyaloğun geçmediği bu bölümün kadın kahramanı giriş izni olmadığı bir depoya giriyor.

Ancak her şey ters gidiyor ve bu robot köpeklerden biri peşine düşüyor. Bu bölümün en umut vadeden yanı acımasız bir gelecekte insanların hâlâ küçük jestler için dahi ölümü göze alabilmesi.
Black Museum adlı son bölümde insanlık yine teknolojinin ipiyle kuyuya inmeye devam ediyor: Bir cerrah beynine entegre edilen bir sensor sayesinde hastalarının ne hissettiğini doğrudan hissedebilmekle kalmıyor, sevgilisinin cinsel hazlarını dahi daha iyi anlayabiliyor. Komadaki bir kadının bilinci kocasınınkine aktarıldığında bir beyin karşıt duyguları aynı anda yaşayabiliyor.

Ve son olarak katil sanılarak yanlışlıkla idam edilen bir adamın son anları kaydedilebilip başkalarının hazzı için hologram formunda tekrar tekrar oynatılabiliyor.

Ancak, tahmin edilebileceği gibi tüm bu teknolojiler geri tepiyor ve her öyküde hayatımıza giren yeni teknolojiler vefasızlıklar, küçük ihanetler, ya da schadenfreude (başkalarının acı çekmesinden zevk almak) gibi hisleri katlanarak artırıyor.

Ve görünen o ki, tüm bölümler sessiz bir çığlıkla asıl fani olanın teknolojiden ziyade, içinde bulunduğumuz psikolojik boşluk olduğunu söylüyor.