Selim Eyüboğlu
Ara 09 2017

Star Trek: Ütopya’dan Distopya’ya ya da tersi

Kimilerine göre dünyada iki çeşit insan var: Star Wars (Yıldız Savaşları) tutkunları ve Star Trek (Uzay Yolu) hayranları.

Her ne kadar elmayla armut misali, bunlardan ilki fantezi, diğeri bilimkurgu türüne ait olsa da her iki taraf uzun süre bu iki film dünyasını birbiriyle karşılaştırdı.

Birbirinden pek de hazzetmeyen bu iki kamptan yüzü gülen Star Wars tutkunları oldu. Star Trek dizileri ise zaman içinde popülerliğini yitirdi.

Bu biraz da çağın gerisinde kalmakla ilgiliydi: 1966 yılında Gene Roddenbery’nin yarattığı Star Trek ve onu izleyen öteki diziler her zaman toz pembe bir gelecek tablosu (ütopik) çizdi.

Bu tabloya göre dünyalılar yıldızlar arası yolculuğu mümkün kılan warp sürücüsünü keşfeder etmez, diğer dünya ötesi ırklarla tanışıyor, insanlığın hayata bakışı bir anda değişiyor, açlık ve ölümcül hastalıklar ortadan kalkıyor, hatta insanlar parasal hırslarından arınıyordu.

Sezonun ilk bölümlerinden bir kare
Sezonun ilk bölümlerinden bir kare...

Böylesi optimist bir gelecekte geçen Star Trek dizisinin yaratıcısı Gene Roddenbery, yıldız gemisi ekibinin her üyesinin iyi yürekli ve idealist olup birbirlerine aile fertleri gibi davranmalarını şart koşuyordu.

Ne var ki, çevresel felaketlerin, Kuzey Kore ile nükleer savaş olasılığının, hatta her türlü özgürlüğümüzü kısıtlamaya hevesli bir diktatörler kuşağının hüküm sürdüğü bir dünyada Star Trek tarzı naif bir optimizmin tutunamayacağı daha başından belliydi.

Star Trek dizileri her zaman gerçekçi bir gelecek kaygısını yok sayıp yarınlara güvenle baktı. Öte yandan gelecek kaygısı ya da distopya, günümüzün son derece kaygı verici gidişatını görmeyenlere, katlanılması gereken sonuçları abartılı bir şekilde göstermekse, biz o distopyayı bir bakıma halihazırda yaşıyoruz.

Jason Isaacs
Jason Isaacs, dizide Kaptan Lorca karakterini canlandırıyor.

Bu bağlamda günümüz ile gelecek arasındaki ilişkimiz Möbius şeridini çağrıştırıyor: Sinemada Gattaca, Children of Men, The Matrix gibi, dizilerdeyse Battlestar Galactica ya da Black Mirror gibi örneklerin başarısı, gelecek tahayyülünün ip uçlarının gündelik hayatımızda da çoktan kanıksanıp hissedildiğini gösterebilmeleri.

Tutkunlarını yer yer bunalıma sokan uzun bir aradan sonra Amerika’da CBS televizyonunda, dünyada da Netflix’te yayımlanan Star Trek: Discovery adlı, önceki dizilerin optimizmine sırt çeviren son derece farklı bir dizi gösterime girdi.

Zaman çizgisi içinde Kaptan Kirk’lü orijinal Star Trek’in on yıl öncesinde geçen Star Trek: Discovery, Game of Thrones sonrası radikal bir şekilde değişen dizi kültürüne ayak uydurabilmek için geleneksel klişelerinden feragat ediyor.

Spoiler Uyarısı: Dizi tıpkı Game of Thrones gibi karanlık bir dünyada geçiyor. Hemen tüm karakterler için geçerli olan bir özellik, iyi ile kötü ayrımının bulanıklaşması.

Klingonlar birbiriyle kıyasıya iktidar mücadelesi eden klanlara bölünmüş, esirlerine seks kölesi gibi davranan, dekadan bir ırk.

Michelle Yeoh
Michelle Yeoh, dizide kısa bir süre Kaptan Philippa Georgiou rolüyle yer aldı.

Yine Game of Thrones’da olduğu gibi daha ikinci bölümde geminin kadın kaptanı öldürülüyor ve gelecek felaketlerin yolda olduğunun ipucu veriliyor.

Yıldız gemisinin asıl kahramanı Kaptan Lorca değil; ancak bir önceki kaptanının öldürülmesine yol açan, hatta federasyon ile Klingon ırkı arasında savaşa da sebep olan, hata üstüne hata yapan siyahi bir kadın.

Bu bağlamda dizi, Burnham’ın emirlere itaat etmediği için tutuklanarak yıldız gemisi Discovery’ye getirilişinden, kurallara itaat etmeme özelliği neredeyse ödüllendirilircesine Kaptan Lorca tarafından birinci subaylığa terfi ettirilişine ve onu izleyen olaylara odaklanıyor.
Ancak bu aşamada dizi, fanteziden ziyade orijinal Star Trek dizisini çağrıştıran, bir anlamda kara Western ortamı yaratıyor.

Burnham
Michael Burnham karakterine, Sonequa Martin hayat veriyor.

Bilimkurgu konusunda en yaygın kanılardan biri onun uzayda geçen Western olduğudur. Bu bağlamda Klingonlar Amerikan mitosunun olmazsa olmazı Kızılderililer'i temsil ediyor gibi.

Orijinal dizinin Kaptan Kirk’ü gibi yeni dizinin Kaptan Lorca’sı da Kızılderililer'den nefret eden, hatta yer yer kendini frenleyemeyip onlardan intikam alan, Western karakterleri gibi davranıyor.

Dahası, Kaptan Lorca’nın, ‘barbar’ Klingonlar'a esir düşmesinler diye daha önceki mürettebatını gemiyle birlikte havaya uçurduğu biliniyor.

Star Trek: Discovery’nin çizdiği bu karanlık tablo daha şimdiden Star Trek dünyasını yeniden hayata döndürmüş olmalı ki, geçmiş dizilerden Jean Luc Picard rolünde oynayan ve aslen Shakespeare oyuncusu olan Patrick Stewart, yeni bir dizi yaratmak ya da en azından gelmiş geçmiş tüm dizi oyuncuları ile bir televizyon filminde oynamak istediğini açıklıyor.

Alex Kurtzman
Dizideki 'Klingon' karakterleri ve dizinin yapımcısı Alex Kurtzman...

Ayrıca Quentin Tarantino’da, J.J.Abrams‘a bir Star Trek sinema filmi yönetmek istediğini belirtiyor.

Hatırlatmakta fayda var: Tarantino, intikam üzerine kurulu Kill Bill filmininın jeneriğindeki, ‘intikam yavaş yavaş yenen soğuk bir mezedir’ sözünün kaynağını ‘bir Klingon Atasözü’ olarak gösteriyor. Tarantino’nun bu genelde popüler kültür, özelde de Star Trek saplantısını ciddiye alan J.J. Abrams projeyi onayladığı gibi hemen bir senaryo ekibi oluşturuyor.

Ancak keşke bu girişimler gerçekçi olmak adına umutsuz, karabasan bir tablo çizmek yerine, ikna edici bir umudu yeniden yaratabilmeye odaklanabilse. Bu en azından bundan önceki Star Trek dizilerinin ortak yanıydı. Kimilerine göre bilimkurgunun tanımı da zaten bundan başka bir şey değil.

Related Articles

مقالات ذات صلة

İlgili yazılar