Selim Eyüboğlu
Oca 20 2018

Tokyo Trial: 'Onları adilce yargılayın, sonra da asın'

 
Her ne kadar yukardaki tavsiye Japon uçaklarının Pearl Harbor saldırısında yaralanan ve yakın arkadaşlarını kaybeden sıradan bir Amerikalı subay tarafından yapılmışsa da, İkinci Dünya Savaşı sonrası Japonya’yı işgal eden müttefiklerin genelgeçer zihniyetini de bir o kadar temsil ediyor. 

Netflix’in Japon televizyonuyla ortak yapımı olan dört bölümlük bu mini dizinin en ilginç yanı Japon komutanların acımasız, psikopat kişiliklerini sergilemek yerine, jüri üyelerinin farklı dünya görüşlerine, üzerlerindeki politik baskılara ve hızla değişmekte olan bir dünyaya odaklanması.

Konusu gereği, tarzı tipik Netflix dizilerinden ayrılıyor. Mahkeme sürecinin yanı sıra fırtınalı aşklar yaşanmıyor; tam tersine, konu neredeyse politik gündemin ağırlığı altında eziliyor. 

Ancak büsbütün de değil: aynı zamanda keman da çalan Hollandalı yargıç Röling, bir partide piano çalan Eta adında bir Alman kadınla yakınlaşıyor. 

Ne var ki, savaş suçlusu bir generalin yargılanması konusunda Eta ondan yardım isteyince bu yakınlaşma etik bir soruna dönüşüyor.

Dizinin en önemli karakteri Hindistan'dan gelen jüri üyesi yargıç Pal. Gelir gelmez Batılı jüri üyelerinin insanlık suçu adına çıkardığı yasaları geçmişe dönük kullanarak Japon askerlerini suçlayamayacağını savunuyor. 

Bu sav ise, aynı mantıkla Nürnberg Mahkemesi'nde Nazi savaş suçlularını mahkûm ettikleri gibi Japonları da bir an önce idama mahkûm etmek isteyen yargıçları tedirgin ediyor. 

Eğer bunu başaramazlarsa, kendi kararlarına emsal teşkil etmekte olan ve halihazırda Nazileri mahkûm etmiş olan Nürnberg Mahkemesi'nin kararlarıyla çelişecek, bu ise domino etkisi gibi bir dizi sorunu beraberinde getirecektir.

Yargıçlardan biri Pal’a, ‘‘Bu mahkemeyi en kısa zamanda sonuçlandırmak istiyoruz. Eğer amacınız bu süreci kösteklemek ise Kalküta’ya geri dönün,’’ diyor. 

Ancak bu sömürgeci çıkış, yargıç Pal’ın Gandi devriminin henüz birinci yılında özgür bir ülkenin temsilcisi olarak bu mahkemede yer aldığını hatırlatmasıyla geri tepiyor.

Tokyo Trial’ı savaş suçu mahkemeleri konusundaki diğer film ve dizilerden ayıran tema tam da bu: dünyanın İkinci Dünya Savaşı sonrası girdiği meşrulaştıramama krizi. 

Hollanda, Britanya ya da Fransa’nın yargıçları ülkelerinin sömürgelerinde buna çok benzer katliamlar yapmışken, Japonlar’ı neredeyse aynı suçlarla hangi gerekçeyle ve niçin yargıladıklarını açıklayamıyorlar. 

Sömürgeleri konusunda üzerlerine gidildiğindeyse o ülkelere özgürlük ve eğitim götürdüklerini, ancak bağımsızlıkları için henüz hazır olmadıklarını iddia ediyorlar. 

Meşruiyet sorunları bu kadarla da kalmıyor: yargıç Pal, Japon kültüründe imparatorlarına asla karşı gelinemeyeceğini, dolayısıyla imparator Hirohito’yu aklayıp onun altındaki generalleri darağacına göndermenin hukuk ilkeleriyle çelişeceğini savunuyor.

Ancak bu savların hiçbiri işe yaramıyor. Dünya hızla soğuk savaşa doğru giderken birçok devlet bu yargı meselesini bir an önce aradan çıkararak, Almanya ve Japonya’nın savaş suçlarını unutup onları Sovyetler Birliği’ne karşı kendi yanlarına çekme ihtiyacı duyuyor.

Kulisler de konuşulanlar da bu arada hız kazanıp komplolara dönüşürken tüm görüşlere eşit şans vermek isteyen baş yargıç Webb, sudan bir bahaneyle ülkesine geri çağrılıyor ve kontrolü bir an önce idam kararı vermek isteyen yargıçlar ele geçiriyor…
 
İkinci Dünya Savaşı sonrası dönemin bu son derece karmaşık durumunu aktarmaya çalışma çabasından dolayı dizinin anlatımı biraz tutuk. Bu tutukluk aynı zamanda yargılama sürecini ve dönen dolapların tümünü dört bölüme sığdırabilme kaygısından da kaynaklanıyor. 

Bu yüzden karakterlerin sosyal hayatı sınırlı tutulurken, anlatımda çok katmanlı bir yaratıcılık dikkat çekiyor: Yargıçların gündelik hayatlarının renkli, yine aynı yargıçların davaların tümünde siyah beyaz olarak gösterilişi, seyirciye tarihi söylemlerin tamamının kurmacadan başka bir şey olmadığını ima ediyor. 

Mahkeme görüntüleri, kimi zenginler pahalı kürkler satın alırken, atom bombasının ardından evsiz kalanların ısınmak için su borularının yanında uyuduğunun vurgulandığı tarihi belgesel yayınlarla iç içe gösteriliyor.  

Dahası, yer yer araya dönemin işgal gücü ABD'nin Japon halkını sivilleştirme ve Batılılaştırma programının etkisizliğinin altını çizen klipler giriyor. 

Bu televizyon yayınları, öteki renkli ve siyah beyaz görüntüler arasındaki geçişlerle birlikte düşünüldüğünde dizinin, geleneksel anlamda resmi bir tarih anlatımını hedeflemekten ziyade, birbirleriyle çelişen söylemleri bir araya getiren postmodern bir tarzı benimsediği söylenebilir.

Tüm bu yaratıcı ayrıntılara karşın Tokyo Trial’ın kendini alıkoyamadığı bazı klişeler de yok değil. 
Jüri’de yer alan Sovyet generali sığ şakalar yapıyor, yabancı dil bilmediği için her zaman bir tercümanla dolaşıyor ve Politbüro’daki üstlerine danışmadan hiçbir karar veremiyor. 

Benzer bir durum savaş sonrası Japonyası’nda müttefikler adına en üst düzeyde yetkili olarak görev yapan Amerikalı General MacArthur için de geçerli. 

İnisiyatif almaktan kaçınan, mahkeme sürecinde hükümet politikasını harfiyen uygulayan bu pragmatik karakteri, filmlerden hafızalara kazınmış, hemen her zaman despot, asker kafalı kötü adam rollerine çıkan Michael Ironside oynuyor.

Nereden bakılırsa bakılsın, dizinin öne çıkan başlıca yanı karakterlerinin yaşadığı dramdan ziyade, ortaya koyduğu bir durum saptaması: Bundan böyle, ‘’evet ama bu karar Japon halkına ibret olacak’’, ya da ‘’evet ama artık yeni yandaşlar kazanmalıyız…’’ gibi politik söylemlerin inandırıcılığını yitirdiği bir negatif Zeitgeist çağında yaşıyor olmamız.