Türkiye’nin Akdeniz’deki kaybet-kaybet oyunu

Türkiye’nin Libya’ya müdahale konusunda gösterdiği kararlılık, Doğu Akdeniz’de hidrokarbon yatakları ile ilgili bir çıkış yolu aramasıyla ilişkilidir. Bunun da temelinde Ankara'nın Kıbrıs’ın kuzeydeki Türk bölgesinin Lefkoşa'nın enerji planlarına engel olduğu hakkında kök salmış düşüncesi yatıyor. 

Bu düşünce Türkiye'yi Kıbrıs dışındaki tartışmalı sularda yarım düzine sondaj operasyonu başlatmaya itti ve Trablus merkezli Ulusal Anlaşma Hükümeti (GNA) ile yaptığı anlaşma çerçevesinde Türkiye haritadan sildiği iki Yunan adası yakınlarında –biri Girit – arama faaliyetlerinde bulunma tehdidinde bulundu. 

Amerikan Üniversitesi profesörü Ulaş Doğa Eralp, Türkiye'nin izlediği bu saldırgan tavırla temel amacının mutlaka hidrokarbon rezervleri bulmak olmadığını, Yunanistan, Mısır, İsrail ve Kıbrıs'ın yanı sıra bu ülkelerle anlaşma imzalayan büyük sondaj şirketlerinin önünü kesmek ve bu şekilde onları müzakarelere zorlamak olduğunu belirtiyor. 

Ahval podcastte açıklamalarda bulunan Eralp, “Bu onların politikası, bu sondaj girişimlerini sabote etmeye devam edecekler. Diyorlar ki, biz buradayız. Bizi görmek istemeyebilirsiniz, ama işte buradayız - ve biz masada olmadan bunu gerçekleştiremeyeceksiniz. Ama bu olmayacak ve bu yüzden Doğu Akdeniz'de oynanan bu oyun maalesef herkes için bir kaybet-kaybet olcak” diyor. 

Devam eden Kıbrıs sorunu, Türkiye'nin Girit ve Kastellorizo ​​adası yakınlarında sondaj planları, Türk hava sahasını sürekli ihlal etmesi ve mültecilerle ilgili hala devam eden yüksek gerilimler, Yunanistan ve Türkiye‘yi on yıllardır olduğundan daha yakın bir çatışmanın eşiğine getiriyor. Atina ordusunu yüksek alarma geçirdi ve Salı günü Yunanistan Dışişleri Bakanı Nikos Dendias Türkiye'nin kışkırtıcı davranışının Doğu Akdeniz‘in barış ve istikrarı ile NATO uyumunu baltaladığını söyledi.

10 Haziran’da, Türk firkateynlerinin bir Türk gemisinde silah araması yapmak isteyen Fransız savaş gemisine izin vermemesi iki ülke ilişkilerinde yüksek bir gerilimin yaşanmasına sebep oluyor. Buna ek olarak, Macron son aylarda Fransa içindeki yabancı İslami nüfuzla mücadele çerçevesinde Türkiye destekli İslami gruplara ve camilere karşı harekete geçti. Son birkaç yıldır Ankara, Fransa'nın GNA’nın düşmanı Halife Hafter’le ittifak yaptığı Libya da dahil olmak üzere Ankara, Avrupa ve Ortadoğu'daki Müslüman Kardeşler gibi İslamcı grupları desteklemek için çok fazlasını yaptı.

Geçen hafta sonu, Fransa, Almanya ve İtalya, Türkiye'nin Libya'ya yönelik BM silah ambargosu ihlallerini sürdürmesi durumunda yaptırımları değerlendirmeye hazır olduklarını söylediler. Geçmişte Avrupa nadiren yaptırım tehditlerini yerine getirdi. Ayrıca, Global Resource Partners’dan Atilla Yeşilada'ya göre, Libya konusunda Türkiye'ye yönelik herhangi bir yaptırım muhtemelen Türk askeri komutanlarını veya Libya'da çalışan iş adamlarını hedef alacak ve ekonomik açıdan zarar vermekten daha sembolik olacaktır.

Şimdilik diplomatik bir çözüm uman Avrupa Türkiye'yi tehdit etmekten mutluluk duyuyor. Eralp, Türk cumhurbaşkanının bir veya iki milyon mülteciyi serbest bırakma tehdidinin, potansiyel olarak alt üst ettiği Avrupa siyasetinin Türkiye'ye çocuk eldivenleri ile muamele etmeye devam etmesini sağladığına inanıyor.

Eralp, “Erdoğan bu konuda oldukça açık: 'Bu iki milyon kişiyi Idlib'deki o bölgeye koyacağım ve sizi rahatsız etmeyecekler, bu yüzden Doğu Akdeniz, Suriye ve Libya‘daki politikalarıma karşı sessiz kalsanız iyi olur‘,“ şeklinde konuşuyor. 

Perşembe günü Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, Türkiye'nin AB üyeleri Kıbrıs ve Yunanistan'ın egemenliğini ihlal ettiğini belirterek tekrar kınadı. Yaptırım tehdidinde bulunarak, “Birliğimiz üyesi bir ülkenin deniz sahalarının ihlali veya tehdit edilmesi kabul edilemez” dedi.

Gözlemciler, Avrupa'yı çoğunlukla kavgacı olan yaklaşımdan uzaklaşmaya davet ediyor. AB Dışişleri Bakanı Josep Borell'in danışmanı Nathalie Tocci, bu hafta Avrupalı ​​oyuncuları savaş tehdidinde bulunmaktan vazgeçmeyi, müzakere ve işbirliği yolları bulmaya çağırdı.

Perşembe günü Politico’da yazdığı makalede Tocci, “Çatışma dili yerine, AB'ye - Paris, Atina ve Lefkoşa aracılığıyla - U dönüşünu seçmelerini ve Türkiye'ye bir düşman gibi değil, bir ortak olarak davranmaya başlamanın zamanı geldi” diyor.

Benzer şekilde, Avrupa Dış İlişkiler Konseyi'nden Aslı Aydıntaşbaş da bu haftaki yazısında AB'nin yaptırım tehdidi yerine, Kıbrıs ve Doğu Akdeniz‘de denizcilik konularını ele almak için Türkiye ile çatışmayı çözen bir çerçevede pazarlık masası kurması gerektiğini savundu. Aydıntaşbaş, Brüksel'e Yunan-Türk hidrokarbon kaynak paylaşımı konusunda diyalogu teşvik etmesi çağrısında da bulundu. 

Amerikan Üniversitesi Uluslararası Hizmet Okulu'nda çatışma çözümü eğitimi veren Eralp, Kıbrıs sorununun ve Yunan-Türk uyuşmazlıklarının çözülmesinin tarafsız bir üçüncü tarafı gerektirdiğine inanıyor ve Kıbrıs‘ın yeniden birleşmesi müzakerelerinin başarısız olduğu 2004’teki gelişmeleri araştıran bir çalışmanın, AB'nin bu görüşmelerde zayıf pozisyonda olmasını Yunanistan ve Kıbrıs'ın AB üyesi olmalarına bağladığının altını çiziyor. Bugün hala Türkiye-Kıbrıs veya Türkiye-Yunanistan anlaşmazlıklarına aracılık eden AB, Rusya ile Alaska arasındaki sınır anlaşmazlığına aracılık eden ABD'ye benziyor.

AB Konseyi başkanı olarak halihazırdaki görevinde Almanya'nın ABD'ye adım atması ve aracılık yapması için baskı yapabileceğini öne süren Eralp, “AB arabulucu rolünü oynayamaz, çünkü konuyla ilgili ikinci parti durumunda“ diyor. 

Trump çoğunlukla Erdoğan ile ilişkilerinde rahattı, örneğin bir yıl boyunca S-400'ü satın alması nedeniyle Türkiye'ye karşı yaptırım uygulamaktan kaçındı ve bu nedenle bir miktar Erdoğan üzerinde etkin olabilir. Eralp'ın değindiği sorun, Washington'un Türkiye'nin Libya ve Doğu Akdeniz'deki saldırganlıklarını bir dereceye kadar onaylamasıdır, çünkü Rusya'nın nüfuzunu ve genişlemesini sınırlama potansiyeline sahip bu saldırganlıklar. Buna ek olarak, çok azı ABD'nin koronavirüs pandemisi, büyük protesto hareketleri ve yaklaşan başkanlık seçimleri arasında etkili bir arabuluculuk rolü oynayabileceğini düşünüyor.

Öte yandan Türkiye aynı zamanda kendini milliyetçi bir dalga içinde buldu, bunun da sebebi Suriye, Irak ve Libya'daki eşzamanlı askeri müdahaleler, yüksek denizlerdeki saldırganlıklar. Tüm bunların hepsi militarist ve Mavi Vatan olarak adlandırılan Batı karşıtı bölgesel dış politika yaklaşımının bir parçası.

AKP’nin aşırı sağcı ortağı MHP ve ordunun yeni durumuna işaret eden Eralp, “Türkiye, yakın çevresindeki bu çatışmacı, iddialı hedefleri takip etmek için orduya giderek daha fazla güvenmeye başladı” diyor. 

Eralp’a göre “Sivil Türk bürokrasisi, Türkiye'nin nasıl politika ürettiği konusunda artık pek bir şey söylemiyor. Aksine, bu aşırı milliyetçi militarist ittifakın sözü dinleniyor.“

Bu iddialı çıkışlar 46 yıl önce Türk güçlerinin Atina destekli bir darbeyi engellemek üzere istila ettiği Kıbrıs'ın üzerinde hak iddia ettiği sularda sondajı içeriyor. 

Yıldönümüne işaret eden Erdoğan Pazartesi günü, Kıbrıslı Türklerin doğal kaynaklar üzerinde eşit haklara sahip olduğu kalıcı bir çözüm çağrısında bulundu. “Kıbrıs'a adil ve kalıcı bir çözüm ancak Kıbrıslı Türkler için eşit statünün kabulü ile mümkün” dedi.

Kıbrıs sorununa çözüm bulma umutları yıllarca dondurulmuştu, ancak on yıl önce bölgede doğal gazın keşfi çözüm umutlarını da artırdı. Düşünce, Kıbrıs, Türkiye, Yunanistan ve AB'nin doğal gaz gelirlerinin paylaşımı üzerinde bir fikir birliğine varacağı yönündeydi.

Bunun yerine Türkiye‘nin marjinalleştiği görüldü ve Erdoğan meseleleri kendi yöntemiyle çözme yoluna gitti, sondaj operasyonlarını başlattı. Böylece yakın bir zamanda yeniden birleşme müzakerelerinde gerçek bir şansı sona erdirdi.

Eralp, “O ve arkasındaki aşırı milliyetçi askeri ittifak, Türkiye'nin bu hidrokarbon kaynaklarına Kıbrıs'taki katılımıyla erişme konusunda yasal haklara sahip olduğuna inanıyor. Okul bahçesindeki bir kabadayı gibi. Daha agresif davranarak, çocuklara taş atarak, çocukların onunla oynayabileceğini düşünüyor” diyor.


© Ahval Türkçe

Bu makale yazarın görüşlerini yansıtır. Ahval’in yayın politikası ve editoryal bakış açısı ile her zaman uyumlu olmak zorunda değildir.

Bu makale yazarın görüşlerini yansıtır. Ahval’in yayın politikası ve editoryal bakış açısı ile her zaman uyumlu olmak zorunda değildir.