Can Teoman
Eyl 08 2019

Dövizde ateşli günler geliyor

Temmuz ayındaki 4.25 puanlık faiz indirimin ardından doların sakin kalmaya devam etmesi Türkiye Cumhurbaşkanı’nı daha da cesaretlendirdi. Son günlerde faiz karşıtı açıklamaları yoğunlaşan Erdoğan, Pazar günü vites yükseltti ve katıldığı bir mitingde, faiz oranlarının yıl sonuna kadar tek haneye indirileceğini ilan etti.

Erdoğan siyasi köken olarak ‘faiz karşıtı’ olduğunu ileri süren bir gelenekten geliyor ve yüksek enflasyonun nedenini yüksek faizde görüyor. Bu görüşleri onu çözümü iktisat biliminin alışılagelmiş teorilerinin dışında aramasına neden oluyor. Bu onun faizlere müdahale konusundaki ne ilk ne son açıklaması. Ve bu açıklamalar çoğunlukla piyasalar tarafından önemsenmiyor.

Ancak Erdoğan’ı bu kez farklı bir gücü var. Temmuz ayındaki Başkan değişikliğinin ardından Merkez Bankası denetimini tam olarak ele geçirdi. Yeni gelen Merkez Bankası Başkanı, belki de Erdoğan’ın istediğinden bile faiz indirimi yaptı. Buna karşın dolar kurlarında pek fazla oynaklık yok. Tabii ki bu durum bir politikacıyı daha da fazla faiz indirimi için cesaretlendirecektir. Ancak yaz ortasındaki faiz indiriminden sonra yaşananları baz alarak, piyasanın yeni faiz indirimlerinde aynı tepkiyi ortaya koyacağını düşünmek pek de sağlam bir tahmin olmayabilir.

Elbette Erdoğan hangi faizlerin yılsonuna kadar tek haneli seviyelere ineceğini söylemedi. Bu nedenle gerektiğinde bu sözlerini yumuşatabilir. Örneğin kamu bankalarının bir siyasi kampanya olarak zararına verdiği konut kredisi faizleri halen yıllık yüzde 12 seviyesinde. Bu faizlerin yıl sonuna kadar tek haneye indirmek kuşkusuz ki Türk Hükümeti’nin bileceği bir iş. Bir kısım şanslı tüketici tarafından alınan kredilerin kamu bankalarına verdiği zararı Türk vergi mükelleflerinin tamamı tarafından karşılanmasına izin vermek ancak siyasi bir tercih olabilir.

Buna karşın Erdoğan halen yüzde 19.75’te bulunan Merkez Bankası’nın faizlerini, yani temel faizi tek haneye indirmek istiyorsa olaylar bambaşka bir hal alacaktır.  Halen bu yılı en düşük yüzde 15 civarında faizlerle kapanacağı beklentisi hakim olan piyasalarda bu bir şok sinyalidir.

Kuşkusuz Erdoğan Merkez Bankası’nın faizlerini tek haneli seviyelere indirecek siyasi güce sahip. Ama bu dayatmanın karşılığının döviz fiyatlarında görülmesi muhtemel. Çünkü piyasalarda zaten Merkez Bankası’nın yapacağı sürprizler dışında doların sonbaharda hareketleneceği beklentisi giderek artıyor.

Örneğin Türkiye’ye en çok yatırım yapan yabancı bankalardan olan HSBC, hafta içinde kısa vadede iyimser beklentilerin tükendiğini belirterek doların yıl sonunda 6.5 TL’yi görebileceğini açıkladı.

Bu tahmin halen 5.72 TL’de bulunan dolar/TL’nin birkaç ay içinde yüzde 14 yükseleceği iddiasına dayanan azımsanmayacak bir şoku temsil ediyor. Ve tabii ki HSBC TL’deki bu geri çekilme beklentisini, Erdoğan ‘yılsonunda tek haneli faiz’ sözünü vermeden hazırlanmış bir rapordu.

Bankanın son açıklamaları kapsamayan dolar tahminlerinde ise ilginç tespitler var. HSBC dövizdeki artış beklentisini 4 nedene dayandırıyor:

1) Enflasyonun 4. çeyrek itibari ile artacak olması. 

2) Merkez Bankası tarafından yapılacak olan yeni faiz indirimi ile beraber reel faizin sıfıra yakın seviyeye yaklaşacak olması 

3) Cari açığın artış gösterme riskinin yükselmesi 

4) Son çeyrekte yükselecek dış borç ödemeleri.

Bu tespitlere göre HSBC’nin Türkiye’ye ilişkin kısa vadeli ekonomik senaryosunun işleyişini verileri de dahil edip şu şekilde tercüme etmemize neden oluyor:

"Enflasyondaki düşüş Eylül ayında bitecek. Baz etkisi kaynaklı enflasyon düşüşü enflasyonu Eylül ayında belki yüzde 10’un altına indirecek. Ancak baz etkisi tersine döneceği için Türkiye’de enflasyon oranları muhtemelen yüzde 10’un üzerinde yeni bir patikaya oturacak.

Buna karşın Merkez Bankası enflasyon kalıcı olarak düşmüş gibi faizleri çok aşağı çekecek ve artık Türkiye’deki reel faizler cazibe sunmayacak.

Geçici faiz indirimi, turizm sezonunun bitmesi ve ihracattaki performans düşüşü (Son rakamlara göre ihracat artış oranı yüzde 1’lere geriledi) gibi etkenlerle cari açık yükselmeye başlayacak. Buna ek olarak sadece önümüzdeki üç ayda 18 milyar doları bulan (çoğunluğu bankaların sendiksyon kredilerinden oluşuyor) dış borç ödemelerinin de etkisiyle kurlar yükselişe geçecek."

Bankanın raporunda Suriye’ye müdahale, iç politikada Kürt sorununa çözüm konusunda demokrasi ile hukukun kenara bırakılmasının yarattığı sosyal huzursuzluk riskleri yer almıyor.

Ayrıca Türk yatırımcısının henüz Temmuz ayında yapılan faiz indirimini hazmedememiş görüntü çizmesi de riskler arasında yok.

Oysa bu risk, şu ana kadar dikkat edilmese de, TL’nin istikrarını daha da bozacak hayati bir değişken. Çünkü, Türkiye yüzde 55’lere yaklaşan dolarizasyon oranında bir yumuşama kaydedememişken, zaten kısıtlı olan mevcut TL mevduatlarının da dövize kayması işleri büsbütün bozabilir.

Piyasalarda buna ilişkin sinyaller de yabana atılacak düzeyde değil. Örneğin Merkez Bankası’nın faiz indiriminden sonra TL mevduatlarda yaşanan değişim önemli bir uyarıcı.

Merkez Bankası’nın verilerine göre, vadeli TL mevduatlar içinde en kısa vade olan 1 aylık mevduatın payı dört hafta içinde yaklaşık dört puan artıp yüzde 21’e dayandı. Oysa faiz düşüş süreçlerinde bunun tam tersi olması gerekir. Yatırımcı mevcut yüksek faiz seviyelerinden daha fazla yararlanmak için uzun vadeli mevduat yaptırır.

Türkiye’de ise bunun tam tersi oluyor. Birçok benzerinin aksine bugüne kadar TL’de durmakta ısrar eden yatırımcılar bile artık vade riskini almak istemiyor. Mevduatlarda yaşanan bu tip değişim, Türk yatırımcısının faiz düşüşüne önlem almak için farklı alternatifler aradığını ve kafasının karışık olduğunu anlatan bir gelişme. Ve doğal olarak TL’deki cazibenin düşmesi bu yatırımcıların kararlarını TL’den yana kullanmalarını teşvik edecek bir durum da değil.

Özetle Erdoğan’ı faiz takıntısının yeniden nüksetmesinin yanına HSBC’nin tespitleri ve TL yatırımcısının durumu eklenince, dövizde sıcak günlerin yaklaştığını söylemek, bir tahminden çok, rasyonel öngörü halini alıyor.


© Ahval Türkçe

Bu makale yazarın görüşlerini yansıtır. Ahval’in yayın politikası ve editoryal bakış açısı ile her zaman uyumlu olmak zorunda değildir.