En cehennem hangi cehennem?

İnsanoğlu soyutlama yetisi geliştikçe nereden gelip nereye gittiğini sorguladı. Gidecekse neden geldiğini, hayatın anlamını merak edip durdu.  

Mezepotamya’da, eski Mısır, Yunan, Roma, İran ve Hindistan’da ruhun varlığına inanıldı, ölümden sonra bir “öteki dünya” tasavvur edildi. Ölümsüzlüğün vaat edildiği bir yer olarak cennet düşüncesi gelişti.

Cehennem ise inançsız ve günahkârların öteki dünyada sonsuza kadar acılar içinde yanıp tutuştuğu, ölüp ölüp dirildiği yerdi ve genellikle yerin yedi kat dibindeydi.

Cehennemin ne menem bir yer olduğu Musevilikte ve Hıristiyanlıkta bir hayli tartışıldı ve yüzyıllar boyunca değişime uğradı. Hıristiyanlar daha çok cehennemin fiziki bir yer olup olmadığını tartıştılar. İslam böyle bir tartışmaya yer vermedi: cennet de cehennem de fiziki olgulardır.  Buralardaki “tatlı gerçek” de “acı gerçek” de somut bir biçimde anlatılır.

Tanrıların yaşadığı gökyüzü ve ölülerin bulunduğu yeraltı dünyasına olan inancı ilk kez Sümerler’de görüyoruz. Savaş ve aşk tanrıçası İnanna ölüler diyarının kraliçesi olan kızkardeşinin tacına göz koyup yerin yedi kat altına iner. Ancak kız kardeşi onu bir duvara asar ve yeryüzüne yeniden çıkmasına bir şartla izin verir: kendi yerine cehenneme kocası Dumuzi’yi gönderecektir.

Öyle de olur. Ancak Dumuzi’yi çok seven kızkardeşi cehennem hayatını onunla paylaşır, Dumuzi’nin her yılın yarısını yeryüzünde geçirmesini sağlar.

Antik Yunan’da da tanrılar kendilerine karşı gelenleri korkunç şekilde cezalandırırdı. Korint kralı Sisifos ölüler diyarı Hades’te koca bir kayayı yuvarlayarak bir tepenin doruğuna çıkarmaya mahkumdu. Tam doruğa ulaştığında kaya aşağıya yuvarlanacaktı ve bu sonsuza kadar sürecekti.

Ama ölümsüzlüğün peşine ilk düşen ölümlü, Sümer kralı Gılgamış’tı.  Gökyüzündeki tanrıların katına (cennet) çıkmak istiyordu. İnanna ona askıntı olmuş ve engellemeye çalışmıştı, ama yola devam! Dere tepe düz gitmiş, aslanlar va sair canavarla savaşmış, dünyanın bir ucundaki denize ulaşmıştı sonunda.

Bu denizi de aşıp bittiği yere akan Ölümcül Su’ya gelmişti. Ne ki, daha ilerisi yoktu. Ölümsüzlüğün sırrı verilmeyecektir ona. Geriye dönmeye ikna edilir. Ölümsüzlüğe ardından büyük bir isim bırakarak kavuşacaktır.

Yahudilikte öteki dünya değil bu dünya önemliydi. Tevrat’ta öteki dünyadan söz edilmez. Yalnız bir yerde Yakup, oğlu Yusuf’un kefenini görünce “Sheol’e inip oğlumun yasını tutmak istiyorum” der.

İbranicede ”Sheol” sözcüğü, insanların ölümden sonra geldikleri yer anlamına geliyordu. Mezmurlar Kitabı’nda (Ps 63:10) ”Yeraltının derinliğinde ölülerin bedenleri yatıyordu. Hareket, his ve bilinçten yoksun olarak”denir.

Sheol ne cennettir ne de cehennem. İyiler de kötüler de oraya gider. Mezar ya da yeraltında karanlık ve kasvetli bir yer olarak tanımlanır.

Yunanlılar için Hades ölülerin kederli birer gölge olarak yaşadığı gerçek bir yerdi. Sonraları buraya gelenlerin bir mahkemede yargılandıklarına, iyilerin Elysion denen ülkeye, kötülerin de Hades’in en dibindeki Tartarus’a gönderildiğine inanıldı.

Yahudilerin öteki dünya görüşü de zamanla değişime uğradı. M.Ö. 200-100 tarihlerinde Sheol yerine “Gehenna/Gehinnom” sözcüğü kullanılmaya başlandı. Sözcük Kudüs’ün güneyindeki bayıltıcı sıcaklarıyla ünlü “Ge Hinnom” dan- Hinnom Vadisi- türetilmişti. Pagan geleneğine göre burada tanrı Molok’a kurban edilen çocuklar yakılıyordu.

Yahudiler M.Ö. 539’da Babil’i ele geçiren Perslerin cennet ve cehennem inancından, ölümden sonra cezalandırılma düşüncesinden etkilendiler ve bunları kendi gnostik düşüncelerine eklemlediler. Filistin’e göçmeden önce yaşadıkları Mısır’daki dinsel anlayış da onları etkilemişti.

Ruhun ölümsüzlüğüne inanılan Eski Mısır’daki mezar yazıtlarında ölüler diyarına giden yolun korkunç tehlikelerle dolu olduğu anlatılır: canavarlar, ateşten denizler, büyü yapmadan açılmayan kapılar, sihir sanatı kullanılarak etkisizleştirilen katiller.

Büyük İskender’in M.Ö. 300’lerde Mezepotamya’yı fethiyle birlikte tanıştıkları Yunan mitolojosi ve dini inançları da Yahudileri etkilemişti. Yeryüzünde cezasız dolaşıp haksız zenginlik içinde yaşayan kötü insanların ölümden sonra cezalandırılacağı düşüncesi onlara cazip gelmişti.

Böylece Gehinnom’u zamanla Tartarus’la eşdeğer tuttular. Gehinnom’da sürekli atılan çöplerle ebedi bir ateş yanıyordu. İdam edilen suçuların cesetleri de buraya atılıyordu. 

Ancak Gehinnom şimdi soyut bir dini tasavvur olmuştu. Ölenlerin ruhu cezalandırılmak ya da temizlenmek için önce Gehinnom’a gidecekti. Bir görüşe göre Gehinnom ceza ve eziyetin yeridir. Bir başka görüş oranın ölenlerin sorguya çekildiği yer olduğunu söyler. Ancak ruhun Gehinnom’daki ikameti 12 aydan fazla sürmez. Bu sürenin sonunda Olam Ha-Ba’ya, yani insanlar arasında sükunet ve barışın hüküm sürdüğü “ruhani dünyaya” gidemeyen ruhlar yok olacak ya da ebediyen cezalandırılacaktır.

Yahudilik öğretisinde öteki dünyayla ilgili fazlaca bir ayrıntı yoktur.  Ancak ölüm “son” değildir. Olam Ha-Ba’ya gidenler zamanı gelince Mesih tarafından yeniden hayata kavuşturulacaklardır. Fakat onların Mesih’i İsa değildir, kendi Mesih’lerini hâlâ beklemektedirler! 

En eski dinlerden olan Hinduizm’de de doğrudan bir cehennem fikri yoktur. Bu dinin kurucu bir peygamberi de yoktur. Ancak yardım etmesi ve yol göstermesi için başvurulan yüzlerce tanrısı vardır. Birçok kültür ve inanç sisteminin zamanla iç içe girmesiyle 3.000 yıl önce geliştiği sanılır.

Hinduizm’e göre ruh (atman) kişinin “karma”sına göre sürekli daha yüksek ya da alçak bir varlıkta yeniden doğar. Son hedef “Moksha’dır. Buraya ulaşan ruh artık tekrar tekrar ölmekten (yeryüzü cehennemi) kurtulur, dünyanın ruhu anlamına gelen “Brahman” ile birleşir. Moksha yalnızca huzur, harmoni ve mutluluğun bulunduğu asude bir ülkedir.

Budizm’de de ne ödül ve ceza dağıtan bir tanrı ne de cehennem vardır. İnsan bu dünyada kendi cehennemini yaratır. İzin verdiğimiz anda içimizde görülüverir. Budizm’e göre ruh değil “karma” yeniden doğar. Ta ki, Nirvana’ya ulaşana kadar. Önemli olan yeryüzündeki acılı hayattan kurtulmaktır. Nirvana, yeryüzü eziyetlerinin bittiği, sonsuza dek dinlenilen aydınlıktır.

Tarih boyunca cennet ve cehennem kavramlarının en çok Hıristiyanları ve Müslümanları meşgul ettiğini görüyoruz. Cennet ve cehennem tasavvurlarının yalnızca felsefi ve siyasi alanda değil, hayatı kapsayan edebiyat, resim, müzik gibi birçok sanatsat alanda da ifade edildiğini görüyoruz.

İlk ve Ortaçağ’daki İncil metinlerinde de Gehannem ve Tartarus sözcükleri geçiyordu. Cehennem kimsenin tereddüt etmesine izin verilmeyen korkutucu bir gerçeklikti. Evanjeliklerin (Matte, Markos, Luka ve Yuhanna) kanonlarında günahkârları yanan bir ateşin beklediği yazılıdır.

Matte 8:11-12’de “Yeryüzü hayatında kötülük yapanların “dışarıdaki karanlığa atılacağı” ve orada “ağlayıp diş gıcırdatacakları” anlatılır. Bir başka yerde de İsa’nın “Lanetliler, benden uzaklaşın, şeytanın ve onun meleklerinin beklediği sonsuz ateşe gidin!” dediği söylenir (Matte 25:41).

Ortaçağ’da kilise, bu cayır cayır yanma imajını, insanları kötülükten kurtarma düşüncesiyle çok çeşitli ve abartılı bir biçimde kullandı. Cehennemin hakimi, elinde ateş maşası olan Satan’dı (Şeytan). Onun hizmetkârları ortalıkta turalayıp günhkârlara binbir eziyet çektiriyorlardı.

Zamanla cehennemin soyut mu, yoksa fizik bir olgu mu olduğu tartışıldı. Neredeydi, nasıl görünüyordu, orada çekilen eziyetlerden kurtulmak mümkün müydü? Teologların ve eğitimsiz köylülerin bu soruya yanıtları birbirlerinden bir hayli farklıydı.

Günahkârlar kıyamet gününden sonra mı cehenneme gidecekti, yoksa ölür ölmez mi? İlk Hıristiyanlar kıyamet gününün çok yakında olduğuna inanarak bu soruyla fazla ilgilenmemişler. Ancak yüzyıllar geçip kıyamet günü sürekli ertelenince kimi kilise yetkilileri bu konuda kafa patlatmaya başlamışlar.

Hıristiyanları meşgul eden bir başka soru da cehennemdeki cezanın uzunluğuydu. Sonsuza kadar mıydı, yoksa “araf” gibi bir yerde günahlardan arınılacak ve sonunda herkes cennetlik mi olacaktı?

Katolik öğretiye göre ruhlar cennete gidecekti. Ancak oraya gitmeden önce “purgatorium”da (araf) temizlenmeliydiler. Ortodokslar ve Protestanlar bu purgatorium düşüncesinden pek hoşlanmadılar. Çünkü Katolik kilise ruhlarını temizleyip doğrudan cennete gitmeleri için ölenlerin yakınlarından para almaya başlamıştı. Böylece tartışma ahlaki bir boyut kazanacaktı.

Dante İlahi Komedi’sinde (1320) purgatorio (araf), paradiso (cennet) ve dokuz katlı cehenneme (inferno) yolculuğunu anlatır. Cehennemin aşağı katlarına inildikçe cezalar artmaktadır. İlahi Komedi, cennete ve cehenneme kimlerin gittiğini anlatarak o çağın moral değerlerini ve dünya görüşünü yansıtan önemli bir kaynak olmaya devam ediyor.

Yüzyılları aşıp Katolizmin cehennem anlayışını bugünkü Papa Franciscus’dan dinleyelim şimdi: “Cehennem işkence merkezi değildir. Mutluluk veren Tanrı’dan sonsuza dek uzaklaşmadır”.

Cehennem lanetlenme değil, bir seçimdir, diyor Papa: “Cehenneme gönderilmiyorsun, oraya seçtiğin için kendin gidiyorsun... Cehennem Tanrı’nın sevgisini istememektir”.

İslamda böyle bir seçim yoktur. Allah insanın kaderini önceden belirler. Kuran’da cehennem için birçok cinin ve insanın yaratıldığı anlatılır (Araf suresi-179).

İslam cehennemde çekilen cezaları en ayrıntılı olarak anlatan dindir. Kuran’da cehennemle ilgili 100’den fazla ayet vardır. Birkaç örnek:

Nisa suresi-56: “Şüphesiz ki ayetlerimizi inkar eden kafirleri biz yarın bir ateşe atacağız. Derileri piştikçe azabı duysunlar diye kendilerine başka deriler vereceğiz...”

İbrahim-16: “Arkasından cehennem vardır. Ondaki irin suyundan içirilecek”

Tebbet-3,4,5: “O alevli bir ateşe yaslanacak. Karısı da odun hamalı olarak –cehenneme-girecek”

Papa’nın cehennem tanımı, moral değerlerin göreceli olduğunu ve Dante’den bu yana çok değiştini vurguluyor. Marks latif bir ironiyle anlatır cehennemi: “Cehenneme giden yol iyiniyet taşlarıyla döşenmiştir”. Sartre’ın tanımı daha sert, parmağı göze batıran cinstendir: “Cehennem ötekilerdir!”

Protestan İsveç’in saygın din adamlarından Åke Bonnier, yalnızca Hıristiyanların değil, diğer dinlere bağlı insanların, hatta ateistlerin bile cennete gidebileceğini söylüyor. “Çünkü bunu Tanrı’dan başka kimse bilmez” diyor.

1970’li yıllarda popüler bir fıkra vardı: Ecevit ölür, öteki dünyaya gider. Bir melek onu çirkin bulduğu eski İsrail başbakanı Golda Meir ile eşleştirir. Ecevit itiraz eder: ”Ama Demirel’i Birigitte Bardot ile eşleştirmişsiniz. Adaletsizlik bu!” Melek yanıtlar: ”Doğru, sana ceza olarak Meir’i verdik. Demirel ise Birigitte’in cezası”.

En iyisi öteki dünyada menzile ulaşınca hiç şaşırmamak. Öyle ya, kimin nereye gideceği, başına ne geleceği hiç belli değil!

© Ahval Türkçe

Bu makale yazarın görüşlerini yansıtır. Ahval’in yayın politikası ve editoryal bakış açısı ile her zaman uyumlu olmak zorunda değildir.