Ecevit’e Amerikalıların kanca attığı bir olayı hatırladım...

Evli her siyasi liderin başarısında eşinin mutlaka payı vardır. Eşler ön planda görünmeseler bile lidere en yakın kişi olduklarından bu gerçeği bir veri olarak kabul etmemiz gerekir.

Tanıdıklarımdan hareketle söylüyorum: Lider eşleri bizde vitrin süsü değildir…

Bu gerçeğin en müşahhas örneği sol siyasetin simge ismi, eski başbakan Bülent Ecevit’in eşi Rahşan Hanım’dır.

Rahşan Ecevit dün vefat etti. 97 yaşındaydı. 

Madem kendisini bir genel hüküm cümlesi içerisinde andım, Rahşan Ecevit’in diğer lider eşlerinden biraz farklı olduğuna dair bir gözlemimi de kayda geçirmek isterim: Ecevit’ler siyasi hayata 1950’lerde değil de bu yüzyılın başlarında girmiş olsalardı, kadınların kendilerini daha rahat hissettikleri günümüzde belki de Rahşan Ecevit eşinden bir adım önde görünebilirdi.

İkiliden fikirleri daha keskin ve daha girişimci olanı, benim baktığım pencereden Rahşan Ecevit imiş gibi görünüyor.

Bülent Ecevit nerede varsa Rahşan Ecevit de ayrılmaz ikili olarak mutlaka onun yanında yerini almıştır.

Zaten bir ara, eşinin siyasi yasaklı olduğu dönemde, yeni kurulan DSP’nin başında bulunmuştu Rahşan EcevitBülent Bey’in yasağı referandumla ortadan kalkana kadar da partinin başında kaldı.

Kanal İstanbul üzerine başgösteren tartışmalar kolay sona ereceğe benzemiyor.

Bu konuda en şaşırdığım ayrıntı, günümüzde bir AK Parti -hatta özellikle Tayyip Erdoğan– projesi olarak tartışılan konunun uzun yıllar önce Bülent Ecevittarafından gündeme getirildiğidir.

Tayyip Erdoğan’ın ilk kez belediye başkanı seçildiği 1994 seçimi öncesinde, Ecevit, DSP’nin adayı Necdet Özkan ile birlikte çıktığı basın toplantısında, kazandıkları takdirde gerekleştirecekleri projelerini de açıklamıştı.

‘Mega proje’ olarak açıkladığı, şimdilerde ‘Kanal İstanbul’ adıyla gündeme gelen İstanbul Boğazı’na paralel bir su yolu açılmasıydı. Hürriyet “Ecevit’ten mega proje” diye sunmuş haberi, Milliyet de “Ecevit: Karadeniz’den Marmara’ya kanal açılsın” başlığını uygun görmüş.

Şaşırılmayacak gibi değil.

Projeye şimdi karşı çıkanların en güçlü gerekçesi, bunun yalnızca ABD’nin işine yarayacağı görüşü oluyor. Montrö anlaşmasına göre, Karadeniz’e sınırı bulunmayan ülkelerin donanmalarına ait gemiler Boğaz’dan geçebiliyorlar, ama hem büyük tonajlı olmamaları hem de 21 günden uzun süre Karadeniz’de kalmamaları gerekiyor.

İyi de Ecevit ABD’yi mutlu edecek bir projeyi nasıl oldu da savunabildi?

Benim için büyük bir muamma bu.

Şundan: 12 Eylül 1980 darbesi sonrasında Amerikalılar tarafından sınandığını ve o sınavda çaktığı için üzerini çizdiklerini 1991 yılında Milliyet’te yayımlanan dizi yazılarla Bülent Ecevit’in kendisi anlatmıştı.

Okuyalım:

“12 Eylül askeri müdahale döneminde, yurtdışına çıkma yasağım kaldırıldıktan kısa bir süre sonra, İngiliz ‘Grenada’ televizyonundan, ilginç bir televizyon programına katılmam için bir çağrı aldım. İngiliz ‘Grenada’ televizyonu ile Amerikan ‘CBS’ televizyonunun ortaklaşa düzenledikleri ve yayımladıkları bu programda dünya gerçeklerini andıran, fakat hayal ürünü (varsayımsal durumlar), önceden, geniş bir uzman kadronun katılımıyla, ayrıntılı birer senaryo olarak hazırlanıyordu. Televizyon programına katılanlar da, aralarında tartışa tartışa, senaryoları geliştirip bazı çözümlere ulaşıyorlardı. Benim katıldığım tartışma senaryolarından biri, hayali bir ada devletiyle ilgiliydi.

“Varsayımsal senaryoya göre, bu ada devleti zalim bir diktatör tarafından yönetilmekteydi. ABD ve İngiltere, kendi çıkarlarına sadakatle hizmet ettiği için, bu diktatörü destekliyorlardı. Fakat ada devletinin halkından yükselen muhalefet ve tepki o kadar ileri ölçülere varmıştı ki, ABD ve İngiltere, sonunda, diktatörün devrilmesine razı olmuş ve bunun için gerekenleri yapmışlardı.

“Yine senaryoya göre, bu diktatörün yerine, Amerikan ve İngiliz tertibiyle bir başka lider getirilmişti. Fakat o lider de, bir süre sonra, fazlasıyla Moskova yanlısı bir tutum izlemeye başlamıştı. Onun için, ABD ve İngiltere, ondan da kurtulmaya karar vermiş ve gereğini yapmışlardı. Fakat yerine kim geçecekti? İşte senaryonun bundan sonrasını geliştirme işlevi, programa katılan tartışmacılara bırakılıyordu.

“Tartışmaya katılanlar arasında, ABD ve İngiltere’nin bazı öndegelen devlet adamları ve komutanları yer alıyordu. O arada, General (Alexander) Haig, eski CIA başkanlarından biri (büyük ihtimalle William Colby, FK) ve o sırada FBI başkanı olan şimdiki CIA başkanı (William) Webster de bulunuyordu. Almanya’dan da bir kaç öndegelen politikacı vardı. Bu üç ülkeden gelenler dışında, ayrıca bir eski İtalyan devlet adamı ile Türkiye’den ben vardım. Hayali ada devletine yeni bir lider aramasına sıra geldiğinde, tartışmanın yöneticisi Amerikalı profesör, tartışmacılara bir kopya verdi: ‘Ada devletinde, şimdilik bir köşeye çekilmiş, fakat halk arasında saygınlığı olan bir sosyal demokrat lider var, onun iktidara gelmesini düşünmez misiniz?’ dedi.”

Buraya kadarını nasıl buldunuz?

Devamını da okuyalım:

“Ben, o zamana kadar, tartışmaya hiç katılmamıştım. Bazıları yıllarca dünyanın kaderini etkilemiş Amerikalı ve İngiliz politikacıların, devlet adamlarının, komutanların, bir yabancı ülkeyle, bir yabancı ülkenin içişleriyle ilgili sorunlara nasıl yaklaştıklarını kendi ağızlarından dinlemek, son derece ilginç ve şaşırtıcı idi. Hele son önerilen çözüm şaşkınlığımı büsbütün arttırmıştı. Tartışmayı yöneten Amerikalı profesör birdenbire bana döndü ve ‘-Mister Ecevit, diyelim ki o sosyal demokrat lider sizsiniz!.. Amerikalıların önerdiği çözümü kabul eder misiniz?’, diye sordu.” 

Cevap ne?

“Hiç duraksamadan özetle şu yanıtı verdim: Dostumuz ve müttefikimiz de olsalar, bazı yabancı devletlerin içişlerimize böylesine karışmalarını ve silâhlı kuvvetlerimizle böylesine içli dışlı olmalarını içime sindiremem. Onun için, bu çözümü kesinlikle kabul edemem. Kendi girişimimle ve serbest seçimlerle halkın desteğini alarak iktidara gelebilirsem gelirim; başka türlüsünü düşünemem bile.

“Tartışma hayalî bir senaryo ile ilgili olduğu halde, benim o yanıtımdan sonra âdeta ciddi bir müzakereye ve çekişmeye dönüştü. Tartışmanın ondan sonraki bölümünde, bir yandan Amerikalılar bir yandan da İngilizler beni ikna etmek için uzun uzadıya dil döktüler. Nihayet, tartışmaya hararetle katılan, eski dostum bir İngiliz muhafazakâr milletvekili bana çıkıştı: ‘-Görüyor musun bize yaptığını, senin direnmen yüzünden bu devlet sorununa bir çözüm bulamıyoruz’, dedi.

“Son olarak tartışma yöneticisi, General Haig’e dönerek, ‘Ecevit kabul etmemekte direniyor, bu durumda ne yapacaksınız?’ diye sordu. General Haig özetle şu yanıtı verdi: ‘Bizim bu gibi konularda deneyimimiz vardır. Ecevit istemese de biz, uygun gördüğümüz bir çözümü uygulatmanın yolunu buluruz’, dedi.”

Bu olayın kendisi tarafından faş edilmesinden sadece üç yıl sonra Ecevit’in ‘Kanal İstanbul’ konusunu ‘mega proje’ olarak gündeme taşıması, bugünlerdeki tartışmalar akılda tutulduğunda, beni çok şaşırtıyor.


NOT: Ecevit’in Amerikalılar tarafından sınanması konusunu yıllar önce üç bölümlük bir diziyle değerlendirmiştim. İlgilenenler o yazılara şu linklerden ulaşabilir:

Ecevit’in sınanması (1)

Ecevit’in sınanması (2)

Ecevit’in sınanması (3)


Bu yazı Fehmi Koru'nun kişisel internet sitesinden alınmıştır.