Esra Yalazan
May 12 2018

Faşizme dayanışmayla meydan okuyan yazarlar: Stefan Zweig ve Joseph Roth 

Kitap kapağının üzerinde (Karanlıktan Önceki Yaz) ikisinin fotoğrafını yan yana gördüğümde, sıkıntılı bir iç çekişle “İşte yine hayat hikayelerininin gerçeğini tahrip etmekten çekinmeden yazmak istediği romana dönüştüren bir yazar daha” demiştim.

Kapağı çevirdim.

Kurgulanmış sandığım konuyu anlamaya çalıştım; 

“Önce Stefan Zweig, ardından daktilosuyla beraber sevgilisi Lotte gelir. Onu başka bir ünlü Avusturyalı yazar izler: Joseph Roth. Sonra başkaları da sökün eder: başka yazarlar, muhalifler, aydınlar…Sene 1936’dır. Faşizmin yersiz yurtsuzlaştırdığı bu insanlar, Belçika’nın küçük sayfiye kenti Oostende’de son kez bir araya gelirler. Kitapları yasaklanmış, kendileri kovuşturulmuştur. Avrupa topyekûn savaşın ve yıkımın eşiğindeyken, zorunlu ya da gönüllü sürgündürler. Faşizm ve çok geçmeden de savaş, Avrupa’yı büsbütün yutmadan önce Oostende’de kısacık bir an birbirlerine yaslanırlar”. 

stefan zweig

                                                Stefan Zweig

Sayfaları merakla çevirmeye başlayınca yanılmış olmama sevindiğimi hatırlıyorum.

Savaşın, politik çalkantıların toplumu karamsarlığa sürüklediği dönemlerde umudu yeşerten hikayeleri çarpıtmadan anlatan yazarları önemsiyorum ben.

Volker Weidermann onlardan biri. 

Aynı zamanda edebiyat eleştirmeni olan Weidermann, birbirlerine pek benzemeyen iki büyük yazarı bir sahil kasabasında buluştururken, hiçbir şeyin bir daha “eskisi” gibi olmayacağı bir dönemin öncesindeki dayanışma ruhunu, melez bir türle (anlatı-biyografik unsurları da olan deneme) taçlandırmak istemiş. 

Mektuplardan, günlüklerden, hatıralardan, tanıkların düşüncelerini içeren araştırmalardan faydalandığı belli. Ancak o dayanışma ruhunun inceliğini, sıkıntılarını, dostluğa, aşka, umuda bakışıyla buluşturarak yorumlayan bir yöntem tercih etmiş. Kitabı çekici kılan, kurguya pek yüz vermeyen bu sarih yaklaşımı bence. 

Dünya siyasetinin, yazarları, gazetecileri, entelektüelleri ürkütücü bir fırtınayla savurmasıyla “kaçak” konumunda olanlar bir sayfiyede buluşuyor.

Orada sadece Zweig ve Roth yok. Yazar Arthur Koestler, Roth’un sonradan kapılacağı romancı Irmgard Keun, Hermann Kesten, Almanya’nın komünist basının çarı Willi Münzenberg, sürgün yayıncılar ve diğerleri. 

Yazarın önce Zweig’ı 1914 yazında aynı yerdeki ruh halini ve yaşadıklarını anlatmasının bir sebebi var. 

''Etkisi bu yaza kadar süren büyük yıkım daha o zamanlar başlamış olsa da, dünyanın gidişatında beklenmedik bir dönüm noktası yaşanacağına dair umudun her zaman burayla bir ilgisi var. 1914’de nasıl heyecanlanmaya hazır, genç  özlem dolu bir insandı Zweig. 

O yazın üzerinden 22 yıl geçmişti. Bu yıllar içinde edebiyatın yıldızı olmuştu. Adı yurtdışında Thomas Mann kadar bilinmekteydi. Kitapları ondan fazla satan, Almanca yazan başka bir yazar yoktu….İki yıl önce (1936) Erasmus üzerine bir kitabı, şimdi de Vicdan Zorbalığa Karşı başlığını taşıyan monografisi çıkmıştı. Erasmus ile Castellio, bunlar aynı zamanda kendini tasvir ettiği kahramanlardır”. 

roth

                                                         Joseph Roth

Bu noktada Weidermann, Zweig hakkındaki eleştirisini okurla paylaşmak, Roth’la ilkesel farkını vurgulamak için araya giriyor; “..Stefan Zweig, hala tek bir dünyanın içinden yazmakta, üstelik de varolmayan bir dünya hakkında yazmaktadır. İdeali faydasız, gerçekdışı, gülünç ve tehlikelidir…İnsanın kendisi ve uğruna yaşadığı ve yazdığı her şeyin çiğnendiği bir dünyada hoşgörü neye yarar ki? ‘Ya mücadele edin ya da susun’ diye yazıyordu ona Joseph Roth. Zweig mücadele etmek istemiyordu. Almanya’da iktidarın nasyonel sosyalistlerin eline geçişin ilk yıllarında sessiz kalmak istemişti. Kitaplarının Berlin’de Opera Meydanı’nda yakılmasından sonra da öyle. Sessiz- huzur içinde çalışmaya devam edebilmek, huzur içinde yaşayabilmek için”. 

Bana kalırsa Zweig hayatı boyunca onu intihara götürecek çetrefilli yolculuğunda, kendi tercihleriyle mücadele etmekten hiç vazgeçmemişti.

Edebiyatta ve hayatta, yazarak faşizmle savaşmayı önemsemesi, güncel siyasetle arasına mesafe koyması onun diğerlerinden farkını ve bugün neden hala çok sevilen bir yazar olduğunu iyi gösteriyor. 

Totaliter rejimlere yönelttiği bir eleştiri olarak da okunabilen “Vicdan Zorbalığa Karşı”nın ilk bölümünde faşizme bakışı gayet nettir; “Yeryüzünün tümüne diktatörlükle, tek bir dinin, tek bir felsefenin, tek bir dünya görüşünün dayatılması şimdiye değin mümkün olmamıştır, hiçbir zaman mümkün olmayacaktır; zira akıl her zaman her türlü köleliğe karşı kendini korumayı bilecek, emredildiği üzere, onu sığlaştıracak ve renksizleştirecek, daraltacak, tek tipleştirecek biçimde düşünmekten kaçınacaktır….

İnsan özgürlüğünün baskı altına alınmasına isyan edecek bağımsız kafalar her zaman çıkacaktır; vicdani retçiler, her tür vicdani baskı karşısında azimli retçiler”. 

Yine de Weidermann’ın eleştirel yaklaşımını, her iki yazarın  çok iyi bilinmeyen özelliklerini, alışkanlıklarını, zaaflarını göstermesi açısından çarpıcı buldum.

Malum, Zweig geçtiğimiz yüzyılın en fazla incelenen yazarlarından birisiydi.

Başka bir Zweig yazısında hatırlatmıştım; meselenin trajik yanı şu ki, kimse Zweig’ın biyografisini onun sevdiği yazarları tutkuyla anlattığı gibi yazmayacak. Halbuki kendi hayat hikayesi de bir başka usta yazar tarafından edebi bir incelikle anlatılmayı fazlasıyla hak ediyor.

Doğrusu okuduğum biyografilerde o inceliğe eriştiklerini söyleyemem ama bu kitapta olduğu gibi Zweig’ı, Roth’u ve aralarındaki ilişkiyi bütün yönleriyle doğru tahlil etme çabası da yeterince kıymetli. Yazar, onların mektuplarında dostluk, gıpta, hayranlık, bağımlılık, sevgi, üstünlük ve kıskançlık arasında gidip gelen kavgacı ve sevgi dolu bir dengeden bahsediyor. “Adeta birbirleri için vardılar. Düşerken kısa süreliğine birbirlerine tutunan iki kişi” diye tarif ediyor onları. 

Gerçekten öyleler miydi? Anlatı boyunca buna benzer tespitleri doğrulayan bilgiler da paylaşıyor. Böylece tarifi zor, tuhaf bir sevgiyle birbirine bağlanan, yaşam ve yazma biçimleri epey farklı bu iki yazarın kesişme noktalarını da gösteriyor okura. 

Roth’un kitapları, Almanya’da Nazilerin iktidarı devralmasından hemen sonra yasaklanmış.

“Cehennem hüküm sürüyor” diye yazmış Zweig’a; “Düşmana ödün verilmez. Nazi Almanyası’yla iş yapanlar birer canavardır” demiş.

Zweig’ın kitaplarının hala Almanya’da yayımlanmasını ihanet olarak kabul ediyor. 1936’da Zweig’ın kitaplarının artık orada yayımlanmayacağı anlaşılınca sevinçle, “Almanya’da yasaklanışınızı tebrik ederim” diye yazıyor. 

Peki onları böylesine zor koşullarda birbirlerine çeken esas sebep neydi? Okur, her ikisinin de hayatından süzülen duygu ve hatıra parçacıklarını buluşturarak kendince bir anlam yükleyebilir. 

Yazara göre ayrılıklarının temel nedeni, Zweig’ın bir mektubunda ima ettiği gibi “Asimile olmuş, doğuştan varlıklı Batı Yahudisiyle monarşinin kıyısından kopmakta olan yoksul Doğu yahudisi arasındaki uçurum”.

Kendisini her zaman öncelikle üzerinde çalıştığı kitaplara adayan temkinli, melankolik, yalnızlığına, huzura düşkün Zweig’la içkici, eğlenceyi seven, huysuz, küfürbaz, gerçeklikten kopmuş Roth’u buluşturan edebiyatın gücü ve her şeye rağmen birbirlerinin sanatına hayran olmaları sanırım. Bir de onları sevdiklerinden, ülkelerinden zorunlu olarak ayıran sürgünlük tabii. 

Zweig Roth’a bir keresinde şöyle yazmış; “Kendinizi toplayın, size ihtiyacımız var, bu aşırı kalabalık dünyada çok insan, az kitap var”. Anlaşılan o ki, Roth kendisinden çok daha meşhur ve zengin olan dostu Zweig’ı kıskanmasına rağmen acımasız tepkileriyle birlikte Zweig’a her anlamda borçlu olduğunu gizlememiş. En iyi bilinen romanlarından 'Radetzky Marşı’nı bitirdikten sonra ona bir mektupla göndermiş; “Sizinle konuşmadan kesinlikle bir şeye başlayamıyorum. Sizin iyiliğinize ve bilgeliğinize ihtiyacım var”. 

Zweig Roth’u aralarının nispeten daha az iyi olduğu son döneme kadar korumuş. Yayıncılarla ilişkileri, romanlarının niteliği hakkında uyarılar ve maddi yardım. Ancak belli ki bu ilişki sadece görünürde güçlü olanın merhametine dayalı değil.

Bu anlatıda Zweig’ın o sayfiyede, Yahudilerin kovulmalarının, vatansızlıklarının ve günün birinde ebedi göçün son bulacağına dair asla tükenmeyecek umutlarının hikayesini yazdığını söylüyor Weidermann. Bu efsaneyle ilgili ara ara yazışmışlar Roth’la. Bu onların ortak kitabı gibi olmuş. 

O hikayenin en çarpıcı cümlelerinden birisi, aynı zamanda onları birbirlerine bağlayan görünmez, ipeksi bağ; “Çünkü ancak inanmaktan vazgeçmeyerek dünyanın üstesinden gelebiliriz”. Yazarın da vurguladığı gibi bu düşünce inanca çağrı, kaçışın bir sonu olacağına dair ümide çağrı. Hatta sınırsız bir özgürlük tasavvuruna çağrı! 

Yaşadığı sürece insanları kültürün, sanatın diliyle birleştirebileceğine inanan Zweig, “Öldüğünde seni anma yazısı yazmayacağım, o ruh ve beden mesafesi yok aramızda” diyen Roth’un ölüm haberini aldığında Romain Rolland’a mektup yazıyormuş; “Yaşlanmayacağız biz sürülmüşler! Onu kardeşim gibi severdim”. 

Hem sahiden insan sevdiği yazarların karanlığına, aydınlığına, düşünceleriyle zamana meydan okuyan ruhlarına nasıl tutunur? Belki de sadece dünyayı yazıyla değiştirebileceğine inananlar hisseder bunu.

İnsan bunun için yazar.

Başka bir hayat ihtimalini arzuladığı, kelimelerle başka bir dünya tasvir edebildiği, en çaresiz anlarda “imkansız” olanı yazının sihrine dönüştürüp ebedi kılabildiği için. 

* Karanlıktan Önceki Yaz - Volker Weidermann / Çev. Zehra Kurttekin - Can Yayınları 

Related Articles

مقالات ذات صلة

İlgili yazılar