Ferrante’yle hayatı ve yazıyı sorgulamak: ‘Tesadüfi Buluşlar’

Bazen bir yazarın sıradan görünen tılsımı bir cümlesi, bir insanın sahip olduğunu bilmediği incelikli bir farkındalık hissini canlandırabilir. Yazanın sınırlarını aşıp rüzgarlarla savrulan sahipsiz bir şiir misali tınlayan o ses, zamanı pıhtılaştırır. O titreşimli anı hissettiğinizde, okuma ve yazma arzusunun kökündeki dürtülerin peşinden sürüklenip sonu bilinmeyen tekinsiz bir maceranın eşiğinde olduğunuzu anlarsınız. 

Yazı sanatının sunduğu zorlukları, tehlikeleri ve çelişkileri kavramanın en iyi yönteminin onu kendi tecrübelerimizle birlikte yorumlamak olduğunu düşünürüm. Virgina Woolf, “Yazarınıza dikte etmeye çalışmayın. Onun çalışma arkadaşı, suç ortağı olun” diyordu bir denemesinde. 

Bunu yapabilmek için güvenli bir teslimiyetten daha fazlasına ihtiyacımız var sanırım; O yazarın kendinden emin, samimi  açıklığına. 

Çok okunan romanları ve müstear kimliğiyle merak edilen ve burda da tartışılan Elena Ferrante o yazarlardan biri. 2017’de The Guardian Gazetesi, kendisinden haftalık yazılar yazmasını istediğinde önce tereddüt etmiş, başarısız olmaktan korkmuş ancak kitabın (Tesadüfi Buluşmalar) ilk yazısında anlattığı gibi kendi sınırlarını zorlamak için kabul etmiş. Sebeplerini sıralarken “Yazma ihtiyacının neden olduğu içgüdüleri kovalayarak..” demiş. O çıtırtılı ifadeyi görünce yazının tabiatına aşina bir okur-yazar olarak neyle karşılaşacağımı sezdim ve nihayetinde yanılmadığımı farkettim. 

Ona bir röportajında “edebi gerçeklik” hakkındaki düşüncelerini soran yazarlara verdiği cevap, bu yazıların yazılma motivasyonlarını da açıklıyordu:

“Edebi gerçeklik, sadece iyi kullanılmış sözlerden yayılan ve onu oluşturan sözlerin içinde gerçekleştirilen gerçekliktir. Bu doğrudan cümleye yüklenen enerjiyle ilgilidir. Ve işe yaradığı zaman, ortada ne şablon, ne klişe, ne de ona direnen popüler edebiyatın o yıpranmış parçası vardır. O yeniden can kazanır, her şeye kendi ihtiyaçlarına göre boyun eğdirir”. 

Ferrante, kendine dürüst olan yazarın doğru yazıyı ortaya koyduğunu asla bilemeyeceğini kabullenmesi gerektiğine inanıyor. Kelimeler en gizli ve mahrem duygularını inlerinden çıkardığında yani onları aramak zorunda kalmadığında rahat ediyor. Türü ne olursa olsun - öykü, roman, makale, senaryo, deneme - onun gerçekliğe tutunma biçimini belirleyen basit bir çözüm var aslında; Kişisel tecrübelerindeki anı kırıntılarının izlerini takip etmek. Annesinin bu gibi kırıntılara taktığı isim frantumaglia; Kaynağının ne olduğunu söylemenin zor olduğu ama zihinde gürültü eden, hatta bazen insanı hasta eden parçalar, kırıntılar”. 

Bu yazılarda aceleyle hafızasının didikleyerek bulduğu o kırıntıları insanın temel sorunları, endişeleri ve zaaflarıyla buluşturmuş. Korkular, Dilsel Milliyet, Yazma Gereksinimi, Cinselliğin Eril Anlatımı, Karamsarlık, Haber Sağanağı, Edebi Yenilikler, Yaratıcı Özgürlük, Yazan Kadınlar, Genç Ölmek, Kıskançlık, Şiir ve Düzyazı, Roman Öğretir bir sene boyunca yazdığı deneme başlıklarından bazıları. 

Bir iki sayfayı geçmeyen, okurla sohbet eder gibi yazılmış bu yazıların okurun ruhuyla kolayca buluşabilmesinin sebebi, meselesini her defasında kendinden yola çıkarak anlatma tercihi. Ama bununla sınırlı değil. 

Ferrante, kavramların, büyük felsefi önermelerin, edebi süsün metni gölgelediğine inanan ve düşüncelerini, duygularını sade bir üslupla anlatmayı tercih eden bir yazar. O sakin anlatımın gerisindeki kendinden emin ses, okuru teselli etmeye kalkışmadan, kendi doğrularını dayatmadan, sözü fazla dolandırmadan kendi hakikatine kavuşuyor. 

 

Açıklığı sadece kurcalamaktan çekindiği duyguları içermiyor. Yazma eyleminin gölgeli bahçesini ve orada edinilen tecrübeleri kendisini sansürlemeden göstermekten hoşlanıyor. 

 

“Kazılar” başlıklı bölüme tumturaklı bir cümleyle başlıyordu: “Hakkında yazamayacağım hiçbir konu yoktur”. Sonra ketumluğun asudeliğini benimseyen, ima eden yazıyı sevdiğini ve bunu öğrenmek için uzun süre uğraştığını itiraf ediyor. Ve yazının çift taraflı bir bıçak gibi kullanılabileceğini kendine uygun olan yöntemi bulmanın rahatlığıyla anlatıyor: 

“…Ben alışkanlık ve huzur adına susmayı yeğlediğimiz konuları ortaya çıkarmak amacıyla, neredeyse suistimal edilmiş durum ve duyguları eşelemeye başladığımda daha tutkulu bir biçimde yazıyorum. Şimdiye dek hiç yazılmamış olanı yazmak ilgimi çekmiyor. Beni sıradan ya da daha doğrusu, huzurumuz için sıradanlık kılıfına girmeye mecbur ettiğimiz şey ilgilendiriyor. Onu didiklemek, olağan dışı kılmak ve hiçbir şeyi gizlememek ilgimi çekiyor”. 

Ferrante’nin ilgisini çeken sıradan olanın içindeki cevheri göstermek. Aslında edebiyatında da yaptığı bu, kelimeleri buluşturma maharetiyle sıradan hayatları görkemli kılma becerisi. O haklı olarak romancının da okurun huzurunu kaale almak zorunda olmadığına inanıyor. The Guardian’da yazdığı bu yazıların çıkış noktası farklı değil. 

Genç yaşlarında İncil’i okuduktan sonra bu anlatının, insan doğasının, kendini merkeze koyan küstahlığından bahsederken, kendini seçilmiş varlıklar sayan insanların kibir dolu küstahlıklarından dem vururken veya “Ülkemi severim ama yurtsever bir ruhum ve ulusal gururum yoktur” derken hep benzer bir inançla itiraz ediyor. Hemen her yazıda o kolayca benimsenen yerleşik davranış kalıplarına ve sisteme itiraz ettiği görülüyor. Ancak onu bir yazar olarak çekici kılan bu “dikenli” duruşu değil bana göre. Yazarların sıklıkla kullandığı “maskeyi” indirip yazan, okuyan herkesin benzer zaafların, bağımlılıkların, korkuların tuzağına düştüğünü, kendi hayatından aktardığı hikayelerle anlatma cesareti. 

Ben yazarların yazı sanatı hakkındaki söyleşilerini okumayı severim. Kendi yazın yolculuklarındaki çelişkiler mevzu bahis olduğunda ya da sorulduğunda biraz kıvranırlar. Değişim süreçlerini anlatmaktan pek hoşlanmazlar. Ferrante yazılarının çoğuna önce kendi düşünsel ve duygusal hatalarını itiraf ederek başlıyor. Edebi yenilikler hakkındaki yazısı mesela; 

“Neyse ki bir süre önce sona ermiş olan dönemimde, eğer bir anlatı mutlak olarak yeni değilse, kendinden başka hiçbir şeyle mukayese edilemiyorsa çöp sayılır derdim”.

Zaman içinde görüşünün değiştiğini söyleyip, farklı olmanın önemini vurguladıktan sonra diğer yazılarda olduğu gibi fazla bağırmadan “öldürücü” vuruşunu göstermekten çekinmiyor; 

“Kişisel ‘yeniliklerini’ kışkırtıcı biçimde sergileyenler, kendilerini biricik sananlar, etkilenmeleri kabullenmek istemeyenler beni şaşırtıyor. Bu, bizi oluşturmuş olan ve oluşturmaya devam eden edebi malzemeyi yok sayarak sağlanabilirmiş gibi, kitle iletişim araçlarının kullanımıyla yayılan gösterişli bir kibir gösterisi, bireyselliğe sahip olamama korkusunun gözler önüne serilişidir. Aslında Homeros bile hiçbir zaman ‘yeni’ olmamıştır”. 

Yazarın kendinden önce var olan edebi malzemenin yeniden düzenlenme çabası sayesinde biçim aldığını düşünen Ferrante, dilin düşünceyi yontan bir keski olduğunu söylüyor. Ve milliyetçi sınırları aşıp tüm dillerin içinden akıp gidersek, bu hayatta “olmak durumunda kaldığımız şeyden daha fazla olabileceğimize” inandığı için yazıyor. 

Bu yazıda onun yazı sanatıyla ilişkisini anlattığı bölümleri aktarmayı tercih ettim. O da haliyle bir yazar olarak okuru o loş alanlarda dolaştırmayı önemsemiş. Ancak duygular hakkında yazdıkları da esas meselesi yazı olmayanları da düşündürücektir. 

Nedensiz ve zekasız düşmanlıkları, bitkilerin “sınırsızlığını”, içlerinden çıktığımız annelerle bitmeyen çatışmalarımızı, basmakalıp ifadelerin gerekliliğini, yalanların sihrini, dişil anlatıların biricikliğini, kadın yazarların başarısını belirlemeye kalkan erkek dünyasını, değişimi savunan gençleri, gerçek ve kurgu arasındaki sınır çizgisini kendisini de epey kurcalayarak anlatıyor. 

Kıskançlığın doğasını resmettiği yazıda, o medcezirli ruh halini elimizi için soktuğumuz halde tam bir gerçeklik tatmini yaşayamadığımız balçığa benzetiyor. Kültürlü kişilerin kıskançlıklarını nasıl gizlediğini, özdenetime ve zekaya sahip insanın öfkesini dizginlemeye çalışırken yaşadığı çaresizliği ve kendisiyle alay edişini aktardıktan sonra çoğunluğun bildiği halde kabullenmekten kaçındığı o keskin duyguyu en çıplak haliyle yansıtıyor: 

“..Engellenemez yetersizlik duygumuz ağır bastığında, başkalarının hayatının tek amacı olmamızın imkansızlığı kanıtlandığında, artık kaçış yoktur. Ötekini bir hapse kapatırız, kaçışın yaratacağı küçük düşürücü yaraya maruz kalmaktansa onun ruhsal hatta fiziksel olarak da ölmesini yeğleriz”. 

Ferrante bir kar küresini hayret ve hayranlıkla izleyen bir çocuk misali “saflaşırken”, tecrübelerinden süzülen bilgileri gelecek kuşaklara eğip bükmeden bırakmak istemiş.

Romanın neden ve nasıl öğrettiğinden söz ettiği yazısında, üslubun güzel söz söyleme sanatından ibaret olmadığını, bunun genellikle yanlış anlaşıldığını da hatırlatıyordu; 

“Metin sözcüklerden oluşur ve sözcükler ne kadar güzel seçilir ve dizilirse okurları o kadar baştan çıkarır. Ama sözcükler hoşumuza giderken dünya görüşümüze biçim verir, bedenlerimize sızar, orayı allak bullak ederek yayılır ve bakışları, duyguları, hatta duruşları eğiterek dönüştürür”. 

Üslubun haz vermenin ötesinde uzun bir geleneğin devamı olarak değiştirdiğini söylerken kastettiği didaktik ve ahlaki ders veren edebiyat değil. Etkin mecazlar, unutulmaz benzetmeler de değil. O bireysel dil yeteneğinin gündelik tecrübeleri yakalayan sıkı bir ağ işlevi gördüğüne ve insani koşulların temel sorunlarıyla bağlantı kurabileceğine inanıyor.  

Edebiyatta üslubun işlevinden kastettiği açık; 

“Söylemeye çalıştığım tek şey, bir değeri olan her yapıtın aynı zamanda ilk elden bilgi aktarımı olduğudur; bu nedenle düşünülmedik, şaşırtıcıdır ve özellikle de edebi olmayan başka bir bilgi formuna indirgenebilmesi zordur”. 

Bu yazılarda sıklıkla aşırılıktan hoşlanmadığını söyleyen yazarın, keskin ve “öğretici” üslubuna rağmen kelimelerin büyüsüyle inşa ettiği, zıtlıklardan da beslenen korunaklı dünyası epey kırılgan aslında. Ünlem işaretlerini sevmeme sebebini anlatma biçimi, aynı zamanda onu hayatta tutan yazma nedeni; 

“Kimi zaman beni alaya alarak şöyle derler: Sevinç, ıstırap, öfke, nefret haykırışları olmayan bir dünya mı istiyorsun? Eve, tam olarak isteğim budur, diye yanıtlıyorum. Artık tüm gezegende, bağırmak, özellikle de acı haykırışlar için bir neden olmasın istiyorum. Alçak sesleri, ince hezeyanları, zarif serzenişleri seviyorum”. 

Eserlerin yaratıcılarını nüfus bilgisiyle, hayat hikayeleriyle değil de ifade biçimleri ve görüntünün dil bilgisiyle tanımak istediğini, “meçhul” kelimesine çocukluğundan beri hayran olduğunu söyleyen yazarın ince hezeyanlarını sevdim. 

Elli iki hafta boyunca yazdığı yazıların sonuncunda “Bu çalışma beni her Cumartesi tetikte tuttu. Bana ait parçalar daimi sergideydi, br yazının etkisinden kurtulamadan bir sonraki için kaygılanıyordum” hezeyanını görünce tuhaf bir tebessüm yayıldı yüzüme. Her edebiyatçının, yazarın bu duyguyu bir kez tatması lazım, diyerek kapattım son sayfayı. 

a

Başında dediği gibi, kovayı her defasında zihnin karanlık kuyularına indirmek, yukarıya bir cümle çekmek ve endişeyle onu başkalarının izlemesini beklemek kolay değil. Bu romancıların, öykücülerin pek aşina olmadığı bir his. Ferrante bunu da deneyerek yazarlığın bütünlüklü bir uğraş ve hiç bitmeyen bir heves olduğunu kendine ve okurlarına kanıtlamış. 

a

* Tesadüfi Buluşlar - Elena Ferrante / Everest Yayınları 

© Ahval Türkçe

Bu makale yazarın görüşlerini yansıtır. Ahval’in yayın politikası ve editoryal bakış açısı ile her zaman uyumlu olmak zorunda değildir.

Bu makale yazarın görüşlerini yansıtır. Ahval’in yayın politikası ve editoryal bakış açısı ile her zaman uyumlu olmak zorunda değildir.