Gelecek, dayanışmanın gücü, ‘Çukur’ ve Platonov

Bugünlerde en sık işittiğim soru şu; “Normal hayata ne zaman dönülecek”. Oysa bildiğimiz o “normal” hayat, geleceği belirsiz bir yaşama tasavvuruyla şekilleniyor çoktandır. Bazıları o müphem dünyanın sırrını çözmüş gibi salgın felaketinden sonrası için işe yarayacağını düşündükleri formüller öneriyor. Bazıları iri siyasi, felsefi kavramlarla hayali “sistemler” inşa ediyor ya da mutlak bir karamsarlığın gölgesinde sınırın ötesini göremiyorlar. 

Her defasında kendilerinden önceki kuşakların hatalarını görerek yanılanlar bile saplantılı “gelecek” algılarıyla boğuşmaktan vazgeçmiyor. Bunların hepsi anlaşılır. Yeterince anlaşılmayan, insanın bir varlık olarak tabiatın önemli bir parçası olduğu gerçeği ve buna rağmen ona hükmetme tutkusundan vazgeçmeme ısrarı sanırım. 

Kaotik bir düzen içinde düşünürlerin, felsefecilerin, yazarların, bilim insanlarının geleceğe dair tahminleri üzerinden pek çok insan mevcut sistemin değişmesi gerektiği inancıyla yaşıyor. Adaletsizlik,  vahşi kapitalizmin sonuçları, iklim felaketi, teknolojik gelişmelerle yakın bir gelecekte işçilere ihtiyaç duyulmayacağı düşüncesi, değişimin kaçınılmazlığı gibi meseleler etrafında bugün en çok tartışılan konulardan birisi yeni “küresel düzende” sosyalizm kökenli bir sisteme dönmenin mümkün olup olmayacağı.

Geçenlerde Ümit Kıvanç’ın P24 İçin yazdığı şahane yazı, (Topluca köklü değişim mecburiyeti) bunu da sorguluyordu. İlgililerine tavsiye ederim. Bir fikir vermesi açısından sonundan bir kısmını aktarayım; 

“Dünyaya tam da vaktiyle Marksizmin yapabildiği gibi, bir kökten, toplu çözüm önerisi gerekiyor. İşte belki sosyalizm değil ‘sosyalistçe’den başlamalı… Bugünler insanlığın belkide yeni bir hayat tarzına doğru ilerlediği günler. Henüz azıcık da utangaç şekilde ‘toplumsal dayanışma’ kavramıyla ifade edilen şey, yalnız daha güzel ve güvenli hayat değil, belki de yedi buçuk milyarın üçünü dördünü  - bugün bazı ufak başlangıç girişimlerini gördüğümüz şekilde - hunharca gözden çıkarmadan insanlığın yaşamasını sürüdürebilmesinin tek koşulu. Bunun ucundan kıyısından sezilmeye başlandığı günlerdeyiz. Hakikat anlatıcılığına soyunmanın tam zamanı. Hakikat diye içinde yaşatıldığımız şeyin tek seçenek olmadığını, pekala değişebileceğini anlatmanın”. 

Sistemlerin dışlayıp parçaladığı bireyi, değişim dönemlerindeki insani kırılmaları, toplumların “kitlesel” zaaflarını, tabiattaki varlıklarla bir bütün gibi hissedememenin korkunç sonuçlarını en iyi anlatan yazarlardan bir hatta belki de en iyisi Andrey Platonov’dur bana göre. 

Edebiyat bilgi vermez, eğitmez, öğretmeyi amaçlamaz ama farklı görüşleri derinlikli bir sezgiyle kendi diline tercüme ederek duyguları bütünlüklü kılabilir. Hikaye anlatıcıları, manayı kelimelerden süzerek aktarırken, okur o anlatılarda kendi kayıp, eksik tecrübeleriyle, hayalleriyle karşılaşır. Bazen yazarla birlikte evrensel bir hakikat arayışının, cevaplarını bilemeyecekleri soruların peşinden sürüklenirler.

Platonov

Eserleri hakkında bir kaç kez yazdığım Platonov’un en çarpıcı romanlarından biri olan Çukur, Stalin Rusyası’nda, emekçilerin gelecekteki güzel günlerde bir arada yaşaması için yapılması planlanan devasa bir binanın temel çukurunun kazılma sürecinde yaşananları anlatır. Sosyalizmin soyut idealleriyle uygulamaları arasındaki derin uçurumu, mütemadiyen propogandası yapılan ideolojiyi yanlış anlayan, kederli, idealist, nihilist, karamsar, yaralı  ve her şeye rağmen umutlu, varoluşu sorgulayan karakterleriyle okura geleceği düşlemenin farklı biçimlerini de gösterir. 

Henüz yazarla tanışmamış okura anlatımının benzersizliğini, acı ironisini tarif edebilmek pek kolay değil. Onun insanın özündeki çekirdeğin içini görebilen berrak bakışını, kelimenin sihriyle sağaltma potansiyelini, kendini tabiatın bütün varlıklarının yerine koyabilme esnekliğini hatırlatan sesini ancak kitaplarını yaşayarak hissedebilmekle mümkün. 

“Yaşamak” sözcüğünü öylesine kullanmadım. Onun yazdığı herhangi bir öyküde, tabiat aleminde, kısacık bir anında bulunan okur etkisinden kolayca kurtulamaz. Onun edebi dünyasıyla tanıştığım için edebiyat tanrılarına minnettar olduğumu söylemiştim; 

Çalışma kamplarından dönen oğlundan kaptığı tüberküloz nedeniyle boğulur gibi sürekli öksürdüğünü duyuyorum sanki. Stalin’in baskısı yüzünden elli yıl sonra keşfedilmiş olması canımı acıtıyor biraz. Ama sonra lokomotifleri, trenleri, makineleri çocukları gibi seven meraklı yüzünü görüyorum. Gülümsüyorum ona. Yabani otlarla dilenciler, tarlalarda şarkı söyleyenlerle depremler arasında bir ilişki olduğunu gösteren muhteşem bir yazarla tanıştığım için şanslı olduğumu hissediyorum. Onu keşfederek dünyaya hediye eden Maksim Gorki’ye şükrediyorum. KGB’nin edebiyat arşivinde tozlu raflarda kalmış olma ihtimalini düşünmek bile istemiyorum. 

Platonov, 1926 yılında kısa hikayeleriyle tanınmaya başlamış. İkinci Dünya Savaşı’nda, muhabir olarak çalışmış. Stalin tarafından eleştirilince 1990’lı yılların başına kadar yasaklı kaldı. Daha sonra KGB’nin edebiyat arşivinin halka açılmasıyla bitmemiş bir romanı daha gün ışığına çıktı. Yazarın 1930’da tamamladığı ancak Rusya’da 1987 yılında yayımlanabilen bu romandan 1 yıl sonra Gorki’ye yazdığı mektupta şöyle diyor; 

“Bu mektubu size şikayet bildirme amacıyla yazmıyorum, şikayet edebileceğim herhangi bir şey yok. Ben sadece size, fikirleri benim için önemli olan birine, bir yazara, ülkede edebiyatla ilgili sorunlar üzerine son sözü söyleyen kişiye bir sınıf düşmanı olmadığımı, benden bir sınıf düşmanı yaratamayacaklarını, çünkü işçi sınıfının benim vatanım olduğunu, geleceğimi de proletarya ile sıkı sıkıya bağlı gördüğümü ifade etmek isterim. Bunu kendimi savunmak için değil, kendimi maskelemek için de değil, meselenin özü böyle olduğu için söylüyorum”. 

1928’de bitirdiği düşünülen en ünlü romanı Çevengur ‘dan parçalar dergilerde yayımlandığında devrimi yanlış resmettiği gerekçesiyle reddedilmiş. Yine Gorki’ye yazdığı mektupta romanın karşı devrimci olarak anlaşıldığını, oysa kendisinin amacının komünist toplumun başlangıcının dürüst bir resmini çizmek olduğunu söylüyor. O dönemde Gorki’nin tepkisi de olumlu olmamış. Hatta o dönemde bütün dergilerin sıkı bir takipçisi olan Stalin, başka bir öyküsünü okuduktan sonra derginin üzerine kırmızı kalemle, “cüruf” diye yazmış. 

Dostu ve çağdışı Grossman’ın; “En karmaşık olanı - bu kesinlikle en yalın anlamına da gelmektedir - yani insan varlığının temellerini anlamaya azmetmiş bir yazar” tespiti Platonov’un edebiyat merkezli düşünce biçimini çok iyi tarif ediyor. 

Yazarın romanları için “dürüst” kelimesini kullanması tesadüf değil. Onun edebi dünyasında tabiatın, yıldızların, ağaçların, nehirlerin, hayvanların, bitkilerin varlığı “insan” kadar önemli. Varoluşun özünde onlarla bütünleşme, kendini “ötekinden” ayırmama, başkasının ıstırabına, hayal kırıklığına içtenlikle yaklaşabilme cesareti ve nesnelerin ruhuyla kurduğu çok özel bir ilişki biçimi var. Kendini insanı anlamaya adamış edebiyatı, elbette “rejimin bekçileri” tarafından hoş karşılanmamış ama bu hümanist tavrı onu döneminin yazarlarından da farklı bir yerde konumlandırmış. 

Çukur’un en sevdiğim kahramanı Voşov - yazara en yakın duran - düşünemeyen, bedenlerini otomatik olarak kullanan insanların özü hissedemediğine inanıyor. Ruhu hakikati bilmediğini fark edince yorgun düşüyor, güçsüzleşiyor. Hayatın anlamını sorgularken onunla var olmaya nasıl devam edebileceğini de düşünüyor. 

Yazarın birbirleriyle incelikli ilişkiler kurduğu geniş dünyasını anlamak için şu resmi görmek iyi olabilir; 

“Kırlangıçlar, eğilmiş toprağı kazan insanların hemen üzerinden ok gibi geçiyor yorgunluktan kanatlarının sesi kesiliyordu, tüylerinin altında yoksulluğun sesi vardı - ta şafaktan beri yavruları ve eşlerinin tokluğu için kendilerine eziyet ederek uçmaktaydılar. Bir keresinde Voşov, havada ansızın ölüp yere düşen bir kuşu kaldırmıştı: Ter içindeydi; Voşov vücudunu görmek için tüylerini yolduğunda, çalışmaktan yorulup ölmüş, kederli, sefil bir mahluk kalmıştı ellerinde. Şimdi Voşov da kaynamış sert toprağı tahrip ederken kendine acımıyordu”. 

Bu alıntı Platonov’un insanın kendinden ibaret olan bir varlık olmadığı düşüncesini de gösteriyor. Ona göre insan, emeğinden, uğraşından, mesleğinden ibaret değil. Her bir insan biricik. Esas olan, sevinç, öfke, korku, acı gibi birbirlerinin içinde kaybolan değişken duygularla nasıl başa çıkıldığı. Yani o rejimin, ideolojilerin katı kurallarından ziyade insanın özüyle ilgili. 

Romanda kendisi gibi mühendis olan Pruşevski bilincinin tıkanıp kaldığını, zihninin tam karşısında karanlık bir duvar varmışçasına hayatı kavrayamadığını hissediyor. O duvarın önünde debelenirken eziyet çekiyor. Duvarın arkasını sıkıcı buluyor ama yine de merak ediyor. Platonov, hayata dair sezdiğimiz halde bilmediklerimizi, o duvarın arkasında olup bitenleri toplumsal, sosyal, metafizik, bütün boyutlarıyla göstermek için yazıyor sanki. Ama merkezinde daima insan ve hakikat arayışı var. 

Mülkiyet kavramı ortadan kaldırıldığında, düşünemediklerinde ne yapacaklarını bilemeyen, ruhunu yitirmişlere karşı acımasız değil yazar ama yeterince gerçekçi. 

Anlatıcı işçilere hükmeden aktivist öldüğünde ruhun aydınlanma anını aktarıyor; 

“Voşov, bir zamanlar tüm evrensel hakikati, yaşamın tüm anlamını kimselere yar etmeden yalnızca kendi içinde saklayacak kadar yırtıcı bir hırsla hareket eden, ona ise eziyet çeken bir akıl, yaşamın son sürat akışında şuursuzluk ve kör bir öğenin itaati dışında bir şey bırakmayan aktivistin üzerine eğildi. 

Seni rezil, diye fısıldadı Voşov sesi çıkmayan gövdeye. “Demek bu yüzden anlamı bilmiyordum ben! Anlaşılan sen yanız benim değil, bütün sınıfın kanını emmişsin, kuru ruh, biz de sessiz bir sürü gibi dolaşıyoruz, bir şeyden anladığımız yok”. 

Bu alıntılardan yazarın Gorki’ye de bir kaç kez yazdığı gibi “sınıf düşmanı” veya devrim muhalifi olduğu sonucu çıkmaz ama hayatın kutsallığına olan sarsılmaz inancı sıkça görünür; 

“Bu susmuş çocuğun başında şaşkınlık içinde duruyordu; öncelikle bir çocuğun duygusunda ve inançlı tecrübesinde de mevcut değilse, komünizmin dünyanın neresinde bulunabileceğini bilmiyordu. Hayatın anlamını ve dünyanın oluşumuna dair hakikati ne yapacaktı, o hakikati sevinç ve eyleme dönüştürecek küçük güvenilir insan yoksa?”. 

Platonov’un eserlerinde geleceğe dair iyimser inancı korumak, insanın hayata, tabiata, dostluğa, dayanışmaya verdiği değerle mümkün olabilirmiş gibi görünüyor. Onun sözcükleriyle kendi kendine sohbet eden okur Çevengur’da tarif ettiği durumu anlayabildiğinde bugünlerde hissedilen ıssızlığı daha iyi kavrayabilir belki. 

“Mevcut duyguyu ancak sözcükler duyguya dönüştürüyor, bu nedenle sohbet ediyordu düşünen insan. İnsanın kendi kendiyle sohbeti sanat, başkalarıyla sohbeti ise eğlenceydi. O yüzden insan kalabalığa, eğlenceye gidiyor. Suyun yokuştan aşağıya akması gibi”.

Acaba söylediği gibi manayı zihinden akıp giden düşüncelerle tahlil etmek mümkün mü? Dünyaya fazlaca ilişmeden, öylece kıyısında durup seyrederek. Ölünce eksik kalacağından şüphe edilmeyen hayallere tutunarak. Doğuştan hediye edilen mizacının esaretinde, yıldızlara batmış karanlık, uçsuz bucaksız gecelere sığınarak, böyle kendi kendine sayıklayarak hayatını sürdürebilir mi insan? 

Bir müstahdem olarak hayatını tamamlayan Platonov’la konuşmak ‘her şeye rağmen’ fırıl fırıl dönen bu dünyada beni sağlam tutuyor, demiştim yıllar evvel. Bugünün tekinsiz, yorgun, belirsiz dünyasından yazdıklarına, kişisel tarihime bakınca, sistemlerden önce insanlığa, direnme gücüne olan inancı yine aynı şekilde umut veriyor bana. 

Gerçekleşmeyecek idealleri uğruna durmadan çalışan yorgun işçileri, bir geleceği olmadığını bildiği halde zamanın nöbetini tutanları, dünyanın büyük boşluğunda yaşamanın anlamını arayanları, aklını, ruhunu unutmak isteyenleri, bazı acıların uzun bir unutkanlıkla avutulabileceğini onu henüz tanımayanlara da anlatsın isterim. Özellikle bugün büsbütün kaybolmaktan korktuğu için “gelecek düşüne” aceleyle sarılanlara. 

Emeksiz bir hayat sürdürmek isteyenlere diyor ki, “Eyleme geçmediklerinde fazla akıl peydahlanır insanlarda, ki aptallıktan bile kötüdür o”. 

a

  • Çukur - Andrey Platonov / Günay Çetao Kızılırmak
  • Birbirimiz İçin Yaşayacağız (Mektuplar) / Erdem Erinç  

© Ahval Türkçe

Bu makale yazarın görüşlerini yansıtır. Ahval’in yayın politikası ve editoryal bakış açısı ile her zaman uyumlu olmak zorunda değildir 

Bu makale yazarın görüşlerini yansıtır. Ahval’in yayın politikası ve editoryal bakış açısı ile her zaman uyumlu olmak zorunda değildir.

Related Articles

مقالات ذات صلة

İlgili yazılar