Hayat hikayelerinin sırrı, yas ve Julian Barnes

Edebiyatın taçlandırdığı yazı sanatı ölümün sildiğini ısrarla hatırlatır. Hayatla sanat arasında salınan yazar ölüm korkusunu azaltmak için yazarken beslendiği düşünce de nihayetinde faniliktir. Yani hayatın geçiciliği. 

İçinden geçmekte olduğumuz ve tünelin ucunu görmediğimiz bu karanlık dönemde, yakınlarını kaybedenlerin akşam haberlerinde birer rakam olarak anılması, “faniliği" varoluşun hakikatinden uzaklaştırarak hissettiriyor. O anlam boşluğu içersinde her hayatın aynı zamanda benzersiz bir hikaye olduğunu unutturmak istercesine soğukluğuyla hırpalıyor tedirgin ruhları. 

İnsan, aşktan, hayalden, zamandan, eksiklikten, kederden, zaaftan ve kelimenin ağırlığından yapılmış sanki. Her hayat hikayesi bir roman değil ama her biri hatırlanmaya değer izler bırakır. Geride kalanlar, gidenlerin hikayelerini gelecek nesillere aktararak, onları kişisel tarihleriyle büyük insanlık atlasına kazıyarak ve kelimelerle çoğaltarak diğer kayıplarla aralarındaki görünmez bağları gösterir. Hikayeler ömrün zamanını esnetir. Meçhul olan, bazen sihirli bir masalla herkesin malumu olur. 

Abdülhak Şinasi Hisar, en çarpıcı eseri “Fahim Bey ve Biz” bir ölüm ilanıyla başlar. Giriş yazısının sonunda anlatıcı onu nasıl hatırladığını anlatmaya başlamadan evvel bir hayat hikayesini içerden okumanın derinliğini hissettirir; 

“…bütün bu hayattan bildiklerimi, uzun bir maziyi karıştıran yavaş ve müessir bir zevkle birer birer hatırlamaya koyuldum. Sonra da her hayatın, ona hariçten bakanlara, nasıl esrarlı göründüğünü düşünerek en boş ömürlerin bile zihin karşısında teşkil ettiği muammaya daldım”. 

Sonlu bir varlık olunduğu gerçeği yazar için de kolay kabullenilecek bir olgu değil; yazma tutkusu yeryüzünün kalın kabuğuna dair iz bırakmak adına avutucu ve kederli bir teselli belki. Yazar, psikanalist Schneider, “İyi yazmış olduğu için memnun ölmez insan; ölümü bir memnuniyet olarak kabul ettiği için yazar” diyordu. Bu yaklaşım, kendisinden sonra ne olacağını bilmeyen yazar için bir tür “kurtuluş” olarak algılanabilir. Peki ya sevdiklerini kaybedenlerin hissettiği o derin uçurum? Hayat hikayeleri o boşluğu doldurabilir mi? 

Gerçek hayat hikayeleri veya kurgulanan hikayeler biz doğmadan ya da karakterlerin tarihi onlar yazılmadan evvel başlar. Hayatla edebiyatın benzer noktalarından biri “kitaba” ortadan başladığımız gerçeği. Hayatımıza yeni katılanlarla ve gelişen olaylarla birlikte olay örgüsü de sürekli  bizim irademiz dışında değişiyor. Kierkegaard’ın o çok sevilen  deyişindeki gibi, ileriye doğru yaşamak zorunda olduğumuz hayatı ancak geriye doğru bakarak anlayabiliyoruz. Yaşamakla derinlemesine kavramak arasındaki uçurum her daim ürkütüyor.  

Eğer benliğimizi keşfetmek için kendi hikayelerimize sahip çıkıyorsak başkalarının kendilerine özgü hikayelerine sahip çıkmak neden önemli olabilir? Cevabı kişinin bakış açısına göre değişir. Emily Dickinson “Bu dünya sonuç değildir, arkasında devamı vardır” yazmış defterine. Şairin bu hülyalı dokunuşunun “öte dünya” anlayışıyla sınırlı olduğunu sanmam. İster başka bir dünyada devam edecek olsun, ister başkalarının anlatılarında yaşasın, her hayatın kendini inşa edişinin bir “şiiri”, hakiki ruhunu yansıtan biricik hikayesi vardır. 

Dickinson’un “devamı vardır” vurgusu hayatın fiziki sınırları olan bir yaşantıdan çok daha uzun olabileceğini söylüyor bana. İngiliz romancı Somerset Maugham, “En yakından tanıdığımız insanları bile onları bir kitabın dönüştürecek ya da onlardan insanlar yapacak kadar tanımayız” diyordu. Kaybettiklerimizin ardından anlatacağımız hikayeler sadece onların ömrünü uzatmaz, bu sayede onların eksik kalan hayallerini, umutlarını geride kalanlarda bıraktığı izleri de keşfedebiliriz. 

Edebiyat bir yanılsama mıdır? Asırlardır tartışılan bu soruya, hayatın hayal kırıklıklarıyla hırpalayışına cevabı yine edebiyatçılar veriyor.

İlk okuduğum romanından bu yana kitaplarını ilgiyle takip ettiğim İngiliz romancı, sözlük yazarı ve denemeci Julian Barnes’ın “Hayat Düzeyleri” başlıklı denemeler derlemesini, hayatın koyu gölgeleriyle kuşattığı bir süreçte okumaya başladım. Balonculuk, fotoğraf sanatı ve aşk üzerine fragmanlarla başlayan kitap sonunda bir yas anlatısıyla bitiyor. Farklı hayat hikayeleri arasında “ortak motifler” peşine düşen yazar 19. yy’ın fotoğraf sanatçısı Nadar, aynı dönemin oyuncusu Sarah Bernhard ve maceracı bir albay olan Fred Burnaby ile ilgili anektodlar aktarıyor önce. a

Kitabı ilginç kılan 2008’de kaybettiği ve yazdığı bütün kitapları adadığı karısının ardında bıraktığı derin boşluğu ve “keder” duygusuyla bütünleşen yasın boyutlarını, uzantılarını, yalnız kalmanın ıstırabını içtenlikle sorgulaması. 

Barnes, okurlarının bildiği gibi kederi acı bir ironiyle hayatın bütün kılcal damarlarına kadar yayabilen bir yazar. Edebiyatında da yaptığı bu. Dolayısıyla kaybettiği karısına ve biricik hayat arkadaşına dair yazdığı o uzun, kışkırtıcı, kederine rağmen kahkaha attırabilen bu anlatı, içeriğine rağmen hırpalamıyor. 

‘Derinlik Kaybı’nı okuyunca bir kez daha kayıpların neden olduğu yas iklimine neden ihtiyaç duyduğumuzu düşündüm. Ve yazının neden hayatla iç içe geçen bir sanat olduğunu. Barnes ikinci sorunun cevabını kitap tutkusunu anlattığı bir yazıda cevaplıyordu; 

“Yaşamak ve okumak ayrı ayrı faaliyetler değil. Birbirinden ayırt etmek yanlış. İyi bir kitap okuduğunuzda, yaşamdan kaçmazsınız, yaşamın daha derinlerine dalarsınız. Yüzeysel bir kaçış olabilir bu  ama esasen yapmakta olduğunuz hayatın inceliklerine, ikilemlerine, hazlarına, avılarına ve gerçeklerine dair anlayışınızı ilerletmektir”. 

Barnes otuz yıl boyunca birlikte yaşadığı karısının ardından hissettiği o büyük boşluğu anlatmıyor sadece, uzak yakın çevresinin tepkilerini, ölüm gerçeğiyle baş ederken tutunduğumuz duyguların kırılganlığını, kederin derinliğini, aldatmacalarını, tonunu da tasvir ediyor. E.M. Forester’ın “Bir ölüm kendini açıklayabilir ama bir başkasına ışık düşüremez” cümlesinden hareketle, kederin de ölüm gibi sıradan ve biricik olduğunu hatırlatıyor. 

Bazı dostlarının keder duymaktan ölümden korkar gibi korktuklarını söyledikten sonra, “kaçakların” yas tutma zaafını da resmediyor. Kendi duygularının arkeoloğu oluyor, cevabını bilemeyeceği soruları okura yöneltiyor, özlem karmaşasında karısındaki kendisiyle, kendisindeki karısının yansımalarına cesaretle bakıyor. O yasını mutlak bir biçimde tutmasının talih ve aynı zamanda talihsizlik olduğuna inanıyor. Yasına eşlik eden kederin, zamanı, dokusunu, işlevini biçimlendirmesini izlerken başka hikayelerde bulduğu ortak bir köke tutunuyor. 

Anlatısının en güçlü yanı, hayatta kalma dürtüsünü sürekli kılan arayışın diğer hayatlarla akrabalıklarını görmesi bana göre. Önce Sarah Bernhard’ın, Nadar’ın daha sonra karsının bacağını kırmasını farklı nedenlerle açıkladıktan sonra diyor ki; 

“Belki de her türlü ortak motifi kaldıran keder daha da fazlasını ortadan kaldırıyor: Ortak motiflerin var olduğuna olan inancı. Ama sanırım, biz böyle bir inanç olmaksızın hayatta kalamayız. Bu yüzden her birimizin, bir ortak motifi bulmuş ya da yeniden yaratmış gibi yapması gerek. Yazarlar sözcüklerinin oluşturduğu ortak motiflere inanırlar, bu ortak motiflerin fikirlere, öykülere, hakikatlere vardığını umarlar ya da buna güvenirler. İster kedersiz olsunlar isterse kedere gömülmüş, kurtuluşları her zaman budur”. 

Bu “kurtuluş” yöntemi yani sonlu bir varlık olan insanın son ana kadar yaşamaya anlam katabilmesinin sırrı, giderek ağırlaşan keder yumağına rağmen başka hayat hikayelerine uzanan patikaları görebilmesinde saklı. Ve o motifler kayıplarımızla aramızdaki bağı da belirliyor. Barnes yıllar içinde değişen duygu durumlarıyla birlikte hayatın içinde savrulup giderken şunu farkediyor; Kendisi hayatta olduğu sürece karısı da hafızasında onun hatırladığı gibi yaşayacaktı, dolayısıyla kendi hayatından bencilce vazgeçemezdi. 

Kederin paradoksu şuydu; Karısının yokluğunda yaşadığı dört yılı ancak onun mevcudiyetiyle - konuşarak, ortak anılarını düşünerek, eskiden birlikte yaptıkları şeyleri yapmaya devam ederek ve bazen onları başkalarına hikaye ederek, dönüştürerek - bu yas döneminden sağ çıkabilmişti. 

Barnes anladığım kadarıyla kalıplaşmış “yas çalışmalarından” ziyade kişilerin kederlerini içselleştirme süreçlerinin kendilerinin yönetebileceğine inanıyor. Acı hafızanın ve aşkın tadını arttırıyor. O kederin tuzak ve tehlikelerinin de farkında; Bencillik, kendine acıma, dünyayı hor görme, kendini beğenmişliğin türlü veçheleri ve kayıplarından dolayı acı çeken başkalarını küçümseme. 

Nihayetinde “yasta başarı nedir” diye soruyor? 

“Anımsamakta mı yoksa unutmakta mı yatar başarı? Hareketsiz kalmak mı yoksa hareket etmeye devam etmek mi? Ya da her ikisinin bileşimi mi? Kayıp aşkı zihinde güçlü bir biçimde tutma yeteceği, onu bozmaksızın anımsama mı? Onun sizin yaşamanızı isteyeceği gibi yaşamayı sürdürme yeteneği mi…?” 

Barnes’ın uzun soru listesi, epey karmaşık; neşeyi dışlamayan bir keder içerse de yeterince melankolik. Madem keder de ölüm gibi biricik, o halde bütün soruların cevabını her ruh kendi arayışıyla bulacaktır. Sevdiklerimizi kaybetmeye dair bizi en çok korkutan şey ne zaman biteceği bilinmeyen bir yas süreci mi acaba? Belki de onları gelecekte kendimize ve sevenlerine nasıl hikaye edeceğimizi bilememektir bizi asıl ürküten. 

Yazarlar, hikayelerin bittiği yerde başka hayat ihtimalleriyle bizi mutlak “ölümlerimizden” kurtarırlar. Romanların hayatın hakikatini her türlü yazı biçiminden daha berrak göstermesine hep şaşırdım. Edebiyatı sevmemin nedenlerinden biri bu. Merak, hayranlık ve kendini her defasında başka türlü yenileyen bir şaşkınlık. Benjamin, “Bir öyküyü, aktarılabilir kılan şey ölümdür” der. 

Bu yazıyı kişisel tarihimin zor bir dönemecinde yazdım. Annemin hayat arkadaşını, eşini, otuz yıl birlikte sayısız hatırayı paylaştığı özel bir insanı kaybettik. Son zamanlarda zihnini meşgul etmek, hayattan kopmamak için yerel bir gazetede (Bolu’nun Sesi) kısa yazılar yazıyordu. Belgin abi sondan bir evvelki yazısında Beckett’in “Godot’yu Beklerken’ oyunundan bahsetmek istemişti. Yazmadan evvel “Biz gençken o piyese gitmiştik, sen hatılıyor musun, tam neyi bekliyorlardı acaba” diye takıldı bana. Gülüştük. 

Sonra yazmış; 

“Eserin kahramanları, bugünlerde evlerinden çıkamayan bizlerin durumdaydı. Umudu çareyi bekliyorlardı. (Godot’yu). “Beklemeyi unutmamak, hep akılda tutmak ve beklemek gerekiyordu. Arayış ümidi yitirmeden devam etmeliydi. Godot’nun gelip bizi bulabilmesi için, içinde bulunduğumuz durum ne denli anlamsız olursa olsun, yaşamın bir anlamı gerektir ve vardır. Peki kimdir herkesin beklediği bu Godot? Neden bekleriz onu? Godot sesin, Godot biziz. Yaşamaktaysan çare ve ümit vardır. Uzun yıllar önce seyretmiştik ve etkilenmiştik bu oyundan. Şimdi yaşıyoruz, öğrendik aslını, Godot’yu beklerken. Evde kapalı, umut, çare beklemek tek yolumuz. Galiba imkanlarımız elverdiğince çevremizdekilere ümit ve çare olmak, bugünün ‘Godot’sudur. Her zorluk bir fırsattır”. 

Okuduğumda kısa bir süre sonra başka bir yazıyla onu anacağımı bilemezdim. Barnes’ın deyişiyle sevenleri için dünya ne zaman saedece “dünya” olmaya geri döner, keder ne vakit sadece “kederin” anısı olur bilemiyorum. Her insan cevabı müphem “büyük soruları” kendi yaşamıyla cevaplıyor galiba. 

O cevapları bulana kadar kadar ben de onu hayat hikayelerinin ölümsüz ustası Çehov’un ‘Vanya Dayısı’nda pek çok hayatı ortak kılan Sonya’nın sesiyle uğurlayayım. 

“Ne yapabiliriz? Yaşamak gerek.Yaşayacağız Vanya Dayı. Çok uzun günler, boğucu akşamlar geçireceğiz. Alın yazımızın bütün sınavlarına sabırla katlanacağız. Bugün de, yaşlılığımızda da, dinlenmek bilmeden, başkaları için çalışıp didineceğiz. Ecel saati gelip çatınca da uysalca öleceğiz ve orada, mezarın ötesinde, çok acı çektik, gözyaşı döktük, çok acı şeyler yaşadık diyeceğiz. Ve Tanrı acıyacak bize ve biz seninle canım dayıcığım, parlak, güzel, sevimli bir hayata kavuşacağız ve buradaki mutsuzluklarımıza sevecenlikle, hoşgörüyle gülümseyeceğiz ve dinleneceğiz. İnanıyorum buna dayıcığım, bütün kalbimle inanıyorum…”

* Hayat Düzeyleri - Julian Barnes - Çev. Serdar Rifat Kırkoğlu / Ayrıntı Yayınları 

a

 


© Ahval Türkçe

Bu makale yazarın görüşlerini yansıtır. Ahval’in yayın politikası ve editoryal bakış açısı ile her zaman uyumlu olmak zorunda değildir 

Bu makale yazarın görüşlerini yansıtır. Ahval’in yayın politikası ve editoryal bakış açısı ile her zaman uyumlu olmak zorunda değildir.

Related Articles

مقالات ذات صلة

İlgili yazılar