Savaşmama özgürlüğü ve Siegfried Lenz

İçinden geçtiğimiz hoyrat çağın “savaş seyircisi”, onu bizzat yaşamak zorunda kalanların hayatta kalmak için tutundukları duyguların ve insani değerlerin de vahşice öldürüldüğünü hızla unutuyor. Savaşın kalıcı ve en yakıcı tahribatı bu körlük sanırım.

Kazananı olmayan savaşlar, sonrasında mutlaka derin bir toplumsal travmaya ve huzursuzluğa neden olur. Sivil hayattan, alışkanlıklarından, tutkularından, hayallerinden, sevdiklerinden uzaklaşan askerler “barış iklimine” dönmekte zorlanırlar. Savaş ve edebiyat tarihi, bu nedenle evlerine dönmek istemeyenlerin hikayelerini asırlardır farklı biçimlerde anlatır. 

Savaş sonrası kitle hareketleri hakkında yazan Hoffer, kendilerden kaçan o “uyumsuzları” tarif ediyordu; 

“Kalıcı uyumsuzlar kurtuluşu ancak kendilerinden tamamen sıyrılmakta bulurlar ve genellikle bunun yolunu, bir kitle hareketinin kapalı, kolektif bünyesi içinde kendilerini eritmekte ararlar. Kişisel iradelerinden, yargılarından ve ihtiraslarından vazgeçmek ve bütün güçlerini ölümsüz bir dava için harcamakla, hiç olmazsa kendilerini asla tatmin edemeyecek olan döner çarktan kurtarmış olurlar.” 

Hoffer’ın değindiği “kendinden kaçmak” sorunun gerisindeki nedenlerden biri, savaşın neden olduğu suçluluk duygusu ve bu onulmaz yarayı kapatmak isteyen insanın, teselliyi vatanseverlik, ölüm, itaat, günahlardan arınmak gibi sığınma kovuklarında araması. 

Hüsrana uğradığı için kendisinden, onurlu bir hayattan vazgeçenleri, aidiyet sorununun girdaplarını en iyi anlatanlardan biri Prusya doğumlu Alman yazar Siegfried Lenz’dir. Onu okuduktan sonra uzun süre etkisinden kurtulamadığım “Almanca Dersi” adlı romanı sayesinde tanımış ve yazmıştım. 

Lenz, bir çocuğun gök kuşağı renkleriyle beslenen hayal gücünü, ‘göreve’ değil hayata, yaşanmış olana sadık kalma arzusunu, ilk bakışta baş döndüren benzersiz bir tablo gibi resmetmiş. Milyonlarca okur, başta Thomas Mann ve Goethe Madalyası olmak üzere pek çok saygın ödüle sahip bu yazar sayesinde küf kokan ‘yasaklar’ karşısında kendini güçlü ve sağlam hissedebiliyor. Yasak koyanların hazin yenilgisi de her daim bu oluyor. 

Kitabın iz bırakan cümlelerinden biri şuydu; “Yalnızca itaat etmeyi bilenler emir verebilir.” Genellemelerden çekinirim lakin bu cümlenin vurgusu pek çok zehirli hırsı da gün ışığına çıkarıyor. Etrafınıza bir bakın. Bırakın yaşadığınız ülkeyi yönetenleri, işyerinizde, mahallenizde, evinizde hiç sorgulamadan itaat etmenizi isteyen ifadesini yitirmiş o solgun yüzlere dikkatlice bakın. Ne görüyorsunuz? Lenz, size o hastalıklı ruh halinin yazıdaki berrak karşılığını gösteriyor işte.

Lenz, bu romanında da (Saf Değiştiren), “insan görev uğruna vicdanını susturmalı mıdır, savaş zamanı seçme özgürlüğü nedir, emir-komuta zincirinin döngüsü içerisinde insan anlamını nasıl kaybeder, o yakıcı suçluluk duygusu hayatları mahvettiğinde geriye ne kalır?” sorularının etrafında dolaşıyor. 

Bu kitabın da yazar öldükten sonra gün ışığına çıkmak için zamanını  bekleyen “kayıp romanlar” gibi mistik bir yanı da var. Lenz ‘Saf Değiştirenler’i (Bir önceki ismiyle ‘Tekrar Buluşacağız’) İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra 1951’de yazmış. O günkü şartlarda ilgi çekmeyeceği hatta okurun tepkisiyle karşılaşacağı düşüncesiyle yayımlanmamış. Yazar bir anlamda küsüp kitabı unutmuş. Öldükten sonra 2014’de kasasında bulunmuş. Ve 2016’da yayınlanınca çok satanlar listesine girmiş. 

Neden o yıllarda yayımlanmadığı daha iyi anlamak için hikayesini bilmekte fayda var; 

Hikaye, Polonya ile Ukrayna arasındaki, Alman birliklerinin elinde olan bir bölgede başlıyor. 1944’de izinden dönen asker Walter Proska’nın treni, savaş atmosferinde saldırıya geçen partizanların koyduğu bir bombayla havaya uçuruluyor. Saldırıdan sağ kurtulup birliğine gitmeye çalışan Proska, yolda bir grup Alman askeriyle karşılaşıyor. Bataklıkta yaşayan çaresiz insanlar, bitmek bilemeyen saldırılar altında ölümü arzulayan askerlere dönüşüyorlar.  

Kitabın yayınlanmama sebebi, sadece antimilitarist bakışı, totaliter sistemleri eleştirmesi, vatanseverlerliğe sığınanları ve Almanların üstün ırk söylemini yansıtması değil. Romandaki karakterlerden biri, Proska’nın yakın arkadaş olduğu Wolfgang, savaşın sonunda safını değiştirme cesaretini gösteriyor. Soğuk savaş öncesinde, Alman ordusundan Kızıl Ordu’ya geçerek saf değiştirenlere dair epey dikenli bir hikayenin o iklimde hoş karşılanmayacağını tahmin etmek zor değil. 

Lenz’in savaşın anlamsızlığını anlatan yazarlardan farkı, sloganlaşmış cümlelerden kaçınarak insanı tabiatın bir parçası olarak gören bütünlüklü yaklaşımı ve savaşın yakıcılığını “yüce fikirlerden” ziyade duygularla anlatma tercihi. Savaşın kokusunu, rengini, ruhunu, telafi edilemez yaralarını, kaybolup giden arzuları, hayal kırıklıklarını, hafızanın karanlığını ve sırlarını neredeyse bir kadın sesiyle aktarıyor. Aslında savaşı değil, savaşta değişen, dönüşen insanın trajedisini yazıyor. 

Bu tavrını biraz da onu bir yazar olarak kıymetli kılan üslubuna borçlu olduğunu düşünüyorum. Anlatıcının, trenin ritmiyle askerin derin melankolisi, eski bir aşkın kelimeleri ve barış özlemi arasında kurduğu incelikle ilişkide böyle bir bakış var mesela. Ağır bir bıkkınlık duygusu ve soğukkanlı bir kibirle ölüme meydan okuyan askerleri uzaktan izleyen o tılsımlı gözün şu cümleleri de gerçeğin yakıcı yanını yansıtıyor: 

“‘Görev denilen şey’ dedi aşağılayarak, ‘Bunu derimizin altına zerk etmiş olmalılar. Böyle delirttiler bizi, bağımlı hale getirdiler… Biri çıkıp anavatan diye borazan çaldığında, yüzlerce dinleyicinin boğazı  yanıyor, dili damağına yapışıyor ve milli şuur şnapsı talep ediyor. Böyle işte. Sonra da kadehler anavatanın şerefine kalkıyor, ant içiliyor, uzağa böyle düşülüyor." 

Lenz’in meselesi, geleneksel milliyetçilik damarına itiraz etmekten ibaret değil. Vatan nedir, uğruna hayat feda etmenin ve bir ülkeyi severek içinde taşıyabilmenin koşulları ne olabilir gibi sorular hakkında okuru düşünmeye davet etmek. 

Cephede kalmak istemeyen Wolfgang kendisini ölüme teslim eden arkadaşına ve diğerlerine “kaçma” arzusunun sebebini anlatıyordu; 

“..Kulaklarımızı tıka basa doldurdukları Almanya kim? Almanya’nın dokusu buhur gibi uçucu değil. Almanya dediğin tadına bakabileceğin, dokunabileceğin, kesebileceğin bir şey. Anavatanımı içimde taşıyabilirim, ama hayatımı elimden almaya kalkışırlarsa, artık Almanya diye bir şey olmaz benim için. Elbette ki doğduğum ve özel bir sevgi duyduğum bir ülke var. Her köşesine, her yoluna alışkın olduğum için seviyorum onu, kalbimde bir yeri olduğu için. Ama ben babam gibi bu yerler uğruna beni öldürmelerine izin vermeyeceğim…Anlıyor musun Walter, Bizler de Almanyayız, sadece onlar değil! Ve bizlerin, Almanya olan bizlerin, kendisini Almanya için kurban etmesi sadece delilik.” 

Lenz’in 69 yıl önce yazdığı romanın hakikati her dönemde geçerliliğini koruyor. Devletin, yasaların, otoritenin, militarizmin tahakkümünü sorgulamak isteyenler, onun cümleleriyle tehlikeli ve öldürücü olana itiraz etme cesaretini bulabilirler. Hiç ölmeyecekmiş gibi yaşadığı için, savaşta cinayet işlerken tetiği düşünmeden çeken insanın suçluluk duygusunu hatırlatan bir romanda, o kesif çaresizliğin benzerini görüp, artık yeryüzünde yalnız bir “varlık” olmadıklarını hissedebilirler. Milliyetçiliğin mayasındaki bulaşıcı hıncın ve kibrin sığlığı üzerine tekrar düşünebilirler belki. 

Lenz, 1943-1945 arasında donanmada denizci olarak görev yaptıktan sonra savaşın bitmesinden kısa bir süre önce Danimarka'ya kaçarken İngilizlere esir düşmüş. Savaştan sonra Hamburg Üniversitesi'nde felsefe ve edebiyat bilimi eğitimi alıp gazetecilik de yapmış. Bu ve diğer eserlerinde tecrübelerinden  süzülenleri de görmek mümkün. “Nasıl yansıyor” kısmı roman sanatının ne olduğunu da söylüyor elbette. 

Lenz, savaşın, hayatın vahşi doğasını aktarırken insanı merkeze koymayı seven bir yazar. Sinematografik bir anlatımla anın içinde derinleşme yetisi, geleceğe “şimdiki zamanın” içinden bakma tercihiyle şekilleniyor. 

Er Proska bataklıkta dolaşırken bir siville karşılaştığında afallıyor. Savaşa uyum sağlayamayan bu garip adam onun canını sıkıyor. Anlatıcı, okura iç sesini duyururken savaşta öldürme mecburiyetini, itaat zorunluluğunu basit ve sarsıcı ifadelerle hatırlatıyor: 

“Savaştan nefret etsek de, vebadan tiksinir gibi tiksinsek de, ona itaat etmemiz lazım. Nihayetinde ikimiz de yaşamak istiyoruz, sen ve ben, savaşta sağ kalmak isteyenin, kendi canından başka bir şey düşünmemesi gerekir….Otlara neden öyle bakıyorsun. savaştayız, sen de öyle. Şu anda tetiği çekersem elimden hiçbir şey gelmez, birbirimize bağlı olduğumuzu anlamalısın; namlunun işaret ettiği sen, bağışladığım ilk kişi olmak zorundasın, sadece sen çünkü beni anlayabilecek tek kişi sensin. Neden beni düşünmüyorsun. Benim için kolay mı sanıyorsun? Daha fazla yaklaşma ikimizi bağlayan bir sır var….” 

Yazarın işaret ettiği iki erkek arasındaki sır, savaşın en açık ve acımasız “sırlarından” biri. Lenz’in “ölümü” sembolik anlamda bir erkek olarak tanımlaması boşuna değil. Tabiatın tekinsiz gücü karşısında zayıflığını hatırlayan insanla, sivil hayatta sevebileceği birini öldürmekten korkan askerin hayatının geri kalanına eşlik edecek suçluluk duygusu arasındaki bağı göstererek, savaştan sonra terk edilmiş hisseden bütün “öksüzleri” merhametle anıyor. 

Siegfried Lenz, savaş çağının çocuğu olarak hayatın ağır sıkıntılarına katlanmış olsa da onlara boyun eğmemiş, derdini edebiyata tercüme ederek hayatta kalmış iyimser bir yazar aslında. “Savaş haddini bilmeyen erkeklerin cinneti” derken, dişi yanı kadınların savaştan dönen erkeklere neden sevinemediğini de görüyor. Ve “savaşa hayır” demenin neden elzem olduğunu taraf olmanın çelişkisiyle kahramanına anlattırıyor:

“‘Kaçtım, çünkü sizin yanınızda daha fazla dayanamayacaktım’, dedi Wolfgang. Her birinize tek tek katlanabilirdim, ama görevine bağlı, organize Almanlar olarak bir arada olduğunuzda katlanmam mümkün değildi artık. Hemen hepinizin koruganda gönül kaldığınızı biliyordum, sıla hasreti çektiğinizi, sizi buraya gönderenlerden ve sizden önce burada olanlardan nefret ettiğinizi de, İnsan taraflardan birinden açıkça nefret edebilir ama iki taraftan da nefret etmek zorunda kalıyorsa, bu çelişkide kendisinin suçlu olduğunu kabul eder.” 

Yazarın iyilikle yıkanmış bir hayattan yana olan tavrı, kişinin kendisini de dürüstçe “bıçaklaması” gerektiği önerisiyle buluştuğunda ikna edici oluyor. Ancak böyle ustaca bir yaklaşımla şu keskin sistem eleştirisi hak ettiği yeri buluyor: 

“Ahlaki olan, her yerde işe yaramıyor…İspatı; Devletin teorisi. Kötülük, yanlışlık ve zalimlik acımasızca kullanılıyor. Ve bunu yapan bazı devletlerin hazırda tuttukları şaşırtıcı bir cevapları var; laf ebeliği de diyebiliriz bir bakıma….Şeytana özgü bir ironi. Despotların diyalektiği. Tutkular aklın hücrelerine hapsedilebilir mi? Yasalar nedir aslında? Düzenlenmiş, dizginlenmiş vahşet. - Neden buradayım? Neden karşı koymadan buraya geldim? Neden beni öldürecekleri için mi?” 

Lenz’in buna benzer tespitleriyle karşılaşmak, henüz onunla tanışmamış okuru yanıltsın, bir “manifesto yazarı” gibi algılansın istemem. Onu büyük ve evrensel bir yazar kılan gerçek, cesareti ve isyankarlığı kadar dilinin tılsımında saklıdır. Romanlarında birer kahraman gibi konuşan ağaçları, “tüy kadar hafif yaşlı bir kadın gibi ağaçların tepesinde dolaşan güneşi”, Tanrı’nın mermisi gibi hızla kayan bir yıldızı, savaşın karanlığında acı çeken suskun kuşları, ölümle boğulan bataklığın öfkesini, karanlığın içinde donup kalan solgun ayı ve her şeye rağmen hayatın bahar tomurcuklarıyla canlanışını en çıplak halleriyle görürsünüz. 

O vakit savaşta aşklarını, hayallerini, umutlarını, geleceklerini kaybedenleri yazarak yaşatan, devletlerin savaşmaktan vazgeçmeyeceğini bilse de emir-komuta döngüsüne inat ve ısrarla itiraz eden bir yazara minnet duyarsınız. Savaşa karşı yazılmış yürekli bir romanın, hayatı yaşamak için sizi ayartacağını ürpererek hissedersiniz.

* Saf Değiştiren - Siegfried Lenz, Çev. Ayşe Sarısayın / Can Yayınları 


© Ahval Türkçe

Bu makale yazarın görüşlerini yansıtır. Ahval’in yayın politikası ve editoryal bakış açısı ile her zaman uyumlu olmak zorunda değildir 

Bu makale yazarın görüşlerini yansıtır. Ahval’in yayın politikası ve editoryal bakış açısı ile her zaman uyumlu olmak zorunda değildir.