Müslüm Yücel
Şub 10 2018

'Suçlu arıyoruz, suçlu yok; hayatımız başka birine atılmış bir iftiraya dönmüş'

Millet olarak alıştık; suçla yatıyor, suçla kalkıyoruz. Hatta, sabahleyin adımlarımızı dışarı atar atmaz ne olur ne olmaz deyip bir suçlu gibi suç arıyoruz. Hayatın bu kadar çok suça bulaştığı başka bir zaman dilimi belki de hiç olmadı.

Suçlu arıyoruz, suçlu yok; hayatımız, başka birine atılmış bir iftiraya dönmüş, varlığımız başka birini incitiyor. Bize, isteyen istediğini söylüyor, bu ona verilmiş bir hak ama bizim ağzımızdan çıkan tek kelime suç sayılıyor.

Dinler tarihi Âdem ile Havva’nın yasak meyveye uzanmasıyla başlar; sonra bu halkaya Habil ve Kabil, İbrahim ve İshak, Yusuf ile kardeşleri, İsa’nın çarmıha gerilmesi vs olaylar eklenir. 

Ama her seferinde kötü karşısında, bir öte dünya kurgulanarak ya suç ortadan kaldırılır ya da her eylem, bir iyilikle taçlandırılır. Habil, soy sürer; İbrahim, aç kimselere seslenir, doyurur yoksulları kurbanla; Yusuf, Mısır’a mir olur; İsa, sonsuza kadar babasının yanında mutlu bir şekilde yaşar…

Edebiyat tarihi ise kitlelerin doyumuna (her zaman) hizmet etmez. Suça karşı bağışlayıcı da değildir. Dante’nin Cehennem’inde Ugolin, beynini kemirir. Shakspeare’in Macbeth ve Hamlet’inde ihanetle döllenmiş kan, yağmur gibi dökülür ve bütün denizlerin suyu, bu kanlı elleri temizleyecek güçte değildir. Edebiyat, din gibi “suçu” ortadan kaldırmaz, suçu gösterir ve bu konuda suçlu ile kendini aynı paye içersinde göstermekten de kaçınmaz.

Şiir ve tiyatro dışında suçun, anlatının/romanın omurgasını oluşturması sanayi devrimi (1760- 1850) ile başlar. Gerçekten yola çıkma, doğal olma, mantıksal bir sıra izleme, gözlem yapma, tutarlı bir kahraman etrafında anlatıya yön verme yazarın ilk bileşenleridir. Yazar, anlatıcı ile birlikte olup bitene kayıtsız kalmaz. 

Üstelik suç, öyle göründüğü gibi cazip de değildir. Balzac (1799- 1850) zamana bir yatsı mumu yakar; servetin kökeninde suçun varlığını tespit eder. Bu görüş Marx’tan, Prodhon’a kadar yayılır: Mülkiyet hırsızlıktır! Kan davası, köy- köylü sorunu bağlamında da Balzac bir dizi kitapla gelir; Köylüler, Köy Papazı, Köy Hekimi, Kan Davası ve Köylü İsyanı. Dizi şu cümle ile özetlenebilir: “Kimin toprağı varsa kavgası da vardır.”

Köy Papazı yaşlı ve hasis yaradılışlı Pingret ile onu öldüren Jean François adındaki genç bir porselen işçisinin hayat hikâyesidir. Jean François hakkında idam kararı verilir ama romanın sonu sadece kararla sınırlıdır. 

Suçun infaz edilmesi ve suçlunun ruh halini Viktor Hugo’dan (1802- 1885) okumuşuzdur; Bir İdam Mahkûmun Son Günü’nde mahkûmun zihni içine bir çakıl taşı atılan boş bir kap gibidir, bir ses diğer bir sesi siler; gidip gelir ses: Bir ses, diğeri ile yer değiştirir. 

Bedeni, birazdan öleceğinin bilgisini bütün azaları ile sunar, ense kökünden felç geçirmiştir… Bir umut besler, belki kral son anda af edecektir! Hugo’nun şiirleri dışında bütün anlatısı suç üzerinedir: Hernani (1829), Serseri Claude (1834), Notr Dame’ın Kamburu (1831) ve nihayet hepimizin yakından bildiği Sefiller (1862).
 
Hugo acımasız adamları, sokakları, açlık ve biraz da olsa iktidar üzerinden suçu okudu. Suç aleni bir dünya idi ve bu dünyayı üreten iki merkezin olduğuna da Emile Zola (1840- 1902) dikkat çekti; bu merkezlerden ilki ordu, ikincisi dindi; imparator vb kimseler de sadece bu iki merkezin kuklasıydılar. 

Endüstri de maya çalardı zaten. Zola ilk romanı olan Claude’un İtirafı’nda (1865) bir fahişeye âşık genç bir şairi yazdı. Bu izlek Zola’nın diğer romanlarında da (Nana, Meyhane, These Raquin) vardır. Zaten 19’uncu yüzyıl boyunca başta şairler olmak üzere kimse fahişeye karşı ilgisiz değildir. 

Baudelaire için fahişe büyük, kutlu, hepsinin üstünde ecedir; kendini gizlemediğinden büyük, herkesin ruhunda olanı açığa çıkarttığı için kutlu ve erkeklerin boyun eğdiği biri olduğu için ece idi ve toplumu tehdit eden adam, Baudelaire; kendisini temsil (ve tehdit) eden kadına karşı huşu içerisindeydi. 

Ama, Zola’nın çizdiği fahişe böyle değildir; Nana on yedi yaşında, çiçeği burnunda bir tiyatrocudur. İktidarı tehdit etmez, iktidarın eşantiyonuna döner. Suç onda, bir süre sonra tıpkı Tolstoy’daki gibi (Diriliş, 1899) vicdan azabına döner. Vicdanı söyleyen rahipler kötülüğün oyuncaklarıdır. 

Suç, onların çıkarlarına hizmet eden bir alettir. Gerçek’te (1903) bunu okuruz. Gerçek’te din adamları çığırından çıkmışlardır. Rahip Crabot, Kontes Quedeville’in mallarına konmak için, kadının tek varisi Gaston’u kuyuya atar. Gorgias adlı kontesin bahçıvanı da bunu görmüştür. 

Bir süre sonra Gorgias,  Simon adlı bir öğretmenin yeğenine tecavüz eder, öldürür. Rahip, suçunu örtbas eder ve suçu Simon’a atar. Böylece suçları görmeme üzerine bir ittifak başlar. Gorgias ve Crabot pedofilidirler. Tecavüz ettikleri çocukların seslerini taklit edecek kadar sadist ruhları vardır. Hatta biri diğerini “çocuk kurdu” olarak görür.

Gerçek’te, insanları bir araya getiren suçların benzerliğidir. Romanın alt metninde laik bir öğretmen olan Yahudi Simon ile kilise terbiyesi almış rahip Crabot ile avenesinin kavgasını görürüz. Zola’nın Dreyfus Davası (1897) üzerinden de Gerçek okunabilir ama payımıza düşen rahip/öğretmen çelişkisidir. 

Bu Türk edebiyatına da sinmiş bir konudur. Aziz Nesin’in Alırsınız Cenneti’ndeki Bekir Hoca, Bunlar Kimin Cicim’deki Emin Hoca, Dembik Sultan Hazretleri’ndeki Şerif Hoca, Yağmur Duası’ndaki Veysel Hoca; Reşat Nuri’nin bir bütün olarak Yeşil Gece’si…

Suç’un en çok tartışıldığı roman kuşkusuz Dostoyevski’nin Suç ve Ceza’sıdır (1866). Suç ve Ceza’da gerçek diye büyütülenin koca bir hiç olduğunu kavrarız ve bu hiç bizi tedirgin eder, ayakta kalırız, buna da yaşamak deriz, salt yaşamak. Suç ve Ceza’da insan suç işlemekten kaçınmaz, çünkü suç insanın özüdür, özünde vardır ve insanın onur ve önemini suç temsil eder. Raskolnikov kendisini dışlayan toplumu dışlar, sırt çevirenlere sırt çevirir.

Bütün suçluların bir araya geldiği Ölü Evi ile konuyu bağlayabiliriz. Burası bir hapishanedir. Suç işleyen ve suçsuzluklarını ispat edemeyenler buradadır. Burada hayat kumardır. İnsanlar yaşamaz, yaşamak için şanslarını denerler, her sözün sonunda bir belki vardır. 

Burada her ulustan insanlar vardır. Her türlü suçlu buradadır ama herkesin altında birleştiği tek bayrak acıdır, tek yasa en basit suçlarda bile sopadır, ağır olan binlere varan kırbaçtır. Burada efendisini baltayla öldüren Mihailo’da vardır, bir adamın boğazını kesen Aley’de… 

Katil deriz onlara, ancak birden başka bir hayatlarının varlığı ile yumuşarız. Mihailo düğün yemeğine efendisini de çağırmıştır ancak efendisi, düğün gecesi karısını kaçırmıştır, o da balta ile efendisini öldürmüştür. Aley zengin olma uğruna haydutluk yapmış, bir adamın da boğazını kesmiştir. Aley geceleyin annesini rüyasında görür. Dahası annesi, onun kahrından ölmüştür.
Anlarız suç, hayat kadar şaşırtıcı değildir.