Victor Jara, umut ve 'Yarım Kalan Şarkı'

İnsan ömrünün ortalama seksen yıldan ibaret olduğunu düşünerek yaşayanların, hayattan süzülenlerin geçmişin ve geleceğin uzantısında yeşereceğini görmemelerini hüzünlü bulurum. Yazının, edebiyatın, sanatın ve varoluşun anlamını hatırlatan hikayelerin evrende yol almaya devam ettiğini reddeden, sadece “şimdiki zamanın” hazzından beslenen bir bakış bu. 

Gerçek, resmi tarih “masallarıyla”, baskıyla, şiddetle ortadan kaldırılmak istendiğinde, o gerçeklere en zor koşullarda sahip çıkmak bir tür inanç gerektirir. O inanç, başkalarının, kalabalıkların, kitlelerin ölçüleriyle yaşayamaz. Onu büyüten ve “ölümsüz” kılan, kendi doğrularına olan sadakatıdır. 

O sarsılmaz inanca sahip olanların umudu, tıpkı üzerinden zaman geçtikten sonra anlaşılan gayri resmi tarih anlatıları gibi gelecekteki anlamına kavuşmak için sabırla bekler bazen. 

Çaresizliğin mezar karanlığı misali boğduğu dönemlerde, başka bir dünyanın mümkün olduğunu söyleyen umut, kimilerine “romantik” bir vaat gibi görünebilir ancak bundan çok daha fazlasıdır bana göre. 

Üzerinden uzun bir zaman geçtikten sonra konuşulan, devrimlerin, mücadelelerinin, toplumsal hareketlerin başlamasına neden olan “ilhamın” ya da o mucizevi kıvılcımın kaynağını görmek dayanışma umudunu diri tutabilir. Denemeci Rebecca Solnit, “Umut etmek kumar oynamaktır. Gelecek üzerine, arzularınız, açık yürekliliğin, belirsiz kasvet ve güvenlilikten daha iyi olma olasılığı üzerine bahis oynamaktır. Umut etmek tehlikeli olsa da korkunun tam zıddıdır çünkü yaşamak risk almaktır” diyordu. 

Bugünlerde Şili’nin başkenti Santiago’da bir milyondan fazla insanın katıldığı iktidar karşıtı protesto gösterilerde, Victor Jara’nın şarkıları da söyleniyor. Darbeciler tarafından katledilen Jara’nın eşi Joan Jara’nın yazdığı sarsıcı hayat hikayesini okurken, geleceğe cesaretle yaslanan umudun anlamını tekrar düşündüm. 

Son bir aydır Victor Jara’nın yazdığı sözler, diğer direnişçi grupların müziğiyle meydanlarda, balkonlarda, fabrikalarda, dağlarda, gençlerin, müzisyenlerin,  işçilerin, köylülerin sesinde 45 sene sonra benzer bir umutla yankılanırken, umudun “zamansızlığı” daha derinden hissediliyor. 

40 yaşında işkenceyle katledilen tiyatro yönetmeni, müzisyen, yazar, eğitimci profesör Jara, 1973’de Pinochet’in darbeyle devirdiği sosyalist lider Salvador Allende’nin destekçisiydi. Peki ölümünden sonra mücadelesi ve şarkılarıyla gelecek kuşaklara da ilham olan Victor Jara gerçekte kimdi? 

Joan Hara, onun hikayesini, Şili’nin kültürel dokusu ve siyasi tarihiyle buluşturup olanca doğallığıyla aktarmış. Belgeleri ve ayrıntıları dikkate alan tarihçi titizliği ve dili önemseyen yazar özeniyle yazdığı bu kitapta yer alan tanıklıklar olmasaydı onun neden böylesine coşkulu bir destekle “kutsandığı” doğru anlaşılmayabilirdi. “Kayıp Victor”un neler yaşadığına dair eksik parçaları bir araya getirmek için yıllarca uğraşan Joan Jara’nın kitabı bu anlamda da kıymetli. 

Hikayeye sondan başlıyor: VİCTOR JARA - 14 EYLÜL 1973. 

“Tarih yanlıştı. O sırada kocamın hangi gün öldürüldüğü kesinkes bilinmiyordu..Gözümü her kapatışımda ölü bedenini, morgu, geçirdiğim son dört haftanın dehşet görüntülerini, silahsız sivillere uygulanan askeri şiddetin sonuçlarını, had safhada orantısız, inanılması neredeyse imkansız vahşeti görüyordum…İçim yarım kalmış bir mücadelenin; düşmanlarının koyduğu ama uymadığı kurallara uyarak barışçıl yollarla toplumlarını değiştirmeye çabalayan bir halkın mücadelesinin hisleriyle doluydu. Sanki bir değil, binlerce, milyonlarca kişiydim…Istırabım kişisel değildi; zorla birbirimizin ayrılmışlığımıza, kimimizin Şili’de kalmasına rağmen, paylaştığımız ortak ıstıraptı”. 

Victor’un ilk hatırasıyla başlayan anlatı, “yarım kalan” hikayesinin nasıl şekilleneceğini de gösteriyor bir anlamda. Düğünlerde, cenazelerde ve hasatlarda söylenen şarkıları çocuklukta öğrenen Victor, sıklıkla yaşanan bebek ölümlerinde annesiyle birlikte, çocuğunu yitiren ailenin evine gidermiş. Gece boyu şarkılar söylenirmiş. Victor, şarkı söyleyen annesinin yanına, mum ışığında yarı uykulu kıvrılır, ağlamaları, hıçkırıkları, sarhoş kahkahaları dinlermiş. 

Victor Jara’nın bütün sürprizli hikayeleri, o başlangıcın huzursuzluğunda şekillenmiş sanki. Joan Jara sonraki bütün aşamaları, tanışmalarını, birlikte nasıl çalıştıklarını, müzik araştırmalarını, yazarlığını, Şili Yeni Şarkı Hareketi gibi halk örgütlenmelerdeki rollerini, dönemin sanatçı, politik figürlerinin eylemleriyle Pinochet darbesine kadar anlatmış. Hatta sonrasını da aktarmış. 

Ben tamamını ilgiyle okudum ama bu yazıya özel vurgulamak istediğim kısmı, bütün kaotik süreçlere rağmen Şili halkını bir arada tutan hayal gücüyle umut kıvılcımlarının buluştuğu yer. 

Victor Jara, popüler kültürün öğelerini bir araya getirmek için pek çok şey yapılabileceğini ve bu kültürü bir tür kitlesel tiyatroyla iyice coşturabileceğini düşünüyormuş. Şili’de stadyumlarda  şenlikler ve yarışmalar düzenleme geleneği varmış. Joan Jara o coşkuyu anlatıyor: 

“Victor’un yönettiği etkinliklerin doğası başkaydı ama onların da kökü bu geleneğe dayanıyordu. Hepsi 1972’de gerçekleşti. İlk ikisi Şili Komünist Partisi’nin ve gençlik kolları kuruluşlarının kutlamalarında; üçüncüsü Pablo Neruda’nın onuruna, Nobel Edebiyat Ödülü’nü aldıktan sonra ülkeye dönüşünde düzenlenen törendi. Ortak noktaları, katılımcılarının ülkesinin her yerinden gelen sıradan emekçiler olmasıydı…

Kenar mahallelerde ve gecekondu semtlerinde kutlanmış Nobel Ödülü herhalde pek yoktur. Ama Neruda’nın edebiyat ödülü aldığı açıklamada, Şili’de böyle oldu. Şair o sırada ülkede değildi. Ülkesine son defa 1972 Kasım’ında döndü ve muazzam bir tören yapıldı.Yaşamı ve şiirleri üstüne kurulmuş bu kitlesel kültür etkinliği bence eşsizdi ve tarihin o anında Şili’den başka bir yerde yapılamazdı. Etkinliğe ülkenin her yanından, akla gelecek her meslekten delegeler katıldı. Neruda şöyle dedi; ‘Ulusal ödüller hatta Nobel gibi ödüller kazanan bir çok şair var ama çalışmalarını bütün ülkeden temsilcilerin taçlandırdığı, bu denli onurlandırılan başka bir şair tanımıyorum”. 

Bugün Santiago’da “bir arada durma” potansiyelini gıptayla izlediğimiz o büyük kalabalığın umudu, siyasi çalkantıların sarsıntısına bağışıklık kazanmış olmanın yanısıra zengin bir kültürel çeşitliliğin köklerine de dayanıyor. Müzik, şarkı söylemek, sözün kaçınılmaz olarak toplumda ve direnişte güçlü bir karşılığının olduğunu söylüyor Şili’de. 

Victor Jara onu Latin Amerikan kültürel kimliğinin köklerine götüren Peru gezisinden döndüğünde yaşadığı bir iki olayı yazmış. Birinde bir grup köylüyle birlikte şarkı söylediğini anlatıyor. Diyor ki; 

“Şarkı yarım kalan duygularımızı birbirimize bağladığımız bir ilmek, bir bağ…Hiçbir seçeneği yok şarkının. Kişisel şan peşinde koşan, masumiyet ve saflıktan kar eden şarkıcılar, şarkının taşları yıkayıp geçen su, bizi arındıran rüzgar, bizi bir araya getiren ve içimizde bizi daha iyi kılmak için yanan ateş gibi olduğunu hiçbir zaman anlamayacaklar”. 

Darbe günlerinde Victor’a stadyumda yapılan işkenceyi Pravda muhabiri Vladimir Çernisev yazmıştı: 

“Onu yanından hiç ayırmadığı yoldaşı, gitarıyla birlikte stadyuma getirdiler. Şarkı söylemeye başladı. Öbür tutuklular, gardiyanların ateş açma tehdidine rağmen melodiye eşlik ettiler Sonra bir subayın emri ile askerler Víctor’un ellerini kırdılar. Zayıf bir sesle şarkı söylemeyi sürdürdü. Bir dipçikle kafasını parçaladılar ve diğer tutuklulara ibret olsun diye ellerini kesip tribünlerin önüne astılar. Jara, bir makinalı tüfekle taranarak öldürüldü ve cesedi üç gün sonra Santiago Mezarlığı yakınında bulundu. Vücudunda 44 kurşun deliği vardı”. 

Joan’a göre Victor yazdığı şiirlerde, şarkı sözlerinde geleceğini kehanet edip vasiyetini yazıyordu. O günü tanıkların ifadesiyle aktarıyor: 

 “Victor, Şili’de yaşanan dehşeti tüm dünya görsün diye kaydetmeye uğraşmış. Sadece beş bin kişinin tutuklandığı şehrin bu küçük köşesi hakkında tanıklık edebilir, ülkenin kalanında yaşananlarıysa ancak hayal edebilirdi…O zaman bile Victor gelecek umudunu taşıyor, halkın gücünün sonunda bombalarla makineli tüfekleri yeneceğine inanıyormuş…İçinde hala kalan müzikle son dizelere eriştiğinde (Ne zor şarkı söylemek, dehşetin şarkısını söylemem gerektiğinde) bir grup muhafız onu almaya gelmiş. Kağıt parçasını alel acele yanında oturan yoldaşa vermiş; o da  şaşkınlığına rağmen hızla alıp saklamış. Arkadaşları şiiri spor salonundan dışarı, dünyaya taşıyabilmek için parça parça ezberlemişler. Victor’u bir daha hiç görmemişler”. 

Victor Jara’nın cenazesinden birkaç gün sonra Pablo Neruda’nın ölüm haberi geliyor. Joan Jara o gün mezarlıkta muazzam bir kalabalığın hep birlikte ‘Enternasyonel’i söylemeye başladıklarını gördüğünde yalnız olmasına rağmen artık asla yalnız olmayacağını anlamış. Joan’a hayatının geri kalan kısmında eşlik edecek olan duygu, Victor’un öldürüleceğini artık kesinlikle bildiği sırada yanında bulunan birisi eliyle aktarılan mesajdı sanırım. Onu dünyada her şeyden çok sevdiğini, cesur olmasını ve mücadelesine devam etmesini söylemiş. 

Victor Jara öldürülme şekli yüzünden toplumun gözünde simgeye dönüştü muhtemelen ama onun şarkıları ve müziği etrafında toplayan ilk güçlü hareketin (1991) - Canto Libre - yıllar içinde büyüyerek yaygınlaşması da etkili oldu. Farklı disiplinlerden ve  sınıflardan yüzlerce kişi omuz omuza çalışmış. Müzisyenler, oyuncular, yazarlar, dansçılar, duvar ressamları, kukla ustaları ve şairler…

1973’deki darbede binlerce kişinin işkence gördüğü ve hayatını kaybettiği Şili Stadı’nda 18 yıl sonra altı bin kişi hep birlikte Victor’un yarım kalan son şiirini okudu. Joan, “Victor’un son umut dolu çığlığının duyulduğu an’dı” diyor;

“Beş bin kişiyiz burada

Bu ufacık yerinde kentin.

Beş bin kişiyiz.

Kim bilir kaç kişiyiz daha kentlerde ve ülkede

Burada yapayalnız on bin el, tohum eken

Ve fabrikaları çalıştıran…”

Bütün dünyanın izlediği protestolarda söylenen o şarkılar böyle bir politik mücadelenin, toplumsal ve kültürel dayanışmanın uzantısı. 

Victor Jara’nın ölümünden 45 yıl sonra onu öldüren darbeci askerler 15 yıl hüküm giydi. Ben bugün bu yazıyı yazarken, Santiago meydanında şarkı söyleyen umutlu kalabalığa bakıyorum. Hep beraber ‘Birleşmiş bir halk asla yenilmez” nakaratını haykırarak asla yarım kalmayacak şarkılarını söylemeye devam ediyorlar. 

Ve ben onlara eşlik eden Neruda’nın kırçıllı sesini işitiyorum; 

“Ben olacakları gören Rimbaud’nun kehanetine inanıyorum. Karanlık bir bölgeden, kesin bir coğrafyanın ötekilerde ayırdığı bir ülkeden geliyorum. Şairlerin en yalnızıydım ve benim şiirlerim yöreseldi, acılıydı, yağmurluydu. Ama her zaman insana güven duydum. Umudumu hiç yitirmedim”. 

Yaşarken yaptıklarımızın, yazdıklarımızın, söylediklerimizin bir gün değerli olup olmayacağını, birilerine ulaşıp ulaşmayacağını bilmediğimiz halde konuşmak, yazmak, dayanışma duygusuyla beraber şarkı söyleyebilmek bizi “insan” kılıyor. 

Umudu çoğaltarak hayatta kalma mucizesi bu değilse nedir? 

* Yarım Kalan Şarkı - Joan Jara / Versus Kitap 


© Ahval Türkçe

Bu makale yazarın görüşlerini yansıtır. Ahval’in yayın politikası ve editoryal bakış açısı ile her zaman uyumlu olmak zorunda değildir.

Bu makale yazarın görüşlerini yansıtır. Ahval’in yayın politikası ve editoryal bakış açısı ile her zaman uyumlu olmak zorunda değildir.