Zambra’nın ‘Serbest Kürsü’sü ve edebiyatın özgürlüğü

Birkaç sene evvel Şilili yazar Alejandro Zambra’nın bir üçleme olarak tasarladığı kitapların sonuncusunu okuduktan sonra (Ağaçların Özel Hayatı) severek yazdığımı hatırlıyorum. Sevdiğim bir kısa roman yazarının denemelerinin, bazı üniversitelerde yaptığı konuşmaların ve bir kaç kısa öyküsünün yer aldığı kitabının Türkçeye çevrildiğini duyunca tereddütle sevindim. 

Bazen öyle olur. Sevdiğiniz bir yazarla kitaplarının “dışında” bir yerde karşılaşır ve “keşke hiç tanışmasaydım” dersiniz. Bu türden anektodların aktarıldığı hikayeleri edebiyat severler bilir. Ama bunun tersi durumlara da rastlanır. Kurgusal metinlerini sevdiğiniz, duruşunu az çok sezdiğiniz bir yazarı “gerçek” halini sevme ihtimaliniz de vardır. Ve o buluşmalar kişisel hayat hikayeleri tarihinde iz bırakacak kadar kıymetlidir. 

Eğer buluşmadan kasıt sadece sokak sohbeti değilse o yazınsal karşılaşma daha heyecan verici olabilir. Kitaplar da insanlar gibidir çünkü. İyi bir eşlikçi, sürekli ilgi talep eden bir sevgili, ömür boyu güvenebileceğiniz bir dost, öteki yakınlıkları kıskandığı için rol çalan bir yabancı gibi davranabilirler. 

Zambra’nın kendisiyle, okurla, yazarlarla, öğrencilerle, çocukluğuyla, geçmiş okuma ve yazma tecrübeleriyle sohbet eder gibi yazdığı denemelerini okurken beni hayal kırıklığına uğratmadığı için onu anladım. Edebiyatta “anlama” meselesine döneceğim ama önce romanını değerlendirdiğim yazıdan bir bölüm hatırlatmak istiyorum; 

"Zambra, edebiyatın hayatı derinden sarsacağına inananlardan değil ama yazma eylemiyle ciddi bir derdi olduğu kesin. Yazı sanatını küçümsemiyor. Onu edebiyatın “kutsallaştırılmasına” benzer bir yüceltmeyle konumlandırmıyor. İnsanın hikaye etme dürtüsüne, kendisinden başka bir şey olabilmek için hayatın dışına taşma arzusuna inanıyor. Bu yüzden ‘yazar kahramanları’ hayatlarını kuşatan vasatlıktan kurtulup farklı hikayeler anlatmak istiyorlar ama sonra yine kendi yaşanmış hikayelerine dönüyorlar. Proje kitapları sevmiyorlar. 

O novellanın kahramanı Julian’ın kendi vasatlığından kaçışını bize aktaran anlatıcı, “Aslında bir roman yazma isteği de yoktu, sadece anılarını üst üste yığabileceği uygun ve korunaklı bir alan bulmayı arzuluyordu. Hafızasını bir çantaya tıkmak ve bu çantayı ağırlığı sırtını sakatlayıncaya kadar doldurmak istiyordu” diyordu." 

Eski bir yazımdan alıntıladığım bu bölüm, Zambra’nın bu denemelere, esas itibarıyla yazma eylemine ve edebiyata bakışını da tarif ediyor. Anlatıcıyla yazarın düşüncelerinin örtüşmesi gerekmiyor elbette ama içtenliğiyle etkileyen o doğal sesin bu kitap boyunca da bana eşlik eşlik ettiğini söyleyebilirim. 

Kuşaklar arası değişen yazı-edebiyat anlayışını, internet çağında yazma yöntemlerinin düşünme biçimleri üzerindeki etkilerini, geçmişte kaldığını sandığımız okuma alışkanlıklarının sihrini, kendi okuma ve yazma yöntemlerini, değişim süreçlerini anlattığı ilk bölümü, edebiyatın imkanlarını ve sınırlara itiraz eden özgür tavrını gösterdiği için daha çok sevdim. 

Zambra, yazarken olduğu gibi meseleleri ele alış biçiminde de aykırı olana, genç düşünceye, yeniliğe açık bir yazar. Dolayısıyla edebiyatın yazarın açıklığıyla özgürleşebileceğine inanıyor. Bu yaklaşımını, kendini edebiyatıyla maskelemeyen, salt bilgiyle, kuramlarla had bildirme kibrinden uzak duran samimiyetini önemsiyorum. 

Bu tavır ona aynı zamanda gerçeği yıkıcı yanlarıyla ifade etme özgürlüğü de tanıyor. Çocukluğu diktatörlükle geçmiş kuşağının her şeyi okuyormuş gibi yapma tedirginliğini, o dönemde kendisi gibi genç yazarların sözcüklerin ağırlığıyla başa çıkma endişesini, dijital devrimle gelen yazma-okuma biçimlerini,  el yazısının değişimini, giderek yok oluşunu, yazarların daktiloyla maceralarını, bilgisayarda yazılan edebi metinlerin dönüşümünü büyük cümleler kurmadan hikayelerle anlatıyor. Daha doğrusu okuyor. 

İlk bölümdeki metin, (Defter, Arşiv, Kitap) 2013’de Şili Üniversitesi’nde Edebiyat bölümü tarafından düzenlenen konferanstan. Kitabı okuyacak olanlar oradaki dinleyicilerden biri gibi duyacak muhtemelen yazarı. Kendisi de konuşuyor olmanın yanısıra dinleyecilerin arasında gibi hissettiğini söylüyor çünkü. 

Bu bölümün sonunda günümüz yazarından bahsederken, “Daha önce hiç olmadığı kadar, parçaları birleştirerek anlam inşa eden kişidir. Keserek, yapıştırarak, silerek” diyor ve cümlelerin uçuculuğundan bir anlamda dayanıksızlığından bahsediyor; 

“Şahsen esas olgunun şu olduğunu düşünüyorum. Bilgisayarlar nedeniyle metin gitgide daha az kati oluyor. Bugün bir cümle daha önce hiç olmadığı kadar silinebilir bir şey artık. Ve cümleler öyle bir ürüyor ki kendimizinkinin kalıcı olması için çok ama çok hoşumuza gitmesi gerek”.

Bugün pek çok yazarın böyle düşünmediği belli. 

Zambra cümlenin varolma hakkını kazanabilmek için pek çok testten geçmesi gerektiğine inanıyor. Kendininkileri beğenmek için zamana ihtiyaç duyuyor. Çokça elle yazıp bilgisayara geçiriyormuş. Bazen de tersi. Ve durmadan yüksek sesle okuyor, metinleri kaydedip dinliyormuş. “Bir cümleyi beğenmek çok vaktimi alıyor. Hani nerdeyse bir metni bitirmekten acizim” diyor. Ve başka türlü bir yazma biçimini hayal bile demediğini söylüyor. Anlamın sesle, ritmle, yazının müziğiyle, ifade biçimiyle uyumlu olması gerektiğini düşünüyor. Bu kısmını onun yazma yöntemlerini merak eden okurları için aktardım. 

Bir okur ve yazan biri olarak benim daha çok ilgimi çeken “Ne okumalı, nasıl okumalı, gençlik kitapları” başlıklı seminerdeki konuşması oldu. “Aşktan Deliye Dönen Çocuk” başlıklı bu bölüm onun da çocukken okuduğu bir çocuk romanından yola çıkarak edebiyatın sanılanın aksine eğlenceli olduğu düşüncesine dayanıyor. 

Okurken ben de onunla birlikte düşündüm. O ilk mecburi olmayan okumayı yapan çocuk kimdi? Gerçekten o kitabı sevmiş miydi? Okumanın hazzı neye benziyordu? İlk kez okuyup çok sevdiğimiz bir kitabı ilerde sevmeyeceğimize inandıran o bilgiçliğin hakiki nedeni ne? O diyor ki, “Düşüncelerimizi ve şu an olduğumuz kişiyi hiçbir zaman yadsımayacakmışız gibi yazıyoruz ve okuyoruz. Ama böyle hissetmek çok daha iyi, başka türlü yazamazdık, sessizliğe saplanmaya devam ederdik”. 

Zambra, okumanın güvenli bölge olduğuna ya da hiç değilse daha az güvenli olduğuna inanıyor. Yazarların yazdıkları her kitapla sürekli değiştiklerini, her defasında yeni bir projenin suç ortaklığına, bilginin canlılığına ihtiyaç duyduklarını, yüke dönüşen kitapları geride bıraktıklarını söylüyor. Okurun çoğunlukla hayatını değiştiren okumalara sadık kaldığını hatırlattıktan sonra onların da radikal biçimde değişebileceğini vurguluyor; 

“Kendimizi kitabın kahramanıyla özdeşleştirmeye bırakıp da yazarla özdeşleştirmeye başladığımızda bir yazara dönüştüğümüz söyleniyor. Anlatıcıyla değil de yazarla, kendisini birkaç karakter birden üretmeye, romanın çatısını özenle tasarlamaya muktedir olan insanla. Bu yaklaşım hoşuma gidiyor ama aynı zamanda bir hezimet”.

Bu hezimetten bahsetmesinin nedeni, mecburi okumalar yapmaya başladığımızda üzerine konuşmak için okumanın yanısıra tavsiye edilme nedenleriyle bağlantılı “bozulma”. Saflığın tamamen bozulduğu o kırılma anını gösterme arzusu. Edebiyat tutkusu o anın içinde gizleniyor. 

Kritik eşik dediği şu tavsiye;

“Bu kitabı okuyun, ben acayip sıkıldım ama çocuk olduğunuzdan ve hiçbir şey bilmediğinizden, hayat tecrübeniz ya da entelektüel birikiminiz olmadığından siz seversiniz”. 

Tam da bu nedenle öğretmenlerin öğrencileriyle enikonu anlamadıkları kitapları paylaşmaları gerektiğini söylüyor. Ona göre sihir orada; “Bir kitapta önem verdiğimiz şey onda bütünüyle anlamadığımız bir şey olduğu hissiyle bağlantılı. Okuma hazzı yeniden okuma olasılığıyla bağlantılı”. Ve hatta bana göre okuma hazzı, yaşarken tecrübeyle anlamlandıramadıklarımızı o kitabın hatırasına sadık kalarak sezmekle de bağlantılı. 

Zambra’nın iddiasız görünen tespitleri söylemlerinin sükunetinde. Bir kafede arkadaşıyla sohbet eder gibi konuştuğunda, bir yazar olarak “saf okuma hazzına” neden sahip çıktığını da anlıyorsunuz; 

“Hiç kimsenin okumaya öğretmen, edebiyat eleştirmeni ya da yazar olmak için başladığını zannetmiyorum. Hoşça vakit geçirmek okurların büyük bir kısmı için neden bayağılık anlamına gelmeye başladı anlamıyorum”.

Doğrusu bunu çoğu zaman ben de anlamıyorum. 

Yaklaşık on yıl boyunca Şili basınında yazan Zambra okuma yazma sevgisini, hobisini işe dönüştürünce kirlenmiş olduğuna karar vermiş. Gazetelere yazmaya bıraktıktan sonra sevmediği, sıkıldığı kitapları bitirme alışkanlığını da bırakmış. Çok kısa özetle aktardığım bu konuşmanın ve okur-yazarlığa bakışının can alıcı noktası şu temennisinde görünüyor; 

“Bir okur olarak şu anki beklentim tam da dokuz yaşındayken aradığım şey sıkılmamak. Aynısını az biraz fiyakalı şekilde de söyleyebilirim. O an kitap okuduğumu unutmak istiyorum. Tuzağa düşmek istiyorum. Bunun için de tuzağın farkına varamıyor olmam gerek”. 

Elbette kitapları onlarca dile çevrilmiş, eserleri sinemaya da uyarlanmış şöhretli bir şair ve romancı olarak o tuzakların farkında. Yine de mecburi olmayan ilk okumayı yapan o “çocuktan” daha iyi okuduğunu düşünmeyi reddediyor. Derinlikli sadeliğiyle kuşatan edebiyatının gerisinde bu basit inat var. 

Bu bölümün son konuşması kitaba da adını veren “Serbest Kürsü”. Öğretmenin öğrencilerine “konu serbest, yazın” dediği bir sabahı aktarıyor. Yazının belirsizlikten de beslendiğini anlatırken, “Serbest bırakılınca bir konuya ihtiyacımız olmadığını, yazmanın susmanın gürültülü bir biçimi olduğunu farkettik” diyor. Kitapta da yer alan iki öykü okumasından sonra bir yazarın yazdıklarına yabancılaşmasının ve “dışarda kalmanın” duygusunu tarif ediyordu;

“...Yazmak birden çok kişinin dediği gibi, kişinin kendisini kalabalıkların içinde görmesidir. Gerçekten emin olduğum pek az şeyden biri de benim o kalabalığın bir parçası olduğum ve dışında kalmak istemediğim. O kalabalığa aitim ve ait olmak istiyorum”. 

Sonunda dediği gibi edebiyatın temel meselesi olan dört beş tema var. Ölüm, aşk, varlık bilinci, arzu, yazmak ve türevleri. Ama o hepsini bir “kimlik" sorununun etrafında topluyor; 

“Tüm kitaplar ait olma arzusu yahut bu arzuyu reddetme üzerinden okunabilir. Bir ailenin, bir topluluğun, bir ülkenin, Şili edebiyatının, bir futbol takımının, bir siyasi partinin, bir rock grubunun, bir izci ya da Adsız Alkolikler grubunun parçası olmak ya da parçası olmayı bırakmak. Bize konu serbest dendiğinde bunun hakkında yazıyoruz; aşk, ölüm, seyahat, sinekler, telgraflar hakkında yazdığımızı zannederken de yine bunun hakkında yazıyoruz. İster şaka yollu, ister ciddiyetle, ister şiir ister düzyazı biçiminde hep bundan bahsediyoruz: ait omak”. 

Bence okurun da benzer bir aidiyet duygusuna tutunmaya ihtiyacı var. Gücünü okurunu hırpalamadan bilgelikle gösteren bir yazarla karşılaşanlar onun sadece kendisine ait olmasını ister. Bizde iz bırakan o kitap sadece bizim için yazılmıştır! Yalnızlığımızın, korkularımızın, sevincimizin, bütün karmaşık duygularımızın bizim için özel olarak tarif edildiğine, yalnızca bizim için yazıldığına inanmak isteriz. Oysa o kitaplar onları okuyan herkese aittirler. 

Zambra bu denemelerde, okurla yazar arasındaki o “aidiyet bağını” incelikle, sohbet dilinin doğal akışına zarar vermeden gösterebilmiş. Dil ve çeviri meselelerine değindiği “Bir İnsanı Tercüme Etmek” başlıklı bölümde kullandığı bir alıntı ve sonrasındaki tespiti, yazarak da susmanın mümkün olduğunu söylüyor; 

“Portekizce yazmıyorum. Ben kendimce yazıyorum, diyor Fernando Pessoa ‘Huzursuzluğun Kitabı’nda”. 

“Bütün kitaplar huzursuzluğun kitabıdır” diyor Alejandro Zambra. Nihayetinde bütün okumalar ve yeniden yazmalar da, o huzursuzluğun eseridir. 

a

* Alejandro Zambra - Serbest Kürsü, Çev. Seda Ersavcı / Notos Kitap 


© Ahval Türkçe

Bu makale yazarın görüşlerini yansıtır. Ahval’in yayın politikası ve editoryal bakış açısı ile her zaman uyumlu olmak zorunda değildir

Bu makale yazarın görüşlerini yansıtır. Ahval’in yayın politikası ve editoryal bakış açısı ile her zaman uyumlu olmak zorunda değildir.