Tiny Url
http://tinyurl.com/y8b28uhl
Oca 17 2019

İmamlar dersten öğretmen çıkarıyor, özel okullar artıyor, müfredatta bilimin izi yok

Türkiye’deki eğitim sistemi son 16 yılda 14 kez değiştirildi. 7 Ocak 2019 tarihinde Milli Eğitim Bakanı Ziya Selçuk bir kez daha yeni bir değişiklik için düğmeye bastıklarını açıkladı.

16 yıldır öğrencilerin okula başladıkları sistemle mezun olmaması, özel okullardaki artış ve özel ile devlet okulu öğrencilerinde oluşan fark, diğer yandan öğretmenler arasında sözleşmeli-kadrolu-ücretli gibi ayırımlar ve bunların ortaya çıkardığı sorunlar öncelikli tartışma konusu.

Milli Eğitim Bakanlığı’nın (MEB) 2018 yılı Liselere Geçiş Sistemi (LGS) kapsamında yapılan Liseye Geçiş Sınavı (LGS) ile ilgili yayımladığı rapora göre, özel okul öğrencilerinin başarıları devlet okullarındaki öğrencilere göre daha yüksek oldu. Devlet okullarından mezun olup yerleşen öğrencilerin puan ortalaması 339.94; özel okullardan mezun olup yerleşen öğrencilerin puan ortalaması ise 380.55 oldu.

Özel okul-devlet okulu ayırımı başta olmak üzere Türkiye’de eğitim konusunu, eğitimin temel bileşenleri arasında yer alan öğretmen, finansman, okul yönetimi, eğitim ortamı, öğrenciler, sınav sistemi gibi çeşitli yönleriyle birlikte Milliyet Gazetesi yazarı Abbas Güçlü ve özel okul, kadrolu, ücretli, anaokulu öğretmenleriyle konuştuk, sorunlarını dinledik.

Devlet okulunda kadrolu olarak 15 yıldır sınıf öğretmenliği yapan ve Eğitim-Sen Kadıköy Şube Başkanı olan Kazım Yılancı, “Eğitim yapboz tahtasına döndü ve gittikçe daha da geriye gidiyoruz” diyor.

Yılancı, Ensar Vakfı dâhil dini pek çok kurumun, cami imamlarının dahi okullarda derslere girebildiğine ve dersten öğretmen çıkarabildiklerine dikkat çekiyor ve Bakanlık’ta protokollerinin olduğunu belirtiyor:

“Son 15 yıldır nitelikli bir eğitimden söz etmek mümkün değil. Kamusal eğitim git gide geriliyor, eğitim kamunun elinden piyasaya çekiliyor. Bir taraftan piyasaya çekilirken bir taraftan da dinselleştiriliyor. İmam Hatiplere kişi başı bin 200 TL ödenek ayrılıyor. Yarı yarıya boş bu okullar. Madem sınav sistemini baz alıyoruz, ki sınav sistemine karşıyız, imam hatipler en başarısız okullar. Neye göre pay ayrılıyor?

Eğitim; çok güzel okul binaları yaparak, pozitif bilimlerden uzaklaşıp maneviyatı artırarak yapılacak iş değildir. Eğitimin temeli sağlam olmadığı için yükseköğrenimden de iyi öğretmenler çıkamıyor. Bu temel bir sorun. Üniversitelerde de nitelikli öğretmen kalmadı. Üretim değil tüketim toplumu olduğumuz için eğitimde ona göre inşa ediliyor. Ensar’ından Hizmet Vakfına kadar bir sürü vakfa müfredat yapma yetkisi verilmiş. Modül kitap yapmış, okula geliyor, ders sırasından kapıyı çalıp; “Öğretmenim sen çay iç, ben ders vereceğim” diyor. Hangi hakla? Hangi yetkiye göre?”

Yılancı kendi bölgesinden bir örnekle sözlerini sürdürüyor:

“Kartal’da yaşanan bir örnek; camiden iki imam din derslerine giriyordu. Cami imamının sekiz saat okulda ne işi olur? Biz cerrahlarla ameliyata giriyor muyuz? Böyle şey olur mu? Neden 450 bin tane pedagojik eğitime sahip öğretmen dışarıda sıra bekliyor? Böyle sapla samanın karıştığı bir ortamda eğitim sisteminin sağlıklı olacağını düşünmüyoruz. 45 tane çocuğun tecavüze uğradığı bir vakıf hala okullara sokulmaya çalışılıyorsa, Avrupa’da, Almanya’da mahkûm edilen bir dernek hâlâ ülkenin okullarında cirit atıyorsa bir durup düşünmek gerekiyor.”

Yılancı öğretmenler arasındaki kadrolu-sözleşmeli-ücretli ayırımı konusuna da dikkat çekiyor:

“Aynı mesleği yapıyoruz, eşit işe eşit ücret yok. 4C’li, 4B’li, sözleşmeli-kadrolu ayrımı var. Ben kadroluyum, 3 bin 400 TL kadar bir maaş alıyorum, ama benimle aynı hizmeti üreten ücretli bir öğretmen arkadaşım bin 500 TL kadar bir maaş alıyor. Çilesi yine bitmiyor, saat hesaplaması üzerinden ücret aldığı için örneğin kar tatili olduğu ya da hastalandığı zaman o ücreti düşüyor. Tam çalışsa bile asgari ücretin altında bir maaş alıyor. Ayrıca saat üzerine çalıştıkları için sigortaları da dolmuyor. Saat hesabıyla 15-16 günlük sigortaları ödenmiş oluyor. Geriye kalanı ceplerinden ödemek zorundalar. Ödemezlerse ceza ödemek zorunda kalıyorlar.”

Ücretli drama öğretmeni Aylin Altunkaya durumlarını, “Kapana sıkışmış vaziyetteyiz” diye özetliyor:

“En düşük konumdayız. Bazen halk evlerinde görevlendiriliriz ya da okuldan talep olduğunda görev yaparız. Para veli tarafından ödeniyor. Sınıf sayısına göre aylık kazancınız belirleniyor. Ücret de öğrenci sayısına göredir ve 20 TL’nin üzerinde olmaz. Buna rağmen sizden çok fazla şey isteniyor. Dramanın tiyatro olduğunu düşünüyorlar ve her özel gün için bir tiyatro oyunu çıkarmanızı istiyorlar. Bu nedenle aslında mesleğinizi de yapamıyorsunuz.

Drama, çocukların yaratıcı düşünmesini, kendisini ifade edebilmesini sağlamaktır. Drama eğitimi alan bir çocuk haklarını bilir, kendisini, varsa itirazlarını çok rahatlıkla ifade edebilir. Çünkü korkmamayı, soru sormaktan çekinmemeyi öğretiyoruz. Fakat bu veliler tarafından mutlaka bir etkinliği olsun, en iyi rolü benim çocuğum alsın, en iyi kostümü benim çocuğum giysin olarak algılanıyor.”

En büyük sorunu velilerle yaşadıklarını anlatan Altunkaya şöyle devam ediyor:

“İstediği saat, gece yarası da olsa arar, istediği fırçayı çeker vesaire. Drama, halk oyunları, resim, müzik gibi alanlarda ders veren ücretli öğretmenlere saygı duyulmuyor, bir hükmü olmuyor. Sigortamız yok. Kaçak göçek çalışıyor konumdayız. Diğer öğretmen arkadaşlarımız bile bizi öğretmen olarak saymıyor, dışlıyorlar. Kapana sıkışmış gibiyiz.”

Drama eğitiminin de yönetmelikte yeri olması gerekiyor.”

Peki, müfredattaki değişim ve buradan kaynaklı sorunlar var mıdır, nelerdir? Öğretmenlerin aldıkları eğitim yeterli mi? ÖSYM Öğretmenlik Alan Bilgisi Testi Değerlendirme Raporu'nun ortaya çıkardığı sonuca göre yetersiz: Yeni mezun öğretmenler matematik, fizik, kimya gibi temel bilimlerde 50 sorudan yalnızca 10'unu doğru yanıtladı.

Milliyet Gazetesi’nin eğitim yazarı Abbas Güçlü’ye göre bu sonuç sürpriz değil, aksini beklemek hayalcilik:

“Bu durum sadece öğretmenler için geçerli değil. Hemen her meslek için durum benzer tablo söz konusu. Elbette öğretmenler çok daha farklı olmalı. Ama öylesine donanımsız eğitim fakülteleri açılıyor ve mezun veriyor ki, fazlasını beklemek hayalcilik olur. Türk eğitim sistemi sınav odaklı, oysa eğitim odaklı olmalı. Bunun formüllerini de uzaklarda değil, kendi eğitim tarihimizde aramalıyız. Köy enstitüleri çözüm ve üretim odaklı eğitimde dünyaya örnek olmuş bir sistem. Öğretmenler, sınıf içinde özgür bırakılmalı ve temel eğitim yasasının hedeflerinden uzaklaşmadan daha insiyatif sahibi haline getirilmelidir.

Aynı okulda, aynı sınıfa girip, aynı dersi veren öğretmenlere farklı statüler uygulamak, MEB’n yaptığı yanlışlardan birisi. Öğretmenleri farklılaştıramazsınız, kaldı ki, eğitim fakültesi mezunu atama bekleyen yüzbinlerce öğretmen varken! Çünkü özel okullardaki tüm öğretmenler de, en iyi öğretmenler değil! Kaldı ki, tüm öğrenciler tam puan alsa ne olacak? İstediği liseye, istediği üniversite girebilecek mi, mezun olduktan sonra iş bulabilecek mi? Asıl sorulması gereken soru bu? İnsan gücü planlaması yapmazsanız, gerisi teferruattır…”

Kazım Yılancı da Abbas Güçlü’yle aynı görüşte; “Köy Enstitüleri tekrar hayata geçirilmeli” diyor ve ekliyor:

“Eğitimin özerk olmalı. Eğitimin yukarıdan müdahalelerle yürümez ve yürümüyor da, giderek daralıyor. Bugünkü iktidar ders kitaplarını bedava veriyor. Ama açıp içine bakınca nitelik yok. Örneğin, okumayı öğreteceğiz, ses temelli öğretiyoruz ve küçük harf sesine az, büyük harf sesine daha fazla yer ayrılmış. Veya metinler cinsiyetçi, milliyetçi, dini mesajlar içeriyor. Yine trafik kitaplarında fesli, sarıklı figürler olduğunu görüyoruz. Biyoloji kitaplarından evrim çıkarıldı ve ders iki saate düşürüldü. Şubat ayında seçmeli dersleri planlarız yapar, çocuklara form göndeririz.

Çocuklar ağırlıkla seçmeli ders olarak İngilizce, medya okuryazarlığı isterler. Ama yukarından gelen baskıların sonucu olarak dini temelli dersleri seçtiriyorlar. Benim bir öğrencim vardı, ben matematik anlatırken dinlemediğini fark ettim, sorunca elinde zikirmatik olduğunu öğrendim. Yanılmıyorsam 29 bin 500 yapmıştı. Çocuk yolda, derste, evde, her an her yerde sayıyı tutturmak sürekli zikir matik çekmiş.”

Anaokulu öğretmenlerinin ise en temel sorunu teneffüs ve bakıcı olarak görülmek; Üsküdar Bağımsız Anaokulu öğretmeni Demet Suluhan anlatıyor:

“Anaokulunda her şey öğretmene düşüyor; alımlar, yemek menüsü, oyunlar vesaire ve çok iyi bir eğitim almış olmalısın ki aynı şekilde iyi bir eğitim verebilesin. Yeterlilik seviyesi değişiyor. Özellikle 0-6 yaş arasındaki çocuklar dört duvar arasından bize geldikleri için biz sadece eğitim değil hayatı öğretmeyle de yükümlü oluyoruz. Davranış eğitimi veriyoruz.

Bize geldiklerinde arkadaşlarıyla oyun oynamayı, oyun kurmasını bilmiyor durumda oluyorlar ya da konuşmayı bilmiyorlar. Çocuklar koşulsuz sevgiden dışarı anaokuluyla çıkınca, çevreyle koşullu ilişki içine girince korkuyor, alışamıyor ama bu korku bireysel olduğu için öğretmenin aldığı psikolojik, pedagojik eğitim burada önem kazanıyor. Çünkü her çocuğun korkusu farklıdır, onu anlayarak hem çocuğa hem aileye yardım edebilirsiniz.”

Anaokullarında artan şiddet vakalarını soruyorum; teneffüsün hiç olmaması gerilimi arttırabilir diyerek açıklıyor:

“Okul öncesi öğretmenlerin teneffüs hakkı yok. Nefes almadan çalışırız. Tuvalete gitme hakkı yoktur. Sınıftan çıkma hakkı yoktur. Ders vereceğiniz zaman dilimi yarım günse yarım gün, tüm günse tüm gün sınıftan çıkamazsınız. Bu ders süresi içinde hiçbir şekilde mola verme hakkın yoktur. Şiddetin artış göstermesinin nedenlerinden biri olabilir. Gerginliği artırıyor. Şu an psikolojik olarak gergin bir topluma sahibiz. Çocuğa da derdini anlama ve ona anlatmada yetersizse öğretmen şiddete başvurabilir.

Fakat öğretmenden ziyade bugün anaokullarında akran şiddeti daha fazladır. Çocuklar paylaşarak oyun oynamasını bilmedikleri için çünkü hep evde kendisine ait oyuncaklarıyla hep oynadığı için okulda oyuncağı elinden alınıyor diye görüp, ona göre tepki veriyor. Birbirlerinin elinden oyuncağı çekiştirirken şiddete başvurmaya başlıyorlar.”

Özel bir okulda öğretmen S. P. ise iş yükü fazlalığından şikâyetçi:

“Çok fazla evrak işiyle uğraşmak zorundayız; plan yapma, not verme, değerlendirme tabloları, faaliyet planları… Hafta sonu bile çalışmak zorunda kalıyoruz. Bu da çok yoruyor.”

Eğitim-Sen Şube Başkanı Yılancı, özel okul ve sözleşmeli öğretmenler için “Sömürü o kadar yüksek ki, iş yükü o kadar fazla, yedi gün yirmi dört saat çalışıyorlar. Bir de iş güvenceniz yok. Sözleşmelisiniz. Şirketin ekonomi politikası değişir, işten çıkarır. İşinizi istediğiniz kadar iyi yapın, fark etmez” diyor.