Zorunlu din dersi ve laiklik

Yunanistan'da Danıştay, okullarda okutulan din derslerinin anayasaya ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'ne aykırı olduğuna hükmetti. Mahkeme gerekçeli kararında, ilk ve orta eğitimde din derslerinin “Ortodoks Hıristiyan” vicdanını geliştirmeye yönelik olduğu için sadece Hıristiyan öğrencilere verilmesi gerektiğini, dolayısıyla bu derslerin bütün öğrenciler için zorunlu olamayacağını belirtti. 

Bu derslerin başka inanca sahip öğrenciler ve ateistler için zorunlu olarak verilmesinin inanç özgürlüğü ile ters düştüğü ifade edildi. Böylece bu yıl velisinin basit (“inanç yüzünden” diyen) bir dilekçesi ile isteyen öğrenci bu dersi izlemeyecek. 

Mahkemenin ayrı bir kararında da öğrencilerin okul sertifikalarında, inançları ve vatandaşı olduğu ülkelerin yer almasının da Yunan anayasasına aykırı olduğuna hükmü verildi.

(Eski uygulamada da isteyen din derslerini izlememe hakkı vardı ama aranan “şart” bu hakkın kullanımını pratikte olanaksız kılıyordu: Velinin farklı inancını veya ateizmini beyan etmesi gerekiyordu. Bu şart insan haklarıyla uyumlu değildi, ayrıca insanların toplum içinde ötekileştirilme riskini de içeriyordu.)

Aslında çağdaş ve laik bir toplumda din derslerinin zorunlu olamama kararı, sıradan yani normal, sürpriz sayılmayan, hatta gecikmiş bir uygulamayı işaret eder. Ama Yunanistan’da düne kadar ve Türkiye’de hâlâ bugün bu tür uygulamalar “haber” oluyor. 

Bu olaydan yola çıkarak, bu kararı değerlendirmek ve Türkiye ile bir karşılaştırmada bulunmak yararlı olabilir. 

En başta bu laik uygulamanın siyasi yanı ilginç. Dört yıl hükümet etmiş olan sol ve “ilerici” Siriza din derslerini, eski alışkanlıkları izleyerek herkes için zorunlu kılarken, “sağ” ve tutucu (kimilerine göre gerici) sayılan Yeni Demokrasi daha çağdaş ve laik bir uygulamayı yürürlüğe koymuş oldu.  

Bunun bir açıklaması, sol-sağ ayırımından başka “liberal” denen bir siyasetin de olduğudur. Ve bu olayda liberal siyaset sol siyasetten daha çağdaş davrandı.  

Bu siyasi gelişmenin başka veya ek bir yorumu da olabilir. “Sol” din konusunda çatışmacıdır. Özellikle komünist sol aynı zamanda ateizmi de savunur. Dini “afyon” saydığı çok söylendi. (Bu konu daha karmaşıktır ama yaygın kanı bu yöndedir.) Böyle bir ortamda “din dersi” konusu demokratik ve insan hakkı olayından siyasi ve ideolojik bir soruna dönüşür. 

Bu aynı uygulamayı Siriza yapmaya kalkışsaydı yapılan “inanç özgürlüğü” kapsamında algılanmayacak, “dine baskı” veya “dinsizlik girişimi” olarak görülecekti. Ve en azından Kilise ve dindarlar karşı çıkacaktı. 

Yeni Demokrasi Partisi ise dine saygılı olduğu için yeni uygulamada insanlar art niyet, din karşıtlığı, dinsiz nesil yetiştirmek gibi değerlendirmelere kalkışmadı. İtiraz sesleri duyulmadı. Sıradan bir uygulama sayıldı. 

Bu gelişme başka bir şey de gösteriyor: Yunan toplumunun din konusunda oldukça liberal olduğu. Ama aynı zamanda çok da dindar. Pew Research Center’e göre (2018) Yunanistan 34 Avrupa ülkesi içinde “çok dindarım” diyenler sıralamasında dördüncüdür, % 49 ile. Birinci Romanya (%55), ikinci Ermenistan (%51) ve üçüncü Gürcistan (%50). (Türkiye bu araştırmaya dahil edilmedi.)

Bu alanda Yunanistan ile Türkiye karşılaştırıldığında ilk göze çarpan fark, yazılı metin ile pratik arasındaki karşıtlıktır. Türkiye’nin laik bir ülke olduğu çok söylenmiştir ve laiklik anayasasının değişmez temel ilkelerindendir (Madde 2 ve 4). Yunan anayasası da laiklikten söz eder ama hemen başında bir dua vardır: “Kutsal Teslis adına” diye yazar.  

Türkiye daha çok “söze”, Yunan tarafı daha pragmatik bir yaklaşımla uygulamaya öncelik vermiş gibi. Örneğin, eski Yunan başbakanı (Tsipras) ateist olduğunu söylemiştir ve bu beyan mesele olmamıştır. Millet meclisi Papazların duasıyla açılır ama istemeyenler bu merasimde taraf olmazlar. Bakanların yemin töreni de iki bölümde olur: kimileri İncil üstüne, kimileri namusları üstüne yemin eder.

Türkiye’de bu serbestlik ve “seçme hakkı” daha sınırlıdır, kurallar kesindir ve din devletten uzak tutulur. Ama pratikte din temeldir. Ateizm söz konusu olmaz. Dinsiz olduğunu söyleyen siyasetçi pek duyulmamıştır. 

Bu farkın berisinde farklı toplumsal gerçeklikler bulunur. Türkiye’de laiklik pratikte var olmamıştır,  söz olarak vardır. Dini referanslar günlük konuşmada egemendir, örneğin. İlk ve orta eğitimde din dersleri Müslümanlığa odaklıdır ve bu konun seçmeli ders olması gündemden düşmüştür. İmam-hatip okullarının bolluğu da aynı yönde ek bir belirtidir.  

Ancak, din dersinin laiklik ilkesi kapsamında seçmeli bir derse dönüşmesi daha geniş bir demokratikleşme ile sağlanır. Laikliğin yalnız “din” ekseninde kalması onu yanlış anlaşılmasına neden olur. Laiklik demokratikleşmenin ve insan haklarına saygılı olmanın doğal sonucudur.   

Belki de Cumhuriyet deneyinin eksik kalmasının ve laikliğe dönüşememesinin nedeni budur: demokratikleşmemiş bir toplum laik de olmaz. Cumhuriyet döneminde laiklik vurgulanmış ama demokratikleşmeye önem verilmemiştir. Laiklik demokrasiyi sağlamaz. Ve demokrat olmayan toplum laik de olamaz. Olsa, Türkiye’deki gibi olur. 

Türkiye’de laiklik demokratik bir seçme olanağı olarak değil, dayatılan bir dünya görüşünün uygulaması biçiminde ele alınmıştır. Şu an Türkiye’de temel insan haklarının ve laikliğin “teferruat” muamelesi görmesi, vatan, millet ve din edebiyatı, mazereti ve bahanesiyle sağlanıyor. 

Din dersinin seçmeli olması azınlıkları da ilgilendirmesi gerek. Batı Trakya’daki Türk (resmi olarak “Müslüman”), İstanbul’daki Yunan (resmi olarak “Rum”) azınlıklar da ayni toplumsal gerçekliği izler. Demokratikleşmemiş ve bireyleri “mahalle baskısına” karşı çıkacak düzeye çıkmamış topluluklar inanç konusunda seçme hakları da kalmaz.  

Zaten bu azınlıkların varlık nedenlerini sağlayan, etnisiteleri değil, dinleridir. Etnisiteleri daha geniş çevreden farklılık gösteren dinlerinden doğmuş ve bu temelde sürdürülmüştür. Din konusunda “tarafsız” kalan bir azınlık üyesi, azınlıkça tehdit olarak görülür. Bu yüzden azınlıklar içinde laiklik oksimoron olarak belirir; sağlanması da gecikecektir. 


 

© Ahval Türkçe

Bu makale yazarın görüşlerini yansıtır. Ahval’in yayın politikası ve editoryal bakış açısı ile her zaman uyumlu olmak zorunda değildir.

Bu makale yazarın görüşlerini yansıtır. Ahval’in yayın politikası ve editoryal bakış açısı ile her zaman uyumlu olmak zorunda değildir.