'Beyaz insan'ın trajedisi: Ekolojik emperyalizmden ekolojik yok oluşa

Türkiye’den, ’68 gençliğinin anti-nükleer hareketinden etkilenen bir grup genç, bir nükleer savaştan en az etkilenecek yer neresi diye araştırarak, Avusturalya’ya yerleşmeye karar verdiklerine dair bir anekdot var aklımda; ne kadar gerçek bilmiyorum. 

Dünyayı birkaç kez yok edecek kadar güçlü nükleer silahlanma ve nükleer enerji santralleri hala uluslararası güç dengesinde belirleyici yerini, dolayısıyla tehlike sırasında birinciliğini koruyor. Fakat Avusturalya’daki aylarca söndürülemeyen orman yangınları, ‘beyaz adam’ın, iklim krizinin “yok oluş” tehdidi oluşturduğunu ilk kez can yakıcı bir biçimde deneyimlediği vaka oldu. “Dünyadaki insan varlığının cehennem geleceğine bakmak istiyorsanız, Avustralya'ya bakın.”

Bu büyük adanın “Beyaz Adam” tarafından keşfi ve işgali yeni sayılır. XIII. yüzyıldan beri Çinliler’in Avustralya hakkında bilgi sahibi oldukları, Malezyalılar’ın da kıtanın kuzey kıyılarını tanıdıkları bilinmektedir ama Avrupalı ‘beyaz adam’ 17. Yüzyıl’dan itibaren bu büyük adanın kıyısına adım attı. Adaya adını veren Matthew Flinders adındaki deniz subayı 1801-1803 yılları arasında adanın kıyılarını dolaşırken Latince “güney ülkesi” anlamına gelen “terra australis” sözünden Australia kelimesini türetti ve zamanla bu isim kıtanın adı oldu.

Önceleri üzerinde İngiltere’ye bağlı ayrı ayrı devletler kurulan Avustralya’da, 1891 yılında bir anayasa yapıldı ve 1899’da referanduma sunuldu. İngiltere bu referandumun sonucunu 1901 yılında çıkardığı bir kanunla onayladı ve böylece bugünkü Avustralya devleti doğmuş oldu.

1848'de İngiliz JC Byrne, yerli Avustralyalıları kendi topraklarında verimli bir şekilde üretilmemiş ilkel bir grup olarak tanımlıyordu. Ve o beyazlar, Tanrı tarafından verilen fetih hakkına sahiplerdi: “Şimdi, bilinen insanlık ölçeğindeki en düşük ırkın elleri tarafından hazırlanan bu geniş bölgelerin toprağı uygar insanların bakire izlenimlerini almaya hazır. Geçmişten bahsedecek mezarlar, tapınaklar, saraylar ve tapınaklar yoktur. Anglo-Sakson ırklarının uluslarının Avustralya'nın ormanları ve vadileri ve onların teşebbüsleri ve enerjileri, yüceliklerinin kanıtı ile toprağı kapladığında, gelecekte de bu toprakların tarihi yazılmaya devam edecektir.”

Avustralya’da Avrupalıların gelişinden önce de yaşayanlar vardı elbette. İngilizler kıtaya ayak basmadan önce burada binlerce yıldır yaşayan, totemizme inanan, farklı bir sosyal yapıya sahip olan, 31 dil grubuna ayrılan ve bu 31 dil grubuna bağlı yaklaşık 500 değişik aşiret dili konuşan Avustralya yerlileri Aborjinler. Ama İngiliz sömürgecileri için, bir Terra Nullius  (sahipsizler ülkesi) sayılıyordu Avustralya. 

İlk önce verimli sahil bölgelerine ve su kaynaklarının bulunduğu bölgelere yerleşmeye başlayan sömürgecilerin işgali adada madenler çıkmaya ve işletilmeye başlanınca aşırı yoğunluk başladı. 

İngiliz Merkezi Hükümeti, Avustralya Sömürge Valiliği aracılığıyla 1788-1928 tarihleri arasında, Avustralya’nın Sidney, New South Wales, Tasmanya, Queensland, The Kimberleys ve The Northern Territory bölgelerini sömürgeleştirmek ve tarım alanlarını genişletmek, yeni hayvancılık bölgeleri, yeraltı madenleri ve hammaddeler sağlamak için sistemli katliamlara girişti. 

Aborjin Soykırımıyla ilgili çalışan tarihçi Ben Kiernan’a göre, 1788’de sömürgeleştirme başladığında kıtanın yerli nüfusu 750 bin’di. 1911 yılına gelindiği zaman soykırım sonucu yerlilerin nüfusu 31 bin’e kadar düşmüştü. Çoğu 1789, 1829-1831 yıllarında İngilizlerin getirdiği çiçek, tifo, dizanteri, tüberküloz, difteri, grip ve benzeri hastalıklardan ve sömürgecilerin, yerlilerin un ve yiyecek tayınlarına zehir katmasından dolayı kırıldı. Binlercesi ise sömürge güçleri tarafından katledildi. 

1869 yılında sömürge yönetimi tarafından Aborjinleri Himaye ve Yönetme Yasası çıkarıldı. Bu yasa Aborjinlerin nerede yaşayabileceklerinden nasıl çalışacaklarına, kimlerle hangi koşullarla evleneceklerinden topraklarını nasıl işleyeceklerine kadar neredeyse tüm toplumsal yaşamı düzenliyor, yerli nüfus üzerinde tam bir denetim kuruyordu. 1869’daki yasa ile kurulan Aborjinleri Himaye Kurulu ile asimilasyon politikaları başka bir boyuta taşındı. Kurul, kendisine çocukları ailelerinden mahkeme kararına gerek duymadan uzaklaştırma yetkisine sahipti. Yasaya dayanarak 1910-1970 yılları arasında binlerce yerli çocuğu ailelerinden zorla alındı, ardından beyaz ailelerin yanına verildi. Avustralya Hükümetinin kendi resmi raporuna göre bu dönemde 30 bin yerli çocuk ailelerinden zorla kopartıldı.

C:\Users\Biryaşam\Pictures\avustralya.jpg

 

XX. yüzyıla kadar değişik ırkların ülkeye göçünü kısıtlayan ‘beyaz Avustralya’ politikası 1960’larda hafifletilmiş, 1973’te ise tamamen kaldırılmıştır. Aborjinlerin her insanın sahip olması gereken temel hak ve özgürlüklerine kavuşabilmesi ancak 20. yüzyılın ikinci yarısında gerçekleşti. 1967’de yapılan halkoylamasında Avusturalya halkının yüzde 91 çoğunluğu Aborjinlerin nüfus sayımına dâhil edilmesi ve federal meclisin Aborjinlerle ilgili yasa çıkartmasına ilişkin Anayasa değişikliğine evet oyu verdi. Senato’ya ilk Aborjin 1971’de, Temsilciler Meclisi’ne ise ancak 2010 yılında seçildi.

2008’de Avustralya Parlamentosu, tüm Avustralyalılar adına, Avustralya hükümetlerinin kendilerinde "derin üzüntü, acı ve kayıplara neden olan" geçmişteki uygulamalarından dolayı Aborjin yerlilerinden özür diledi. Avustralya Parlamentosu'nda, başbakan Kevin Rudd'un, tüm Avustralyalılar adına Aborjinler'den özür dilenmesini öngören önerge, oldukça duygusal geçen oylamanın ardından oybirliğiyle kabul edildi. Avustralyalılar, televizyonlardan tüm Avustralya'da canlı olarak yayınlanan oylamayı kentlerde ve okul salonlarında kurulmuş dev ekranlardan büyük kalabalıklar oluşturarak izlediler. 

Bugün Avustralya’nın nüfusun çoğunluğunu beyaz Anglosakson göçmenler oluşturuyor. Yaklaşık 460 bin Aborjin yaşıyor. Yani Beyaz Adam’ın kıtayı sömürgeleştirmeye başladıklarındaki nüfuslarının neredeyse yarısı kadar. Avusturalya’nın toplam nüfusunun yüzde 2’si…

Avustralya’ya bilerek ‘büyük ada’ dedim. Belki ‘beyaz büyük ada’ demem gerekirdi. Thomas More’un “Ou/eu-topia”sından beri ada, bir ütopya demek. Avustralya’da bir eu-topia. 68 kuşağından gençlerin de yaşamak için orayı tercih etmeleri bu yüzden. Hala daha Sidney’deki görkemli yılbaşı kutlamaları ile hayallerimizi etkilemeye devam eder.

“Beyaz” kölelik günleri unutturmaya çalışırcasına bugün artık çokkültürlülüğü ile övünen bir Avustralya var. Kültürel çeşitlilikten katbekat fazla biyoçeşitliliğe sahip bir ada. Sadece bu adaya özgü bitki ve canlı türlerine sahip olması büyük bir ayrıcalık.  Avustralya dünyanın biyolojik açıdan en geniş özelliğe sahip yerlerinden birisidir. Bu bitkilerin birçoğu ise dünyanın hiç bir yerinde görülmeyen endemik bitkilerdir. Dünyada bilinen çiçekli bitkilerin yüzde 85'i Avustralya'ya özgüdür.

İşte bu Ada’da çıkan mega-yangın, ‘beyaz adam’a, günahlarının gazabı olarak, kendisi için yok oluş deneyimini yaşattı. Sosyal medyada tüm kıtayı yangınlarla kaplanmış gösteren, bir köz parçasını andıran fotoğraf, dumanlarla kaplanan başkent Canberra ve Sydney’in ve küle dönmüş hayvanların kıyamet günü görüntüleriyle birleşerek bu yok oluşu birden dünya çapında ana tartışma gündemlerinden biri haline getirdi.

https://www.polenekoloji.org/wp-content/uploads/2020/01/av_yang%C4%B1n.jpg

 

Yangınların çapı öyle büyüktü ki çıkan dumanlar 17,7 km yüksekliğe ulaşarak stratosferde dünyayı dolaşmaya başladı. Dumanlar 8 Ocak’ta Güney Amerika’ya ulaşırken yangınların tüm dünyadaki atmosferik olayları etkileyecek büyüklükte olduğunu gösteriyor.

Sydney Üniversitesi’nden Profesör Chris Dickman’a göre 1 milyarın üzerinde, Dünya Doğayı Koruma Vakfı’nın (WWF) en son açıklamasına göre ise 1.25 milyar memeli, kuş ve sürüngenin yanarak veya yaşam yerlerini terk ettikten sonra açlıktan yaşamını kaybettiği hesaplanıyor ki bu sayıya böcek, kurbağa ve balık ölümleri dâhil değil. Zengin tür çeşitliliği olan kıtada kıtaya özgü özellikle kanguru, koala gibi büyük memelilerden 300’ün üzerinde canlı türünün bir kısmı maalesef yeryüzünden silinecek. Yağışlarla birlikte sulara taşınacak birikintilerle su ekosistemleri de ciddi darbe alacak ve artacak alglerle kirlenen içme suları ülkede su stresine yol açacak.

Yangınlar, adadaki kuraklık ve su sorununu yeniden gündeme getirdi. Su kıtlığı yüzünden Avustralya'nın güneyinde 5 bin yabani devenin, helikopterlerden tüfeklerle açılan ateşle öldürüldüğü açıklandı. 10 bin devenin öldürüleceğini duyuran yetkililer katliama devam edeceği söylendi.

Mega-yangın, Beyaz adamı ilk kez iklim krizinin ölümcül etkisi ile yüz yüze bıraktı. Avustralya’daki hükümet de, diğer sağ-popülist iktidarlar gibi, iklim krizini inkâr etmeye devam ediyor. Nedeni çok basit aslında. Avustralya’nın borsada işlem gören en büyük 30 şirketin altı maden ya da fosil yakıt enerji şirketi. Avustralya özellikle yangınların etkili doğu eyaleti Yeni Güney Galler’deki dev linyit ve taş kömürü rezervleriyle dünyanın en büyük kömür ihracatçısı konumunda. Toplam dünya taş kömürü ihracatının yüzde 30’u buradan, şimdi de dünyanın en büyük kömür madenini açmak istiyorlar. Keza ülke içinde de sanayi ve elektrik üretiminde en çok kullanılan yakıt türü bu. Ve ülkede su kaynaklarının önemli bir kısmını bu sektörler yutuyor.

Fakat mega-yangın milyonlarca yurttaş için ekolojik yok oluş konusunda bir aydınlanma yarattı. Tüm dünyayı etkileyen iklim krizi ile birlikte; kıtaya yerleşen beyaz adamın yürüttüğü politikaların, daha önce yerlilerin doğa ile sürdürdüğü dengeli ilişki ve ekosistemin kendi dengesini kurmasını engellediği şeklinde. Ekolojik emperyalizm ve sömürgecilik ile kurulan sistem önce Aborjinleri ve onların doğa ile uyumlu kültürlerini, şimdi ise tüm adayı ekolojik yok oluşa götürüyor. İşte bu nedenle son yıllardaki iklim kaynaklı felaketlere dikkat çeken tarihçi bilim insanı Stephen Pyne gezegenin Ateş Çağına (Pyrocene, age of embers) girdiğini, artık bunun ilan edilmesi gerektiğini söylüyor. 


© Ahval Türkçe

Bu makale yazarın görüşlerini yansıtır. Ahval’in yayın politikası ve editoryal bakış açısı ile her zaman uyumlu olmak zorunda değildir

Bu makale yazarın görüşlerini yansıtır. Ahval’in yayın politikası ve editoryal bakış açısı ile her zaman uyumlu olmak zorunda değildir.