Bir ekonomistin isyanı (ve hayır manifestosu değil…)

Ağbal’ın görevden alınmasıyla başlayan toz duman henüz yerine oturmuş değil. Bu yazı, geciktirilmesine rağmen beklenen kabine değişikliği ortaya çıkmadığı için havada uçuşan olası bakan isimleri arka plandayken hazırlanmak durumunda kaldı örneğin.  Ancak elde yine de önemli veriler var.

Cumhurbaşkanı Erdoğan AKP Kongre’sinde “manifesto” açıklamadı ancak önümüzdeki dönemin kodları HDP kapatma davası, İstanbul Sözleşmesi’nin iptali ve merkez bankasına yeni bir müdahale ile Kongre öncesinde zaten belirmişti. COVID-19 vakalarının zirve yaptığı günlerde yapılan AKP Kongresi’ndeki “lebalep” kalabalık kadar netleşen de Erdoğan’ın Cumhur İttifakı’nın artık daha İslamcı, daha milliyetçi, daha otoriter bir şekle bürüneceğiydi.

“Otoriter-İslamcı-Milliyetçi bir ekonomi yönetimi” kavramının altını literatür bilgisi ile doldurmak kolay değil. Türkiye özelinde, sadece birkaç ay önce otoritenin başı tarafından atanan bir merkez bankası başkanını aynı tek otorite tarafından “şimdi” o şekilde işine geldiği için gece yarısı kararnamesi ile görevinden alarak faiz indirmeye odaklanacak bir kukla başkanla değiştirmekle vücut buldu son günlerde. Bunun gibi örneklerin önümüzdeki dönemde çoğalacağını dehşet içinde izliyor olacağız.

Örneğin Saray danışmalarından bir tanesi arkasında al bayrakla çıktığı TV kanallarından birinde merkez bankasının rezervlerinin eksi olmadığını söyleyiverirken, matematik-ekonomi bilgisi ile varılan tartışılmaz bir net sonucu açıkladığınız için sizi düşmanlaştırıp, “vatan haini” diyebilecek. Ya da bir diğer danışman, azgınca raydan çıkarılmış ekonomiyi sakinleştirmeyi başarmasına rağmen görevden alınan bir önemli bürokrat için, Erdoğan’ın kafasında “olası ekonomi dışı bir zihin jimnastiği” varlığı ile konuyu kapatacağını düşünecek. Apar topar kovulan eski bakan/yeni merkez bankası başkanı için bu aklımıza saygısız açıklamalarla başka yöne bakmamızı isteyiverecek.   

Otoriter ekonomi yönetimi döneminde, kamuda önemli görevleri üstlenenler makroekonomik kararları verirken “sahibinin sesi” gibi davranmanın ötesine geçemeyecek. Mesela sadece faiz indirmek için merkez bankasının başına gelen kişi ilk açıklamalarında fiyat istikrarı hedefine ve reel faiz vererek TL’yi koruyacağına söz verebilecek.  İnandıracak bir kitle bulma kaygısı ile de değil üstelik.  Sadece otoritenin isteklerini yaptığı sürece söyledikleri ile yaptıkları arasındaki fark için nasıl olsa kendisinden hesap sorulmayacağı derin bilgisine dayanarak.

Bu arada, yozlaştırılan “vatan-millet-Sakarya” anlayışıyla ilk sözleri arasına Türkiye’deki vatandaşların döviz ve altın yerine TL’ye dönmeleri gerektiğini söyleyiverecek. Neden bahşetme gereği dahi duymadan.  Sadece isteyebileceğini bilerek, vatandaşın TL’ye dönmesini söyleyiverecek.

Hastalık bir yandan kötü yönetim bir yandan, döviz alarak birikimlerini korumak, belki çocuklarına elde kalan bir mal varlığı aktarmak isteyen sıradan vatandaş, neden diye sorgulayamayacak bile.

Bir ekonomist olarak “faiz enflasyonun sebebi değildir” diye bilginizi beş yıldızlı raporlarla sunsanız bile, yıllar geçip de siz yaşlanırken kanıtsız, hastalıklı bir “faizdir enflasyonun nedeni”  inancı nedeniyle Türkiye ekonomisinin giderek batağa saplandığını izleyerek bir 10 yıl daha geçirebileceksiniz. Ekonomiye Giriş temel bilgileri ötesine geçmeyen bir kısır döngü tartışmaya kilitlenip kalacaksınız.  Bu arada yükselen işsizlik, bozulan eğitim sistemi, artan enflasyon, sıklaşan ekonomik krizler ve paralelinde kayan hayatları izledikçe “üretemiyor” oluşunuzun vicdan azabını çekeceksiniz.

Önümüzdeki dönemin “otoriter –İslamcı-milliyetçi” ekonomi yönetiminin yaratacağı sonuçları tahmin edebilmek çok zor değil. Bir sürükleniş dönemine girdiğimizin tescili merkez bankası görev değişimi sürecinde tamamen elle tutulur halde. Herhangi bir bürokrat değişiminden öteye anlamlar içeren Ağbal-Kavcıoğlu hikâyesi, yıllar sonra bir dönüm noktası olarak dönüp dönüp bakacağımız bir mihenk noktası niteliğinde.

Yoksa bu saatten sonra enflasyonun daha yükseklere gideceğini, faiz indirimlerinin arkasının yüklü faiz bindirimleri olacağını, TL’nin aşırı değersiz bir kâğıt parçası haline dönüşeceğini, zaten batık borç sorunu içindeki bankacılık sisteminin bir vadede elinin kolunun iyice bağlanacağını, ödemeler dengesi sorunlarıyla ekonominin büyüyemez hale dönüşeceğini ve tüm bu gidişatın siyasette depremler yaratacağını öngörmek işin kolay kısmı belki de.

İşin acı tarafı da, böyle göz göre bu süreçleri aslında yaşamak zorunda olmadığımız gerçeği zaten.


© Ahval Türkçe

Bu makale yazarın görüşlerini yansıtır. Ahval’in yayın politikası ve editoryal bakış açısı ile her zaman uyumlu olmak zorunda değildir.

Bu makale yazarın görüşlerini yansıtır. Ahval’in yayın politikası ve editoryal bakış açısı ile her zaman uyumlu olmak zorunda değildir.